Eymen kimdi?

Sessizliği bozan derimi çizen tırnaklarım oldu.
Sessizliği bozan derimi çizen tırnaklarım oldu.

Eşim akşam eve gelir gelmez bebeği sordu. Ona verdiğimiz isimle bahsetti bebekten. Eymen’im nasıl dedi. Bir anlığına Eymen kimdi diye düşünmek zorunda kaldım. Allah’tan kısa sürdü şaşkınlığım. On dakikadır uyuyor dedim, uyuyor, sakın çıt çıkartmayalım. Tabii tabii, dedi fısıltıyla, sessizlik içinde birbirimize baktık.

İÇİNDEKİLER

Kaşıntılarım başladı. Hep böyle olur. Hata yaptığımı böyle anlarım. Ne zaman bir yanlış yapsam hemen dinmek bilmeyen bir kaşıntı sarar her yerimi. Vicdanım ete kemiğe bürünür adeta. Vicdan azabı kırmızı kırmızı beneklere dönüşür. Kaşıdıkça belirginleşen tırnak izlerine dönüşür. Bakarım ve görürüm. Ben yine bir hata yaptım besbelli. Çok düşünmeme de gerek olmaz çoğu zaman. Bilmez miyim hiç ne hata ettiğimi? Kaşırım boyuna. Bacaklarımı, kollarımı, sırtımı... Üzerime yapışan suçluluk hissini kazımaya çalışırım derimden. Yaralar açılır, hassastır tenim. Günlerce üzerimde gezdiririm suçlarımı. Ta ne zaman sonra yaralar kabuk bağlar da kaşınmaz daha, işte o zaman rahat bir nefes alırım. Bir daha asla derim, bundan sonra iyi bir insan olacağım, her şeyi yapmam gerektiği gibi yapacağım. Bir kaşıntı atağı daha istemiyorum. Bir daha bu kadar kaşınmak istemiyorum.

Bir zaman kendime verdiğim sözü tutarım, attığım her adımı tartıp atarım, sonra sıkılır yine bir günah işlerim. Lanet kaşıntılarım tekrar başlar. Şaşmaz bir döngüdür bu. Allah’ım neden? Neden? Neden? Derimi komple yırtıp atasım var. Bu seferki en fenası. Çok, çok, çok kötü bir şey yapmışım belli ki. Hoş, bu sefer aklıma sebebi de gelmiyor. Yani elbette geliyor bir şeyler, günahı gizlemek gerek derler ya, ben yine de söyleyeceğim. Öyle büyük şeyler olmadığını göstermek için. Dün eşim işten geldiğinde ona yalan söyledim, yemek yiyesim yoktu, ben de sen gelmeden önce yedim dedim. Sabah kahvaltı yaptın mı diye sorunca da evet evet dedim. İkna edici olması için yalanımı detaylandırmış da olabilirim. Kendime yumurta haşladım, yanında iki dilim ekmek yedim, baş parmağım kadar beyaz peynir, yedi tane zeytin... "İyi iyi, yemezlik etme sakın hayatım, sütün azalmasın sonra" dedi.

Ben de "yok yok, öğlen de rezene içtim zaten" filan dedim ki bu da yalandı. "Sana tatlı getirdim, seversin sen, sütlü nuriye." deyip baklava kutusunu tezgâha koydu. O mutfaktan çıktığında iki dilim baklavayı çöpe atıp üstünü peçeteyle filan kapattım. Sonra da eşime iki dilim yediğimi ve çok sevdiğimi söyledim. Tabii ya, nimeti çöpe atmıştım işte, ne fena. Ama ne yapayım, canım hiç mi hiç istemiyordu, adamcağız heves edip almış, beni mutlu etmeye çalışıyor, ben yemeyeceğim desem bozulur, biliyorum onun favorisi değil sütlü nuriye, o en çok tulumba sever, sırf benim için almış. Ucuz şey de değil, dünyanın parası. Tüm bunlar bahane olur mu yaptığıma bilmem. Kaşıntımın şiddetine bakılırsa suçumu hiçbir şekilde hafifletmiyor mazeretlerim. Ama ilk defa yalan söylemiyorum, ilk defa çöpün derinliklerine yemek saklamıyorum ki. Birkaç haftadır hiç iştahım yok.

Bazen açlıktan baygınlık geçirecek gibi oluyorum, ağzıma bir parça ekmek atıyorum, başımın dönmesi geçsin diye, eşim bebek için endişeleniyor, bu bebek niye bu kadar ağlıyor diyor, karnı aç galiba diyor, soru işaretli gözlerle beni süzüyor, bugün kahvaltı yaptın değil mi diyor, evet evet diyorum, bebeği kucağıma tutuşturuyor, emzir biraz diyor, canım yanıyor, ağlamaktan kıpkırmızı olmuş suratı, göğsüme yaslayınca yatışıyor, bebek ancak böyle susuyor. Bebek diğer zamanlar aralıksız ağlıyor. Niye bu kadar ağlıyor bu bebek diyor eşim. Bebekler böyle olur. Hep ağlarlar. Kolay mı insan olmak. Hep mi ağlarlarmış, annene sordun mu diyor, evet evet diyorum, normalmiş ilk haftalar. Şunu emzir biraz diyor, acıkmış galiba. Bu çocuk çok zayıf. Bu kadar zayıf olması normal mi? Niye bu kadar zayıf? Emmiyor mu yoksa? Eşim beni geceleri kaldırıyor, duymuyor musun diyor, bu seste nasıl uyumaya devam edebiliyorsun, kalk da emzir biraz, acıkmış galiba deyip geri uyuyor.

