Dans Eden Kör Adamın Bize Yaptıkları

Kadın Kokusu
Kadın Kokusu

Mevzuyu merkeze çekersek, merkezde Albay yani müthiş oyunculuğu ile Al Pacino durmaktadır. Bu sahneye kadar karşımızda öyle bir oyunculuk sergiler ki Al Pacino onun kör hali ve kör haliyle yaptıkları her geçen sahnede bizim karaktere biraz daha inanmamızı sağlar. Öyle ki bu inancımız tango sahnesi ile zirveye ulaşmış olur.

Kadın Kokusu (Scent of A Woman ) filminin efsanevi tango sahnesini hatırlatarak başlamak biraz garip gelebilir ama bu garipliği gidermek için gayret edeceğimizi temin ederek kıymetli okurdan yazının son paragrafına kadar sabretmesini rica ediyoruz.

Meşhur sahnede savaş gazisi, huysuz ve kör bir ihtiyar olan Albay Slade restorana gelen genç ve zarif bir kadınla Por una Cabeza adlı parça eşliğinde tango yapar. Ona göz kulak olan Charlie’den pistin koordinatlarını alan kör Albay, müthiş dans performansıyla yıllardır bu sahneye maruz kalanları etkilemeye devam ediyor diyebiliriz. Filmi seyredenlerin hemen hemen hepsinin hayran olduğu bu sahnede ve öncesinde acaba neler oluyor? Hiç şüphesiz kör bir adamın bir kez olsun tökezlemeden tango gibi hareketli bir dansı ustalıkla yapabilmesi biz ölümlüleri etkileyen birincil faktör.

Bunun yanına Albay Slade’in partnerinin güzelliğini ya da çalan parçanın muhteşemliğini de -Itzhak Perlman’dan dinleyin hak vereceksiniz- koyabilirsiniz hiç itiraz etmeyiz. Mevzuyu merkeze çekersek, merkezde Albay yani müthiş oyunculuğu ile Al Pacino durmaktadır. Bu sahneye kadar karşımızda öyle bir oyunculuk sergiler ki Al Pacino onun kör hali ve kör haliyle yaptıkları her geçen sahnede bizim karaktere biraz daha inanmamızı sağlar. Öyle ki bu inancımız tango sahnesi ile zirveye ulaşmış olur. Zirveden kastımız ise tabii ki “büyülenmek”. Burada bir es verip kendi sularımıza dönersek öyküde karakterin inandırıcılığı için bir şeyler söylemeye gayret edeceğiz.

Birçok örneğini hatırlayacağımız gibi unutulmaz karakterler, güçlü karakterler, akıllardan çıkmayan efsanevi karakterler hep bir özgünlükle anılırlar. Hatta görürüz ki bu özgünlükleri onları karakter yapan en önemli faktördür. Takdir edeceğiniz üzere o iş o kadar da kolay değil aslında. Terry Eagleton, Edebiyat Nasıl Okunur kitabında bu hususa derinlemesine eğilirken şu kritik cümleleri kurar “Herkes özeldir, yani hiç kimse özel değildir.” Hiç kimse özel değilse o zaman genel kanı olarak anladığımız özgünlüğün yakalanması mümkün müdür? Pek tabii mümkündür diyebiliriz, Eagleton’ın sözleri de bizi destekler “Oysa insanlar yalnızca bir noktaya kadar olağandışıdır.”

O zaman yazar güçlü bir karakter yaratırken hem karakterine özgün bazı özellikler vermeli hem de onu gerçekten olağandışıymış gibi aktarmayı başarabilmeli. En azından olağandışılığının sınırlarına kadar bizi ulaştırmalıdır. Öyle zannediyorum ki yazar, karakterinin bu olağanın dışındaki özelliklerini keşfettiğinde güçlü karakter için ilk adımı atmış olur. Yolun sonunda ise hemen her şeyi ile tutarlı ve inandırıcılığıyla bütünlüklü bir karakter yaratabilme mahareti duruyor. Bu maharetin temelinde ise keşfettiği noktaların makul aktarımı yatmaktadır. Fark edileceği üzere döngüsel bir yapıdan, devamlı birbirini besleyen etkenlerden bahsedip duruyoruz.

