20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

Erhan Genç ile söyleşi: "İyi bir yazar, golü koklayan iyi bir golcü gibidir"

Erhan Genç: İyi bir yazar, golü koklayan iyi bir golcü gibidir
Erhan Genç: İyi bir yazar, golü koklayan iyi bir golcü gibidir

“Başkasını anlatamazdım.” cümlesi biraz işe büyü ve hava katmak için söyleniyormuş gibi gelir bana. İyi bir yazar, golü koklayan iyi bir golcü gibidir. Pozisyonu buldu mu, onu bir şekilde gole çevirir. Yazılmaya hazır ve heyecan verici iyi bir öyküye hiçbir yazar, “Hayır” demez sanıyorum.

İçindekiler

Merhaba Erhan, Şimdilik Havadisler Bunlar hayırlı olsun. Ben kitabın adını çok beğendim. Metinlerdeki anlatı gücünü çok iyi yansıtıyor. Kitap ve isim süreci nasıl gelişti? Bu arada nasılsın? Havalar fena soğudu di mi?

Şimdilik Havadisler Bunlar, son üç sene içerisinde Türk Edebiyatı, Dergâh, Mahalle Mektebi ve Karahindiba dergilerinde yayımladığım hikayelerden meydana geldi.
Şimdilik Havadisler Bunlar, son üç sene içerisinde Türk Edebiyatı, Dergâh, Mahalle Mektebi ve Karahindiba dergilerinde yayımladığım hikayelerden meydana geldi.

Ertuğrul merhaba. Hakikaten fena soğuk oldu bir ara. Kızlarla çok bekledik karın yağmasını ama bir türlü yağmadı. İstanbul çocukları karı artık televizyon haberlerinde görüyorlar. Şimdilik Havadisler Bunlar, son üç sene içerisinde Türk Edebiyatı, Dergâh, Mahalle Mektebi ve Karahindiba dergilerinde yayımladığım hikayelerden meydana geldi.

İsim süreci biraz farklı gelişti. Eylül ayına kadar kitabın adı hikayelerden birinin adı olan “Dipnotlu Rüya” olacaktı. Kitabın adındaki rüya kelimesinin okuru yanıltabileceğini düşündüğümden içime sinmiyordu bu isim. Bir isim arayışına girdim böylelikle. Arkadaşlarımla istişare etmeye başladım. Bu süreç zor geçti. Çünkü ortada bir dosya var ama adı yok. Bir yandan da zaman daralıyor, kitap baskıya gidecek. Ayrıca son zamanlarda isimleri çok güzel kitapların çıkmasından dolayı kendimi baskı altında hissettiğim de doğrudur. (Misal Başlangıçların Sonsuz Mutluluğu, Evsizler Şarkı Söyler, Yakarım Gül Satanlar Bahçesini...) O arada bir toplantı vesilesi ile Bülent Ayyıldız ile bir araya geldik. Bana kitap ismi nasıl bulunur sorusu ile ilgili birkaç güzel taktik verdi :) Daha sonra ise Selim İleri’nin kitabı geçti elime. Beklenen Sevgili mektup şeklinde kurgulanmış bir roman.

Kitabı karıştırırken romanın bölümlerinden birinin “havadisler bunlar” cümlesi ile bittiğini fark ettim. O anda bir aydınlanma geldi. Evreka evreka... Ben de kitaptaki hikayelerden birini mektup şeklinde yazmıştım. Bulduğum cümleyi içimden birkaç kez tekrarladım. Cümlenin çağrışımı hikayelerimle neredeyse bire bir örtüşüyordu. Ayrıca bu isimden, “şimdilik benden bu kadar” anlamı da çıkabiliyordu. Daha ne isteyebilirdim ki? Böylece kitabın adı, bir mektup klişesi olan Şimdilik Havadisler Bunlar oldu. Kitabın adını, biraz Bülent’e, biraz Selim İleri’ye, biraz da çok güzel kitap ismi bulan yazarlarımıza borçluyum diyebilirim.

Çok şık bir isim olmuş gerçekten Erhan. Hikayesi de güzel. Bülent ise her yerde karşımıza çıkmaya devam ediyor :) Başka yazarlar ve kitaplardan da bahsetmişken, bu senin ilk kitabın değil. Farklı türde eserlerin de var. Her kitabın heyecanı ayrı mı? İlklerin yeri başka mı?

Evet, bu kitap ilk kitabım değil. Ama ilk kitabım olmasını isterdim. İlk kitap aslında sandığımdan çok daha değerliymiş. Bunu sonradan anladım. İlle de bir kitabım çıksın hevesine harcanmayacak kadar değerli. O yüzden şimdi nerede heyecanlı bir yazar adayı görsem hemen ona acele etmemesi gerektiğini söylüyorum. İlk kitap göğsünü gere gere herkesin önüne koyabileceğin bir kalitede olmalı bence, daha sonradan unutulsun, kimse bilmesin, satış sitelerinden adı kaldırılsın diyeceğin bir kitap değil! Bu hataya ben düştüm, başkası düşmesin diyelim.