Bebek, beşiğinde kıpkırmızı olmuş, ağlamaktan neredeyse nefesi kesilecek. Belki altı kirli, belki aç, belki bir yerleri ağrıyor. Derdini söylemekten aciz, içime bir acımadır çöküyor. Bana bu kadar muhtaç bir varlık olması ne büyük sorumluluk. Öğlen başladı kaşıntılarım. Gözlerimden yaşlar geliyor kaşıdıkça. Canım yanıyor, nasıl hem de. Oluk oluk kan akıyor kaşıdığım yerlerden. Kan revan içindeyim. Kaşımaya ara veremiyorum, taze yaralarım cayır cayır yanıyor. İçimden bir ses bunun çöpe atılan baklavayla ya da eşime yalan söylememle alakalı olmadığını söylüyor. Peki öyleyse neyle alakalı? Eşim akşam eve gelir gelmez bebeği sordu. Ona verdiğimiz isimle bahsetti bebekten. Eymen’im nasıl dedi. Bir anlığına Eymen kimdi diye düşünmek zorunda kaldım. Allah’tan kısa sürdü şaşkınlığım. On dakikadır uyuyor dedim, uyuyor, sakın çıt çıkartmayalım. Tabii tabii, dedi fısıltıyla, sessizlik içinde birbirimize baktık. Sessizliği bozan derimi çizen tırnaklarım oldu.

Eşim kollarımın halini fark etti, kolumu tuttuğu gibi kendine çekti. Fısıldayarak "bu halin ne böyle?" dedi, bariz bir acıma hissiyle. "Yine mi kaşıntı tuttu? Kaç kere dedim bir doktora götüreyim seni" dedi kaşları çatık. "Doktorluk bir şey değil bu, çocukluğumdan beri oluyor" dedim. Kocam bu kaşıntıların arkasında suçluluk hissi olduğunu bilmiyor, bir ilaç alacağım hepsi geçecek sanıyor. Tıp, vicdan azabına bir çare bulabilmiş değil ki; bulabilseydi insan olmaya çare bulmuşlar demek olurdu bu. Yemeğe oturduk. Aynı konular. Bebek nasıl, kahvaltı yaptın mı, öğlen yemek yedin mi, bebek nasıl, emiyor mu, yine çok ağladı mı, bebek nasıl... Eşim bir an elinde çatalla durakladı. Kulağını koridora çevirdi, işaret parmağıyla kapıyı gösterdi, kaşlarını kaldırdı "Eymen tam kırk dakikadır ağlamadan uyuyor" dedi. Eymen kimdi diye düşündüm yine kısacık bir anlığına, "ha evet, bebek, maşallah de, tahtaya sessizce vur" dedim. "Aman aman uyanmasın." dedi eşim. "Bir gidip bakayım, tüm gün çok özledim paşamı." Yüzüm düştü ama ne yapayım. Ya uyandırırsa bebeği? "Uyanınca baksan olmaz mı? Zaten birazdan uyanır." dedim.

Bu sefer onun yüzü düştü. "Peki peki" dedi. Yemeğin kalanında benim derimi kaşırken çıkarttığım hışırtılar dışında uzunca bir süre sessizlik içinde oturduk. "Yok mu bunun bir kremi filan, hâlâ kaşıyorsun." dedi eşim en sonunda dayanamayıp. Olsa sürmem mi, deli miyim ben? Böyle demedim tabii. Yalnızca kafamı sağa sola çevirmekle yetindim. "Hadi bir gidip duş al" dedi eşim. "Ya bebek uyanırsa?" "Ben bakarım, sen çıkana kadar da pışpışlarım. Ama biraz acele edersen iyi olur tabii. Muhtemelen acıkmıştır." Duş almanın kaşıntılarımı azaltmaya yaramayacağını biliyordum ya yine de bebeğin sorumluluğundan uzak birkaç dakika geçirme fikri hoşuma gitti. İkiletmedim. Eşimin tam duşun ortasında kucağında ağlayan bebekle ne yapacağını bilmez bir halde içeri girme ihtimaline karşı kapıyı içeriden kilitledim. Çok geçmedi, eşimin içeriden sesi geldi. Ses tellerini yırtarcasına bas bas bağırıyordu. Banyonun kapısına geldi, kapıyı yumruklamaya başladı. Eşim bağıra bağıra ağlıyor, ben deli gibi kaşınıyordum.