20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

Ertuğrul Emin Akgün, Arda Arel’e sordu

Arda ile ne zaman ciddi bir şey konuşmak istesek gidişat ansızın dostluğumuza benzer ve bir suç ortaklığına dönüşür.
Arda ile ne zaman ciddi bir şey konuşmak istesek gidişat ansızın dostluğumuza benzer ve bir suç ortaklığına dönüşür.

“Bu işe başladığımızda sarhoştuk, aşıktık. Şimdi geriye ne kaldı? Bir iki güzel dostluk ama onlar da bâki mi emin değilim.”

İçindekiler

Arda’yla bir çeşit yazarlık atölyesinde tanışmıştık. Belki bunun laneti dostluğumuz her zaman biraz gerçek, biraz yalan, biraz abartı, biraz kavga, biraz acı, her zaman eğlenceli oldu. İyi bir metinde olması gerektiği gibi. Arda ile ne zaman ciddi bir şey konuşmak istesek gidişat ansızın dostluğumuza benzer ve bir suç ortaklığına dönüşür. İkinci kitabından sonra artık zamanı geldi diye düşündüm. İlk defa birimiz diğeriyle söyleşti.

Arda, bizim metinlerimizin üç yüzü olduğuna inanıyorum. Okur, edebiyatçı ve arkadaşlarımız için öykülerin ayrı katmanları var. Okur keyif alsın. Edebiyatçı bağlantılar ve numaralarla metindeki zekayı keşfetsin. Yakın çevremiz ise okurun güldüğü cümlelerde ortak hikayelerimizi yakalasın. Kitabın ortasından soruyorum direkt: “Çok güzel sokakları varmış oraların. Çok güzel sokakların, çok güzel çocukları olur olmasına da.” Bu cümle ne demek, nerede durur?

Ya oğlum bunu niye açıklatıyorsun. Anlayan için bariz cümle. Arkasındaki metni anlamayan içinse normal, öykü akışını bozmayan, helalinden az şiirsel cümle. Sen güzel sokaklarda doğmadığın için bana bunu yapıyorsun. Ben de belki güzel sokaklarda doğmadım ama senin doğduğun sokak benim doğduğum sokağın güzelliği karşısında diz çöküp tövbe ister. Ve bunu talih bilen sen, yüzüme vurmalara doyamayacaksın. İşte o cümle, bu demek. Şimdi buraya kadarki kısımdan memnun isen söyleşiye devam edelim.

Tek kelimeyle süper. İki kelimeyle çok süper. Devam edelim.

Üç yüze gelecek olursak. Bir, okur keyif alıyor mu emin değilim. İnşallah alıyordur. İki, ben seni metinsel olarak hep daha zeki olarak kabul ettim, kendimi ise anlatıcı. İkimizin de bu minvalde eksikleri olduğuna ve muhtemelen hiçbir zaman tam olamayacağımıza inanıyorum. Bu da bizim büyük acımız. Yine de tüm “oldum ben”cilerin aksine eksikliğimizin farkında oluşumuz beni mutlu ediyor. Üç, önceki paragrafta “mesela ben sana Ertuğ, derim” dediğim vakit, senin bunu içinden, “Ahmed de diyebilirdim” şeklinde tamamladığını biliyorum. Bu da bana yeter.

Eyvallah. Şu an gözlerim doldu. Acımasız bir ifşa şovuna dönüşebilir o zaman söyleşi baştan uyarayım. Senin o cümlen üzerine saatlerce konuşabilirim, hatta bir edebiyat bile kurabilirim. Doğduğum sokağa sataştığın için bunu yapmayacağım. Bir bahanem daha var artık. Okura bırakalım. :) Bence bugüne kadar kurduğun en iyi cümle. Temel müziğin. Alttan alta her metninde akıyor. Neyse.