İlginizi çekebilirKadir Daniş: Dilin büyüsüne inanıyorum

Öykü kitaplarımdan başka röportaj, Osmanlı Türkçesinden transkripsiyon ve bir de klasik editörlüğü çalışmam var. Her birinin ayrı heyecanı var tabii ki. Çünkü röportajlar olsun, transkripsiyon olsun her birini severek ve zevk alarak yaptım. Hepsini kitap halinde görmek büyük mutluluk. Edebiyat dergilerinde yayımladığım öykülerden oluşan ilk kitap olduğu için Şimdilik Havadisler Bunlar’ın bende yeri ayrı elbette.

O zaman Şimdilik Havadisler Bunlar’a geçelim artık. Çok çeşitli bir karakter kataloğun var kitapta. Kadın, erkek, çeşitli meslek ve yaş gruplarını kahraman olarak kullanabiliyorsun. Günümüzde bir öykü kitabının içinde bu kadar çeşitlilik görmek kolay değil. Ya da seni bu çeşitliliğe iten nedir? Zorlukları neler? Şöyle de sorabilirim senin için bir tercih mi? Bu hikayeleri mi seçiyorsun anlatmak için? Yoksa başkasını anlatamazdım durumu var mı?

Ben hikayenin ve kahramanların beni bulmasını bekleyenlerdenim. Zihnimin arka planında bir kurgu, olay, kırıntı ve kahraman havuzu var. Bu havuz iç içe geçmiş bilgisayar klasörleri gibi bir düzen ile çalışıyor. Gün içinde, hayatın akışında benim penceremden hikaye edilmeye layık ne varsa, ne gözlemlemişsem uygun olan klasöre biriktiriyorum. Bu bazen olay, bazen karakter, bazen de kurgu olabiliyor. (Kırıntıyı şöyle ifade edeyim: “İşte bundan hikaye olur.” diye bizi heyecanlandıran o ufak tefek fikircikler var ya, heh onlar kırıntı işte.) Fikri bulur bulmaz yazmıyorum. Olgunlaşmasını, karakterlerle bir şekilde eşleşmesini ve bana kendisini yazdırmasını bekliyorum. Öyle bir an geliyor ki artık hikaye zihnimin arka planından bilgisayar ekranına dökülmeye başlıyor. Ondan sonrası benim için kolay. Sadece yazmak, dinlendirmek ve üzerinde çalışmak... Kahramanların çeşitliliğinde belki zihnimin bu şeklide bir çalışma düzenine sahip oluşunun etkisi olabilir. Yoksa, kitapta var olan kahraman çeşitliğini, ille de kahramanlarım çeşitli olsun diye kurmuş değilim.

“Başkasını anlatamazdım.” cümlesi biraz işe büyü ve hava katmak için söyleniyormuş gibi gelir bana. İyi bir yazar, golü koklayan iyi bir golcü gibidir. Pozisyonu buldu mu, onu bir şekilde gole çevirir. Yazılmaya hazır ve heyecan verici iyi bir öyküye hiçbir yazar, “Hayır” demez sanıyorum.

Yarım kalmışlık insana dair bir durum ve ben hikayede her zaman insana yakın olan taraftayım.

Eyvallah. Benim yazma serüvenimde böyle biraz. Metin zihnimde tamamlandıktan sonra bilgisayarın karşısına geçiyorum. Anlatmayı çok seviyorsun Erhan. Kitabı okurken bunu çok sık gördüm. Anlatma isteğini, yeteneğini nasıl keşfettin? Afili bir hikayen var mı?

Hikaye afili olmasa bile zamanla anlata anlata afili hale geliyor. Serde öykücülük var, her seferinde bir şeyler ekleyip bir şeyler çıkarıyorsun farkında olmadan :) Aslında yazmaya deneme ile başlamıştım. Deneme zor bir tür, gerekli alt yapın yoksa bir iki yazı sonrası soluk soluğa kalıyorsun. Tam böyle soluk soluğa kendimi deneme yazmaya zorlarken yaşadığım bir kırılma noktası sayesinde yolum öykücülüğe evrildi.