Bir anlığına, hayatının hiçbir anında yaptığı hiçbir şeyden emin olamayan ve aldığı kararlarda genelde yanılan, hüsrana uğrayan, bu sebeple de türlü talihsizliklerle baş etmek zorunda kalan bir karakter düşünelim. Bu karakter akşam yemeği sonrası kendisine gelen bir dans teklifini anında kabul ederse sonuç tahmin edeceğiniz üzere karakter için hüsran olmalıdır. Hatta böyle bir teklifi kabul etmesi bile bu gerçeklik algısına yani inandırıcılığa zarar verecektir. Hadi kabul etti biz de verdiği zarara rağmen inancımızı çok da kaybetmedik; göstereceği müthiş performans ise bu sefer bizim için hüsran olacaktır. Sonrasında verilecek olan “aslında altı sene evvel dans dersi almıştı” bilgisi dahi durumu kurtarmaya yetmeyecektir.

Yıkılan yapı öyle hemencecik kurulamıyor maalesef ki o ana kadar kurulmuş bir yapı varsa tabii. Karakterin bir bakışı, oturuşu kalkışı, ağzından çıkan kelimeler -belki de en önemlisi bu sonuncusu- bahsettiğimiz bu yapının temel taşları. Matematikten nefret eden bir karakter, çocuğuna trigonometri anlatırsa okur için sonuç pek iç açıcı olmayacaktır. Örneklerin uç olması belki de durumun ciddiyetini aktarmakta yeterli olmuyor olabilir. Senaryo yazarlarına hep söylenen şu sözler tam da meramımızı anlatmak için kurulmuş gibi duruyor: Karakterinizi tanıyın. Yazdığınız diyalogdaki cümleler sizin değil karakterin cümleleri olmalı. Öykü yazarı için de kıymetli olan bu öğüdü yanımıza alıp Peyniraltı Edebiyatı dergisinin Kasım 2015 sayısından iki öykü örneği ile durumu iyice detaylandırmaya çalışalım.

Hayatımın İçine Ettiniz – Mevsim Yenice

Eşyalarla konuşmayı çocukluğundan beri adet edinmiş karakterimiz Melis bir toplantı sırasında masadaki vazo ile dertleşirken anlatır bize hikayesini. Babasının annesine ve kendisine olan hıncından her kavgada sarf ettiği “hayatımın içine ettiniz. Hayatımı s…” cümlelerini tekrarlar. Yukarıda anlattıklarımızdan gidersek Melis’in “karakter” olmasının en önemli etkeni eşyalarla konuşuyor olmasıdır. Bu durum karakterin özgünlüğünü ortaya koyuyor ama Melis aynı zamanda bir şirkette çalışan, patronu ile gayrimeşru bir ilişki yaşamış onca insandan biridir. İşte bu noktada dertleştiği vazodan bile patronu ile olan mazisini gizlemeye çalışması karakterin tutarlılığını destekliyor ve gerçeklik algısını güçlendiriyor.

Bu durumun yanına kurgudaki başarılı hamleler de dâhil olunca başarılı bir öykü çıkıyor karşımıza. Tamamıyla karakterin sürüklediği bu tür öykülerde anlatılan hikaye ne kadar şahsi öğeler taşısa da karakterin özgünlüğü, durumu daha genel bir noktaya çekmeyi kendiliğinden başarır. İşte bu başarı karakterin güçlü işlenebilmiş olmasıyla doğru orantılıdır. Bunun başarılamadığı durumlarda ise karşımıza şahsi iç sıkıntılarının anlatılıp durulduğu, birbirinin benzeri öykülerden başka bir şey çıkmaz. Son kısma geldiğimizde -geçen sayıda bahsettiğimiz “sonun ehemmiyeti” mevzuunu hatırlarsak- Melis toplantının ikinci oturumunda sunum yapmak için ona eşlik eden geçmişinden görüntülerle masanın başına gelir.