Senden zeki olduğumu memnuniyetle, anlatı yeteneğini ise kıskanarak kabul ediyorum. Tam olmamak, bunu paylaşabildiğin sürece çok keyifli. O zaman yeni sorum gelsin. Savaş baltalarımızı çıkartalım. İş sahibi olabileceğin bir lisans okudun. Afili bir beyaz yakalı olmak varken neden bu işler, anlatmasan çıldırmayacağını biliyorum ama neden edebiyatla, kitapla, öyküyle, dergicilikle uğraştın. Mesele nedir mesele?

Çöp soru aslında, inşallah çöp cevap vermem. Yazan, çizen, bir şeyler üreten, en azından ürettiğini düşünen, bundan haz alan, övülmeyi seven, saygı bekleyen diğer insanlar için durum nedir bilmiyorum. Belki de çoğu benimle aynı şeyi söyler yahut halihazırda söylemiştir. Ancak bu soruya cevabım net: Eğer başka bir şey yapabilecek olsaydım yapardım. Ama yapamıyorum, elimden gelmiyor. Bu hususta bir yetiye sahip değilim. Bir çeşit engelim olduğunu varsay. Bir meslekte bir yılı aşkın çalışamadım. Kavga etmediğim patronum olmadı. Hep haklı olduğumu düşündüğüm kavgalar verdim ama muhtemelen haksızdım. Çoğu zaman doğrucu Davutçuluk oynadım, oysa hiç alakası yok, yalan ağzımda peynir ekmek. Okulu bile hor görülmemek için bitirdim. Sürekli dünyaya hâlâ hayattayım ve lütfen bana acımayın mesajı vermek için yüksek lisans bile yaptım. Para kazandım, kız aldım. Kendi hayatıma attığım kazıklar, bile isteye yaptığım yanlış tercihler, ileride -olursa- çocuklarımdan çıkacak ama geldiğim noktada ona bile dertlenmeyecek kadar yüzsüzleşmişim. Hayata bir oyun olarak bakan ama o oyunda her kaybedişinde ağlayan, zırlayan ilgi manyaklarından birisiyim. Benim kadar iğrenç başka insanlar da var biliyorum. Hatta benden kötüleri de var görüyorum. Neyse konumuz onlar değil.

Mesele diyorduk. Cemal Şakar başta olmak üzere kıymetli büyüklerimiz, öykü serüvenimizi ışıtmak için bize birtakım nasihatlerde bulunurlardı. Bunların başında da elbette mesele edinmek gelirdi. Ben de bir vicdan muhasebesine zorladım kendimi. Bir şekilde inandım ve mevcut, işe yaramaz benden kaçış metodu olarak türlü meseleler edindim. Ancak öyle yapmacık durdu ki bu meseleler bende kendimden utandım. Sonra bunun için utanmanın da bir erdem olduğunu fark edip utanmadan bununla kibirlendim. Ya ben Kabe’yi gördüğümde ağlayamadığım için kafilemdeki insanlar beni ayıplar diye poz kesmiş adamım. Allah görüyor ulan. Kul kim köpek, diyemedim. Düşün artık, nasıl bir meselem olabilir? Senin eski bir öykünde geçen çok sevdiğim bir cümle var: “Ciddi dertlerimden bile ciddiyetle bahsedemediğim için beni ciddiye alamıyorsunuz.” Ben işte o adamım. Anlatmayı sevdiğim için anlatıyorum. Anlattıklarımı birileri sevdi ki yayımlandı, emek ettik vesaire öykücü oldum. Ama ne yazık ki bunu bile ciddiye alamıyorum, bu sebeple de insanlar beni ciddiye almadığında garipsemiyorum. Hatta kimi zaman ciddiye alınmak beni şaşırtıyor. İnsanların ciddiye alınma arzusunu da anlayamıyorum. Mesela iki öykü yahut iki şiir yazmış biri kâinatın sırrına vâkıf gibi konuşuyor. Belki vâkıftır hakikaten, bilemem. Neyse mesele falan diyorduk. Sahi nerelere geldim. Korktuğum oldu valla Ertuğ. Tam çöp cevap oldu.

