Etajer

“Bugün,” dedim. “Çok ilginç bir şey oldu iş yerinde.” “Yüzükle alakalı,” dedim.
“Bugün,” dedim. “Çok ilginç bir şey oldu iş yerinde.” “Yüzükle alakalı,” dedim.

Hanım kapıyı açtı, havada süzülen kafamı gördüğüne hiç şaşırmadı. Parmaklarımın olması gereken yerlere bakıp yüzüğümü kontrol ediyordu. İstediğini bulamadı. Ağlamaya başladı. Ben de ağzımdaki silgiyi girişteki etajerin üzerine bıraktım ve başladığım işi bitirmenin yollarını aradım.

“Şurada ne görüyorsun,” diye sordu çocuk. Elinin ayasını gösteriyordu. Epey şaşırdım. “Hiçbir şey,” dedim. Annesine döndü, bilmiş gülüyor. “Gördün mü?” dedi. Annesi pöfledi. Elinin içini gösterdi çocuğa. “Ne görüyorsun?” dedi. Çocuk bilmiş bilmiş “Avucunu görüyorum, çizgileri görüyorum.” Ne bu şimdi. Falcı filan mı bunlar? “Çünkü,” dedi çocuk, “Elinin içini silmedim. Silgimle.” Güldü hınzır hınzır. “Sileyim mi?” Annesi gözlerini devirdi. Ne var sanki silse. “Benimkini sil,” dedim. “Sadece içini mi? Hepsini mi?” Annesine baktım. Kollarını kavuşturmuş kararımı bekliyordu. “Hepsini sildirirsen silgimin yarısını da sana veririm. Özel bir silgi bu.”

Annesi yine iç geçirdi, camdan dışarı baktı. Bu saçmalığa yeterince zaman ayırmıştı, psikoloğa bile gelmişti. O kadar da para vermişti, ben de işimi yapmalıydım. Tavrından ve hareketlerinden bu konuyu tamamen kapattığını anladım. Ben de bir musluk tamircisi filandım, bir an önce işimi yapsam ya. Biraz da kadına gıcıklık olsun diye, “Sil” dedim. “Tüm elimi sil. Ama yarısını isterim silginin.” Çocuk sevinçle ellerini ovuşturdu, cebinden silgisini çıkardı. Yeşil, kenarları beyaz çizgili. Pelikan marka. Kalmış mı bunlardan? Kalmış demek ki. Annesi şaşkınlıkla bana baktı. “Napıyorsunuz?” Ona baktım. “Şşş,” dedim. Kadın sustu. Çocuk yaklaştı, ufak ama kendinden emin adımlar. Elimi uzattım ona. Silmeye başladığında elini bana yine gösterdi, sol elini. Beş parmağını araladı. “Şurada ne görüyorsun?” dedi. “Kazağını görüyorum,” dedim. Elinin ayasında kocaman bir delik vardı.

Kapıyı eşim açtı. “Hoşgeldin,” dedi. Yüzüme baktı. “Neyin var?” Sol kolumu kaldırdım. Parmaklarımı araladığımı düşündüm, ama emin değilim. “Burada ne görüyorsun?” dedim. Dikkatlice elime baktı. “Yüzüğünü mü kaybettin?” Hemen de gözleri doldu. “Yok,” dedim. “Kaybetmedim. Cebimde. Düşerse diye oraya koydum.” “Neden düşecekmiş?” dedi. Sonra da konuşmadı benle, arkasını döndü içeri gitti. Yüzüğü aldım, sağ elime taktım. Böyle yapacağını bilsem en baştan oraya takardım.

Küstü bana. Yemekten sonra televizyonun kumandasını bana vermedi. Baş karakteri bana benzemeyen bir diziyi açtı. Adam yakışıklı. O adama bakıyor, ben de ona bakıyorum. Gözleri şişmiş. Ağladı mı içeride. Özür dilemek için geç kalmıştım. Sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşayım dedim. Tam o anda sol bileğim gözüme ilişti. Selofen kâğıdı gibi, elli selofen kâğıdını üstüste koyunca saydamlığı gidiyor, sonra azalıyor sayıları, hafif hafif açılıyor rengi, altındaki çıplak dizimi görüyorum. Elim ise hiç yok, selofen kâğıtları bitiyor oraya gelmeden.

“Bugün,” dedim. “Çok ilginç bir şey oldu iş yerinde.” Ses yok. “Bir çocukla annesi geldiler.” Sesini açtı televizyonun. “Yüzükle alakalı,” dedim. Hemen bana döndü, televizyonu kapadı. “Yüzüğü onun için mi çıkardın?” dedi. “Beni bir dinlesen, anlayacaksın,” dedim. Ellerimi kaldırdım. Karşılaştırması kolay olsun diye ikisini de. Halbuki ne gerek var.