Fakültedeyken Serpil adında bir hocamız vardı. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı dersimize geliyordu. (Ben bu işe muhtaç değilim, buradan kazandığım para benim makyaj malzemelerime anca yetiyor, derdi. Bu bilgiye ne gerek vardı di mi, dediğin gibi anlatmayı seviyorum işte...) Bizden ilk derste bundan sonraki her derste bir önceki haftanın ders raporunu isteyeceğini söyledi. Bu ilk dersin raporunu hafta içi gönderdim. Sonraki hafta, dersin ilk saatinde bütün raporları tek tek okudu ve yorum yaptı. Sıra bana gelince şaşırarak: “Sen baya hikaye anlatmışsın,” dedi. Daha önce hiç duymamıştım bu cümleyi. Hoca iyi bir şey mi kötü bir şey mi söyledi, onu da anlamadım. Sonrası övgü. Biraz övdü beni o ders. Anlatıcılığımı, ayrıntıları yakalayışımı ve hikaye edişimi. O güne kadar farkında değildim böyle bir yeteneğin. Ne hikaye anlatmıştım, ne de yazmıştım. Sonraki derslerde her şeyi hikaye etmeye başladım. Abartarak kurgu unsurları eklediğim de oldu. Üniversite hayatımda zevk aldığım tek dersti diyebilirim. O günden sonra deneme geride kalan bir durak oldu benim için. İçimdeki anlatıcıyı keşfeden Serpil hocaya buradan selamlarımı gönderiyorum.

İlk kitap aslında sandığımdan çok daha değerliymiş. Bunu sonradan anladım. İlle de bir kitabım çıksın hevesine harcanmayacak kadar değerli.

Çok iyiymiş. Tam da sormak istediğim bir konuya orta açtın. Hep bir yarım kalmışlık var karakterlerde. Tüm hikayelerini bu noktanın üzerinde kuruyorsun. Hikayeciliğe geçmen denemeyi yarım bırakmanla mümkün olmuş belki de. Aşırı bir yorum yapıyorum tabii. Sence insanı anlamak için gerekli olan ya da şöyle sorayım insanda anlatmaya değer en önemli şey bu yarım kalma hali mi?

Kitabı okuyanlardan yarım kalma hali üzerine bazı yorumlar aldım. Evet, sanırım kitabın bir kesişim kümesi varsa onun en önemli elemanlarından biri yarım kalmışlık. Aslına bakarsan öyküleri peyderpey yayımlarken farkında değildim bunun. Belki de insanın kendi öyküsüne genel ve toplu bir bakış atamamasındandır.

Kendimizi ve yaşadıklarımızı yarım kalmış hissettiğimiz çok olmuştur. Hayattaki bazı rollerimizi ifa ederken de zaman zaman yarım kalmışlık gelip oturur içimize. Yarım anne, yarım baba, yarım hoca, yarım arkadaş, yarım eş...

Söyleşinin başında dediğim gibi zihnimin arka planındaki klasörlerin çoğunda yarım kalmış olaylar, durumlar ve kahramanlar var. Şimdi düşününce bu hoşuma da gidiyor. Çünkü yarım kalmışlık insana dair bir durum ve ben hikayede her zaman insana yakın olan taraftayım. İnsana dokunmayan hikayeler, bir taraflarından hep eksikmiş gibi gelir bana.

Erhan, samimiyetle yanıtladığın için teşekkür ederim soruları. Söyleşinin sonuna doğru yaklaşıyoruz. Şimdilik Havadisler Bunlar’ı okurlar keşfetsin artık. Farklı bir konuda düşüncelerini merak ettim. Dergicilikle uğraşıyorsun. Gelecek günler güzel mi? Öyküde bahsedilen yükseliş geldi mi, gelecek mi, birbirimize mi gaz veriyoruz yoksa?

Öykü yükselişte, evet. Dergilerde yayımlanan, yayımlanmak için sıraya alınan ve yayımlanmaya uygun görülmeyip reddedilen öykü sayılarına bakarsak güzel günleri yaşadığımızı söyleyebiliriz. Tabii böyle deyince ardından nicelik olarak mı nitelik olarak mı sorusu geliyor, sen sormadan ben cevaplayayım. Ben ikisini de önemsiyorum. Nicelik yükselişi, zamanla nitelik yükselişini de beraberinde getirecektir. Piramit gibi düşünelim. Piramidin tabanı ne kadar geniş olursa zirvesi de o kadar yüksekte olur.

Öykünün yükselişi bir dönem meselesi bence. Daha önce de öykünün çok yazıldığı dönemler olmuş. Eski bir modanın ufak tefek bazı dokunuşlarla yeniden moda olmasına benziyor bu durum. Sonra ilgi başka taraflara kaymış. Bu rüzgar da bir zaman sonra geçecektir. Şu anki jenerasyon olarak öykünün yükselişine denk geldiğimiz için şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hem dergicilik hem de öykücülük açısından bu durumun rahatlığını yaşıyoruz.

Post Öykü okuru için 3 öykü kitabı önersen? Gelenek bozulmasın.

Memduh Şevket Esendal - Mendil Altında, Hasan Ali Toptaş - Ölü Zaman Gezginleri, Adam Johnson, George Orwell Arkadaşımdı.