Şöyle bağlamaya çalışayım: Dergicilikten keyif alıyordum ve dergicilikle uğraştım. Kitap çıkarırsam bir yolun yolcusu olduğumu düşünürler hatta kendimi bile ikna edebilirim dedim ve kitap çıkardım. Öykü ise anlatmayı seven bir insan evladı olarak benim için en ideal araçtı, hala öyle. Bütün meselem ne yazık ki bu, gücümün yettiği şeyleri yapmak. Ben de isterdim dünyayı kurtardıktan sonra eve giderken kuruyemişçiden leblebi alıp dizime kaldığım yerden devam edeyim. Ama o gece sadece bir bölüm izleyeyim. Çünkü ertesi sabah dünya tekrar kurtarılmak zorunda. Ve ertesi sabah. Ve ertesi sabah. Tekrar tekrar. Kurtarılmak. Zorunda.

Güzel güzel. Çöp bir soruya güzel cevap aslında. Daha çöp sorularım da olacak merak etme. Çünkü sana cevabını bilmeden sorabileceğim en hakiki soru “Burçak’la tanışmaya ne zaman geleceksin?” Bu arada okura not, son cevap tam bir Arda Arel öyküsü matematiği içeriyor.

Senin bağladığın yerden ben bir patika açayım. Emrullah bir keresinde siz hep kavga ediyorsunuz, neden arkadaşsınız diye sormuştu bana. Birlikte fanzin çıkarttık. Ardından Dedalus’un kuruluşunda Cağaloğlu’nda bol çay içtik. Şimdi dönüp bakınca çok eski geliyor bana. Bir o kadar da heyecanlı. Sence, edebiyatla heyecanımız o günkü gibi mi? Bu kadar yıl sonra bir şeyler öğrendik mi? Unutmadan söyleyeyim abi dünyayı kurtaran birileri de var mutlaka yoksa uzaylılar, karanlık güçler, dalekler, saylonlar, orglar filan.

Burçak’ı uzaktan seviyorum. Gelip görmek beni korkutuyor. Sen, yanında kabul edilmiş sorumluluklarımdan kaçabileceğim tek arkadaşımsın. En azından ben öyle düşünüyorum. Sana karşı bazı şeyleri erteleme lüksüne sahip hissediyorum kendimi. Ötesi yok, başka bir açıklama yapamam, üzgünüm.

Gelelim eski heyecanlara. O günleri düşünürken, Turgut Uyar’ın Geyikli Gece şiirini okur gibi oluyorum. Öyle tehlikeli. Çok düşünmemek lazım, nihayetinde bu romantizm hepimize fazla. Edebi kamu ise büsbütün hayal kırıklıklarıyla dolu. Aksini iddia edenin aklına şaşarım. Bu işe başladığımızda sarhoştuk, aşıktık. Şimdi geriye ne kaldı? Bir iki güzel dostluk ama onlar da bâki mi emin değilim. Emin değilim, hayır demenin kibar yoludur.

Bu kadar yıl sonra ne öğrendik, sorusu önemli. Gerçi sen “bu kadar” dedin diye ben de devam ettirdim yoksa 10 yıl olmamıştır herhalde, sanırım 9. Bu zaman zarfında türlü hayal kırıklıklarına rağmen öğrendiğim yahut emin olduğum iki üç şey var. Mesela efendi olup işini yapanın başarılı olacağına hala inanıyorum. İlk günkü gibi inanıyorum. Ancak kimsenin efendi olmaya niyeti yok. Ben dahil. Efendi olmayı becersem bile işimi yapmıyorum. Bu da kendime verdiğim en büyük zarar. İkinci olarak edebiyatta ciddi manada bir yol kat edebilmesi için önce Türkiye’nin çözmesi gereken bazı kültürel problemler olduğu. Şaka şaka, üst perdeden ahkam kesecek adam ben değilim. Yapamam komik kaçar. Ama sevdiğim bazı insanların birbirlerinin çiğ etine diş geçirme arzusuna çok üzülüyorum. Bunun da eninde sonunda, bir şekilde çözüme kavuşacağına inanmıyorum. Nasıl başladıysa öyle devam eder.