Hiçbir şey görmedi. Bu öfkesini yatıştırmadı, şimdi bana anlayabileceği bir sebep yerine anlayamayacağı bir sebep yüzünden kızıyor. Halbuki anlaşılmayacak ne var. Bir çocuk geldi, silgisiyle elimi sildi. Ben de salak gibi durdurmadım onu. Kendi ellerini de silmiş, ama o daha çocuk, yenisi çıkar, yahut öyle yaşamayı öğrenir. Halbuki ben öyle mi? Tek elle nasıl yaşanır hiç bilmiyorum, hem nasıl öğreneyim, arabam bile otomatik vites değil.

Öyle olunca işe filan tabi otobüsle gidiyorum. Otobüsle bir yerlere en son öğrenciyken giderdim. On günde semtimize gelen otobüsler bir elin parmaklarını geçmezdi. Biz de balıklar gibi dizilirdik otobüsün içine, havaya doğrulturduk kafamızı. Maksat bütün vücudumuzun her karışıyla temas ettiğimiz, tanışık olduğumuz insanlarla gözgöze gelmeyelim. Sol elimle bir koltuk demirinden tutunurdum, sağ elimle bir tutacaktan. Şimdi de öyle yapayım diyorum, yapamıyorum. Engelli olduğumu görürler sanıyorum, ama görmüyorlar. Bana yer veren yok. Belki de öyle engeller gördüler ki, bir sol elin olmayışı onlara hiçbir şey ifade etmiyor. Bir yere sıkışıyorum. Ama sağ elimle koltuktan tutunamadığımdan, bir sarkaç gibiyim, basit bir sarkaç gibiyim. Sola ve sağa çarpıyorum. Kalabalık fazla, ama o kadar da fazla değil çünkü. Bu gibi dalgalanmalara izin veriyor. Şimdilik.

Bir durağa geliyoruz, hangi durak göremem. Öne doğru hafifçe kaykılıyorum, sonra fren yapınca da arkama doğru. İş çıkışı değil, ama bu şehirde kalabalık olması için iş çıkışı olmasına gerek mi var. İçeri doluşuyor bir sürü genç, çeşit çeşit laçkalık kokuyor ortalık, çiğlik kokuyor, küflü makarna kokuyor. Elim bir an cebime gidiyor, sanki bu kokuları duymayayım diye burnumu silmek istiyorum bir an. Allahtan bir an sürüyor bu, yoksa başkaları da burnumu... Meselâ karım eve hoşgeldin diyince. Sabah uyanıp aynaya bakınca. Vazgeçiyorum burnumu silmekten.

Daha az yer kaplayayım diye yeni şekillere giriyorum. En son bulduğum şekil şöyle. Ayaklarım ters bir martı çiziyor, sağ kolum tam önümde, dik açı yapıyor. Sol kolumu ise olabildiğince arkama aldım, küçük bir kilim taşıyormuşum gibi duruyor orada. Öyle düşünceye daldım sonra. Kendimi otobüsten soyutladım. Dün sabahı düşündüm. Çocuğun annesi nasıl çekiştirerek çıkarmıştı onu. Gözlerinde korku vardı, neyin korkusu. O kadar okudum değil mi, değil mi ki anlayayım. Anlamadım, hâlâ da anlamıyorum.

O sırada ne zaman geldiyse, bir kız gelmiş arkama. Arkası da bana dönük. Rahatsız oldu. Yani ortada el filan yok. Olan el de yukarıdaki tutmacı kanırtarak tutuyor ki düşmeyeyim. Ama görmüyor tabi, ikimizin sırtının arasında kalan kolumdan çıkarım yapıyor. Kıvrandım, ayaklarımla küçük hamleler yaptım falan filan ki çıkarayım kolumu aradan. Ama baktım daha da rahatsız oluyor, ayaklarını sinirle yere vurdu, şimdi dönecek bir rezalet çıkaracak. Hay Allah. Dondum kaldım öyle. Sinirlendim. Hem ucunda bir el yok, hem bir faydası yok, hem de boşu boşuna yer kaplayıp kızcağızı korkutuyor. “Bildiğiniz gibi...” dedim, güya açıklayacaktım, ama karımın donuk bakışları, havadaki boşlukta gözleriyle yüzük araması filan geldi, sustum. Kız da omzunun üzerinden bana öyle bir baktı ki, yarısına kadar içilip de bir ormanın kenarına atılmış teneke kola filan gibi hissettim. Bir şey diyecek oldum, diyemedim. Bir an koluma duyduğum öfke yüzüme yansımış olacak, kız da öfkelendi. Bağırmaya başladı. “Sapık! Sapıııık!” diye bağırdı. Az önce yek vücut olup da otobüsün bütün boşluklarını doğurmuş o insan bulamacı, nasıl olduysa öğürdü, dalgalandı. Tekme tokat kustu beni Söğütlü durağının orada.