Artık iyice bunalmıştır ve bir anda babasının tekrar ettiği sitemi ve küfrü haykırır masa etrafındaki herkese ama kimsecikler duymaz sesini. Sadece vazo “Oh” der. Bu ana kadar bütün kritik eşikleri geçmiş olan anlatım son noktada da inandırıcılıktan taviz vermeden sonlanır. Tam tersi olsaydı yani Melis içinden değil de dışından savursaydı sitem ve küfrü aynı şeyi söyleyemezdik. Eğer metnin tamamını okursanız göreceksiniz ve hak vereceksiniz: karakterin geçmişine dair malumatımızla beraber, bir nebze olsun bugünüyle tanıdığımız Melis, böyle bir serzenişi gerçekleştirebilecek biri olmadığını bize açıkça göstermiştir. Yazarın da bunun farkında olduğu ortada ki son dönemeçte de hataya düşmüyor ve bize gerçek bir karakter sunuyor.

Kasvetli Bir Gün – Meriç Tuna

Memur Dilaver Bey’in sıradan sıkıcı hayatına bir hareket olarak dahil olan yolda gördüğü kadına, bir cesaret yanaşıp konuşma gayretinin neticesiz kalması sonucu, sıradan hayatına geri dönüşünün hikayesi. Bu uzun cümleden sonra kısa cümlelerle meramımızı anlatsak iyi olur. En başta söylenmesi gerekeni söyleyelim: Bir önceki öykünün karakteri Melis’in sunumunda başarılmış ne var ise Dilaver Bey’de başarılamamış maalesef. Bir kere Dilaver Bey herhangi bir özgünlük belirtisi taşımıyor. Hemen hemen her memur gibi dikkat ettiği hususlar var ama bunlar yeterli değil. Yalnız ve kitap okuyor olması da onu özgün bir karakter yapmaya yetmiyor.

Okuduğu kitaplara ve karakterlere göndermeler ise kurgusal açıdan başarılı sayılabilecek hamleler lakin metni ve karakteri bir adım öteye taşıyacak kadar güçlü durmuyorlar. Geçmişine dair verilen bilgiler tutarsızlık teşkil ediyor. Gençliğinde zıpır olduğundan bahsedilirken hiçbir örnek verilmemesi, ayrıntının sadece sözde kalıyor olması, Dilaver Bey’e inanmamızı engelliyor. Yolda gördüğü kadınla konuşması ve konuşma sırasında klişe cümleler kullanması da gerçeklik algısının güçlenmesine yardımcı olmuyor aksine zayıflamasına neden oluyor. Öykünün başlarında gönderme yapılan Aylak Adam romanının yanında, son bölümde Anayurt Oteli’den Zebercet’e yapılan gönderme bahsettiğimiz gibi hoş ama eşik atlatmayan hamleler oluyor.

Hepsi bir kenara Zebercet gibi güçlü bir karakterle Dilaver Bey’in benzeştirilme gayreti aslında öykünün en talihsiz tarafı olmuş. Dilaver Bey maalesef Zebercet’le kurgusal bir metinde dahi oturup bir çay içebilecek kadar inandırıcı durmamış.

Tekrar Kadın Kokusu filmine ve muhteşem tango sahnesine dönerken inandırıcılığı ve gerçeği ele alalım. Gerçekler açısından bakacaksak aslında bu sahnenin bizleri haddinden fazla etkilemesinin hiçbir nedeni yok. Çünkü unuttuğumuz bir şey var ki o da Al Pacino’nun sahne çekilirken kör olmadığı gerçeği. Yani pistin koordinatlarını almış olmasının hiçbir önemi yok. Sadece kalkıyor, bakıyor, görüyor ve dans ediyor bu kadar. Peki o halde bizi etkileyen şey nedir? Etkileyen şey o ana kadar bilmem kaç dakika bir kör gibi davranıp bizi buna inandırmış olmasıdır. Yani gerçeği unutturmasıdır. Bir oyuncu için epey zor olmalı böyle bir performans ortaya koymak. Peki bir yazar için, gerçeği unutturmaktan bahsetmiyoruz bu çok fazla olur ama en azından inandırmayı başarmak ne kadar zordur, durup düşünülmesi gereken bir konu.

En nihayetinde sözlerimizi şöyle sonlandıralım: Özgünlüğü merkeze alıp yanına tavır, davranış, tutarlı cümleler bütününü eklersek, güçlü karakterlerin yaratımı hususunda belki tam olmayan ama iş görebilecek bir formül sunmuş sayılırız sanırım.