Son olarak şu heyecan bahsine geleyim. Heyecanımı kaybetmedim ama ciddi bir boşlukta görüyorum kendimi. Arayışım devam ediyor, diyelim. Yazar ehli için, tamam mı devam mı sürecidir bu. Çevremden gözlemlediğim kadarıyla bu sorunun cevabı genelde “tamam” oluyor. Ama ben kendimi orada görmüyorum ya da görmeye korkuyorum. 30 yıl sonra -ömrüm olursa- mahallede, parkta oturup sigara içerken veya bir akşam üstü deniz kıyısına bağdaş kurmuş suyu izlerken, hayatımın son ve en hakiki “tüh”ünü yaşayamam. Onu kaldıramam. Gerçi insan neleri kaldırmıyor. Neyse yine çok dolandım. Heyecan, diyordum. Edebi kamu, diyordum. 10 yıl önce, diyordum. Pardon, 9. Her şey naylondandı Ertuğ, o kadar.

9 yıl az değil. Bilinçli ömrümüzün yarısı nerdeyse. Belki çoluk çocuk deniz kıyısında piknik yaparız -ömrümüz olursa- 30 yıl sonra. Seni dinlerken, dediklerini kabullenirken yaşlandığımızı düşünüyorum. Ya da büyüdük. Her neyse işte bu. Olgunluk belki. Bir iki güzel dostluğun bâki kalması dileğiyle. Biraz daha eskilerden devam edelim. İkimizin ilk göz ağrıları ve Aykut abinin kitabı ortak çıktı. Kapak şakası yapmıştık. Yetmedi ikimizin de nerdeyse her metninde görülür görülmez birbirimize selamlar var. Aykut abinin metinleriyle de kuvvetli bir akrabalığımız var. Bir başkasıyla birlikte anılmak pek çok kişi için olumsuz bir durum. Herkesin biricikliğin çılgını olduğu bir çağda bu ilişki sana ne kazandırdı? İlk kitabında benim yazdığım bir öyküyü çorlamandan bahsetmiyorum bile. Şimdi seni arayıp “artık öykü yazmıyoruz Arda” desem. Neden diye sorar mısın?

“Herkesin biricikliğin çılgını olduğu bir çağda” kolektif işler üretmekten hep keyif aldım. Sadece o kitap değil yaptığımız atölyelerin de çok faydalı olduğunu düşünüyorum.

Bir atölye yapıyorsak ve öyküm senin öykünden iyiyse bu benim için müthiş bir tatmin. Eğer sen benden iyi yazmışsan kendi eksiklerimi fark etmek ve teknik anlamda öykümü geliştirmek için büyük fırsat. Buna hep böyle baktım. Ancak ne yazık ki uzun zamandır benden iyi öykü yazmıyorsun. Sen öykü yazmıyorsun Ertuğ. Yenildiysen yenildim de. Yenilmediysen kalk dövüş benimle. Sana birkaç yıl önce söylemiştim hatırlıyor musun bilmiyorum: Senin yüzünden ikimizin de öyküsü yarına kalmayacak. Beni tek, beni yalnız bıraktın.

Ben atölye insanıyım. Yarışmayı severim. Post Öykü’de birçok atölye yaptık. Seninle ve Aykut abiyle benzer işlerimiz oldu. Emre Ergin ve Osman Cihangir ile atölye öyküleri yazdık. En iyi işlerimi buralarda çıkarttım. Kendimi, öykümü ne kadar zorlarsam, o kadar açıldı kalemim. Bu yüzden sanırım oulipo’ya büyük saygı duyuyorum.