“Hay!” dedim. Silgiye küfrettim. Bir kaldırım taşına oturdum, elime koluma baktım. Zonklayan alnıma baktım. Hafif kanıyor. Hanım sorarsa ne diyeceğim şimdi. Düşünmedim bile. Cebimden silgimi çıkardım. Usul usul sildim alnımı. Zonklama azaldı, azaldı, geçti sonra. Parmağımla kontrol ettim, içeriye giriyor parmağım, tereyağı gibi bir şeye dokunuyor, korktum, eşelemedim ötesini. Sonra gömleğimin düğmelerini çözdüm, kravatımı çıkardım. Sağıma soluma baktım. Kimsecikler yok. Gömleğimi çıkardım üzerimden. Sinirim geçmemişti hâlâ, sinli kaflı sövüyorum. Silgiyi aldım, acele acele, normalde canımı acıtacak şiddette sol kolumu silmeye başladım. Acımıyordu, çünkü acıtacak kadar bastırınca acıyacak yer yok oluyordu. Kırmızılı siyahlı delikler oluştu kolumun üzerinde, ama durup da bakmadım. Madem hiçbir işe yarayacağı yoktu, neden taşıyayım onu. Sildim, sildim sildim ve tek hücre sol kol kalmadı üzerimde.

Eve gidene kadar inişli çıkışlı bir sürü macera yaşadım. Başka bir otobüse atladım. Nasıl olduysa bu saatte sarhoş olabilmiş bir dingil üzerime kustu, ben de sol omzumu sildim, göğsümün birazını. Sonra biraz şişko bir yaşlı teyze, koltuğuna sığamadı. Ben de ön taraftan koltuğun demirinden tutmaya çalışıyordum, rahatsız ettim onu. Rahatsız olduğunu sadece gözlerinin ufak bir hareketiyle anlayabilirdiniz, ama ben anladım. Dünyada kapladığı fazla yerin kendi suçu olduğunu bilen bu gözler bende öyle şiddetli bir merhamet uyandırdı ki, sonraki durakta inip gövdemin birazını daha sildim. Sonra, şimdi dedim, ya birisi beni böyle görürse, ay çöreği gibi yarısı boşluk gövdemi farkederlerse? Evet üstüm başımı giymiştim, evet hiçbir sorun yoktu orada. Ama ne bileyim... Yel esse, Güneş’in ışığı bir açıdan vursa, düğmelerimin arasında ten rengi değil, atlet rengi de değil, karanlığın rengi gözükürse. Duramadım.

Bir sonraki otobüse binmeden, kuytu bir köşede önce gövdemi sildim, kalbimin atışının merkez üssü dağıldı. Sonra yaptığım şeyin ne kadar saçma olduğunu birdenbire anladım. Yarım gövdeli bir adam mı daha ucubedir, yoksa hiç gövdesiz bir adam mı? İki bacak kasıklarıma kadar uzanıyor, sonra havada yüzen bir kafa, bir sağ kol. Otobüse binmeye boşverdim. Issız sokaklar seçmeye çalışarak eve doğru yürüdüm. Yürüdüm yürümesine de, durmadan işkilleniyordum, aşağı doğru bakıyordum. Aramızda hiçbir bağım olmayan bacaklarım hâlâ beni taşıyor muydu? Taşıyorduysa bu benim anlayamayacağım yeni bir fizik kanunuyla mı alakalıydı, yoksa binlerce gündür süregelen alışkanlığın bir tezahürü mü?

Tedirgin yürüyüşümle, parçalarımı ardımdaki boşluğa kaptırarak eve vardığımda, sadece bir kafadan ibaret kalmıştım. Tedavi edemediğim o çocuğu düşünüyordum şimdi, elindeki silgi değildi hastalığı. Elindeki silgiyi kullanmak istemesiydi. Daha yaşı küçüktü, bir kalem alıp, kendini süslemesi, kendi bıyıklarını uzatması, koluna bir çiçek resmi eklemesi zamanlarıydı. O ise durup da kendisini silmek istiyordu. Gerçeküstü bir vebaydı onunkisi. Ben “hasta sıfır”la tanışmıştım, boşluk dininin mesihiyle hemhal olmuştum, artık iflah olmazdım.

Hanım kapıyı açtı, havada süzülen kafamı gördüğüne hiç şaşırmadı. Parmaklarımın olması gereken yerlere bakıp yüzüğümü kontrol ediyordu. İstediğini bulamadı. Ağlamaya başladı. Ben de ağzımdaki silgiyi girişteki etajerin üzerine bıraktım ve başladığım işi bitirmenin yollarını aradım.