Gelelim soruna; bana, “Artık öykü yazmıyoruz Arda” dersen. “O zaman ne yapıyoruz” derim. Çünkü sen zaten uzun süredir öykü yazmıyorsun ama köşede bir yerde dönüş biletini sakladığını biliyorum. Bu cümleyi bana kurmansa o bileti yırtıp attığın anlamına gelir. O halde ne yapıyoruz Ertuğ? Öykü’nün bir araç olduğunun bilincindeyiz. Öyküyü savdıysak bu zehri nasıl atacağız o halde? Hala biz diyorum bak. Sen gelmezsen benim yanıma, mecbur ben oraya geleceğim, demek istiyorum. Çünkü senin de dediğin gibi 9 yıl az zaman değil. Ben bir 9 yıl daha verip kimseyle tekrardan ortak bilinç oluşturamam. Elf değiliz, öyle bir ömür bize bahşedilmedi.

Eyvallah. Öykücülüğümüz hakkında dediğini unutmadım. Ringe aynı köşeden çıkamam artık gibi geliyor. Başka bir kapıdan salona gireceğim. Yeni bir metotla dövüşeceğim. Tek mümkün bu. Nasıl ve ne zaman ben de emin değilim. En başta vaat ettiğim ifşadan bir kerelik vazgeçip bu senin söyleşin diyorum. Bir kez daha kaçak dövüşmüş oluyorum. Benim de en iyi öykülerim seni geçmeye ya da Aykut abiye artistlik yapmaya çalışırken yazdıklarım. Ekipten uzaklaşınca yazmaktan keyif almadım. Bıraktım.

Gelelim Post Öykü’ye. Kurucu ekibinde ikimiz de vardık. Sonra ben ayrıldım. Senin tabirinle tamam dedim, sonra bunun arayış olduğunu öğrendim. Yıllar sonra sen ayrıldıktan bir sayı sonra -öyküye tam olmasa da- dergiye geri döndüm. Benim ilk kitaptan sonra cevap bulamadığım sorular vardı. Sen bir yol çizip ikinci kitaba yürüdün. Sence ben neden devam edemedim ya da şöyle sorayım sen neden yazmaya devam ettin? İlk kitabından gidebileceğin farklı yerler de vardı. Daha kolay üstelik. Üslubun neden buraya dönüştü sence? Babanın yürüdüğü yolu buldun mu sence? Neden yalnız yürüdün?

İlk kitap malum deneysel öykülerdi. İlk kitap ve ilk öyküler, ilk aşklar gibi. Gençlik heyecanı. Sonrasında arayış devam ediyor, etmek zorunda. Bulunduğun yeri tekrar edemezsin. Geriye de dönemezsin. İsmet Özel’den bir mısra ile, “sen ve yağmur geriye dönemezsiniz.” İkinci kitabımı okuyan herkes av öyküleri yazdığımı düşünüyor. Yahut hayvanlı yol öyküleri. Dede Korkut okuyup galeyana geldim desem bu sorudan tek çalımda sıyrılırım. Ama alakası yok. Tamam epik hikayeler okuduğum vakit tüylerimin diken diken oluşuna mani olamıyorum. Ancak ben postmodern zamana doğmuş, postmodern bireyim. Bu minvalde eşyayla geleneksel manada bir iletişim kurmam söz konusu değil. İlk kitaptan sonra girdiğim yola ilk adımımı bu bilinçle attım. Her şey mükemmeldi. Mekan mükemmel, zaman mükemmel. Kendime kaçış imkanı sağlamıştım. Artık ne anlatmak istiyorsam bu hırkayı kuşanıp anlatabilirdim. Ben Alageyik öykümü ele alalım, ormanı kent yap, ağaçlar bina olsun. Karakterin isim kazanma eylemi de türlü sınavlarla hayata tutunma çabamız. İşte bana bu çok katmanlı öykü olanağını sunduğu için şu an yazdığım öyküde soluklandım. He, ne kadar beceriyorum orası ayrı. Onu bilemem. En azından deniyorum. Çok da yalnız sayılmam Aykut abi de tam olarak örtüşmese bile buna yakın bir yolda -kendince en doğru olan- öykü serüvenine devam ediyor. Onun yazdıklarıyla benim yazdıklarım kardeş değilseler de kuzen sayılırlar. Gelelim sana. Sen niye bu öyküye adapte olamadın. Sen kent insanısın, doğada benim kadar bulunmadın. Epik hikaye birikimin benden az. Senin ozanların sana Paris’ten sesleniyor. Ben de o türküye yabancıyım. Bu metot sende suni durdu. Zorlamanın manası yok. Nihayetinde arayışımız devam ediyor. Belki tekrar buluşuruz postapokaliptik bir dünyada çeşme başında. Heyecanlandım bile. Neden olmasın?

Güzel cevap, ben bu kadar iyi ifade edemezdim. Umarım olur. İlk öykülerden metinlerden devam edelim. Biraz bilinçli çokça bilinçsiz bir şeyler denedik dediğin gibi. Bulduk kaybettik. Cemal abi ve Aykut abinin bize açtığı alan ve yol göstericiliği de çok kıymetli. Şimdi dönüp bakınca naptık biz? Geçtiğimiz aylarda attığın acılı tweetler vardı. Ya da şöyle sorayım yüzyıl sonra kütüphanede genç bir okur. Muhtemelen gözlük camında ve sanal kütüphanede. Senin ilk kitabını keşfettiğinde ne hissetsin?

Acılı twit ne oğlum, kebapçıda Adana sipariş verir gibi. Neyse, ilk kitap hep pişmanlıktır, derler. Kimler bunu diyenler, inan bilmiyorum. Ama böyle bir kanı var. Bize öyle öğretildi. Ben ilk kitabımdan hiç pişman olmadım. İlk kitabımın her daim yeri ayrı olacak. Aynısı senin için de geçerli. Senin ilk kitabından da hiç pişman olmadım. Sonra başka da kitap yazmadın gerçi sen. Ama ikinci kitabını yazınca dönüp bakacağız, emin ol, senin ilk kitabınla da gurur duyacağız.

Gelelim sanal kütüphanedeki o arkadaşa ne derdim. Kardeş, derdim. Bilader, de diyebilirdim. Ya da torun, mu demeliyim? Hangisi doğru olur sen söyle, ben hikayeyi finalleyeyim. “Kardeş, o kitap tek okunmaz. Hepimizden Korkuyorum’u bul, sonra efendi gibi gözlüklerinin camını sil, besmeleni çek...” Eğer gerçekten besmele çekerse, üç sorum olur. Bir, hangi yıldasın? İki mezhebin ne? Üç mehdi geldi mi? Teşekkürler.

Artık genç öykücü olarak anılmıyoruz. Öykü yayımlayan 2k doğumlular filan var. Tavsiyen ne olur? Bu işleri bırakıp organik tarım işine girsinler mi? Bu sorunun ikimize de çok dert olmadığı biliyorum ama klişe bir ifadeyle edebiyat ortamı hakkında ne düşünüyorsun?

2k ve üstü doğumluları çok seviyorum. Onların zamanını inşallah görürüm. Acaba dünyayı nasıl bir yıkım bekliyor, onu da merak ediyorum. Biz göremesek bile 2klıların bir zombi apocalypse göreceğine inanıyorum. Ve onları çok kıskanıyorum. Diğer soruna gelirsek: Edebiyat iyi ama çevresi kötü.

En sevdiğim konular. Ben nasılsa başlığı çoktan attım Kitabımın satışlarının yükseleceği günü bekliyorum. Sence postmodernizm ve fantastik ne? Birer cümle.

Postmodernizm, bizi komple çevrelediğinden dolayı içinden kaçamadığımız -kaçabilsek kaçmak ister miydik, sanmıyorum- imkanlar zinciri, bütünü ama bir biçim olarak varlığını sürdürdüğünden esasen yok, yani maksimum üzerimizde bir cibinlik ve biz hikayeyi o cibinliğin içinden görüyoruz. Ya keyif alıyorsun di mi Ertuğ. Bir cümle de açıkla ne? Deli ettin beni. Artistlik yapacağım diye saçma sapan şeyler söyledim. Uzun uzun açıklardım, efendi gibi.

Fantastik, benim gerçekliğim. İnsanlar, onu yanlış yorumluyor. Ben de yanlış yorumlarım diye korktuğum için hala fantazyaya kesin dönüş yapmadım ama bir gün. Bir gün Ertuğ. Benim için tek gerçek fantastik olacak.

Buna vereceğin cevabı merak ediyorum yanıtı sende net mi diye. Dergiciliği, editörlüğü bıraktın. Youtube işleriyle uğraşıyorsun. Bir hikayeci olarak mı oradasın peki? Metin gücünü görsele kaybetti mi?

“Bir hikayeci olarak mı oradasın,” sorunun cevabı; bunun bir tercih olduğunu düşünmüyorum. Bir hikayeciysen ki ben anlatıcı demeyi yeğlerim, her ne yapıyorsan yap o işte anlatıcısındır. Bu içten gelen bir istek ve mevcutsa yetenek. Diğer soruya gelecek olursak, metin gücünü görsele kaybetti mi yoksa kaybedecek mi inan ben de büyük merak içerisindeyim. Hatta metin muhafazakarlarının aksine bir tık daha karamsarım diyebilirim. Mesela bundan 20 yıl sonra acaba hangi romanı aşkla okuyacağız, sorusu yerine bundan 20 yıl sonra hala roman okuyor olacak mıyız, sorusunu düşünüyorum. Ama üzülmüyorum hatta heyecanlanıyorum.

Çünkü yerini her ne alacaksa -ki belki de alamayacak- en az onun kadar iyi olmak zorunda. Ve gerçekten çok iyi romanlar var. Okuduk, sen de okudun. TV bile yenemedi bu mereti. Ama şimdi youtube büyümekte, onun gücünü 10 yıl önce fark edemedik. Dokunduğu her şeyi bünyesine katıp güçlenebilen bir “slime”. Fagositoz. Asla doymak bilmeyen, asla.

Güzel. Hoş geldin Westworld ya da Black Mirror. Artık mezhebine hangisi uyarsa. Güzel söyleştik. Sağ olasın. Editörü olduğun dergide dostunla konuşmak çok keyifliymiş. Daha keyifli olansa şimdi ben istediğim gibi eğip bükerim bu cevapları, sonuna da Vonnegut’tan bir alıntı eklerim. Ve sen bunları dergi raflara düşünce görürsün. Tabii ki bunu yapmayacağım kardeşim. Son sorumla noktalayalım mı ne dersin? En sevdiğin öykü cümlesi?

İlk okuduğum günkü hayranlıkla. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Nasipse bir dokuz yıl sonra oturur bu söyleşiyi birlikte okuruz Arda.

Eyvallah. Nice dokuz yıllara Ertuğ.

Tabii ki de metni eğip bükmedim, bozmadım. Ama dostluğumuzun hatırına “Şampiyonların Kahvaltısı” ndan bir alıntıyla kapatıyorum. Arda’ya editör sürprizi olsun:

“Ciddi misin, değil misin, anlayamıyorum,” dedi şoför.

“Hayat ciddi mi, değil mi kestirene kadar ben de anlayamayacağım,” dedi Trout. “Hayat tehlikeli, biliyorum; çok can yakabiliyor. Mutlaka ciddi anlamına gelmiyor ama bunlar.”

Şöhrete kavuştuktan sonra Trout’a dair en büyük gizemlerden biri, dalga geçip geçmediğiydi elbette. Israrla soran birine, dalga geçtiğinde daima parmaklarını çaprazladığını söyleyecekti.

“Bu paha biçilemez bilgiyi,” diye devam etmişti, “size verdiğimde parmaklarımı çaprazladığıma dikkat buyurun, lütfen.”

Falan filan.