Fresko'nun yüzü solgun

FRESKO APARTMANI BAŞAK BAYSALLI - EVEREST YAYINLARI
FRESKO APARTMANI BAŞAK BAYSALLI - EVEREST YAYINLARI

Baysallı, tıpkı bir fresk gibi önümüze bir bütün koyup oradaki yüzleri bize tarif etmeye gayret ediyor. Bunu başarabiliyor mu; tartışılır. Kendi adıma önümüze koyduğu bu freskoda karakterlerin yüz hatlarını göremedim. Önümüze İsa'nın Son Akşam Yemeği benzeri bir tablo konmuş ama karakterlerin bakışları, yüzlerindeki çizgileri belirsiz.

Okuduğum öykü kitaplarında öykülerin birbirine çeşitli yollarla bağlanması hoşuma gider. Ayrıca bunun bir anlatı evreni yaratılması hususunda hem okura hem de yazara farklı imkânlar sunduğunu düşünürüm. Daniel Kehlman'ın Sesler/Dokuz Öykülü Bir Roman'ı bunun en güzel örneklerindendir. İnce bağları olan müstakil öyküler bir bütün oluşturur ve sonuçta roman doğar. Kehlman bu öyküleri ustaca ucu ucuna eklemiş; onu okuduğumda hayran kalmıştım. Fresko Apartmanı kitabında da Başak Baysallı böyle bir şeyin peşine düşmüş anlaşılan. Fakat onun niyeti bir romana ulaşmak değil; keşke öyle olsaymış. Merkezine 6-7 Eylül olaylarından etkilenmiş karakterleri alan öykülerden oluşuyor Fresko Apartmanı.

Öykülerin geçtiği mekân olan Kuzguncuk'taki Fresko Apartmanı da karakterleri gibi o dönemin acılarıyla bezeli. Defalarca tecavüze uğramış bir Rum kadının (Matilda) intiharı bütün olayların merkezi noktasını oluşturuyor. Biz bunu "Veda" başlıklı öyküde Kirkor'un ağzından öğreniyoruz. Kirkor özene bezene hazırladığı akşam yemeğinde etrafında toplanmış insanlara bir ermiş gibi anlatıyor bu sırrı. Baysallı, tıpkı bir fresk gibi önümüze bir bütün koyup oradaki yüzleri bize tarif etmeye gayret ediyor. Bunu başarabiliyor mu; tartışılır. Kendi adıma önümüze koyduğu bu freskoda karakterlerin yüz hatlarını göremedim. Önümüze İsa'nın Son Akşam Yemeği benzeri bir tablo konmuş ama karakterlerin bakışları, yüzlerindeki çizgileri belirsiz.

Ayrıca yazar kitabın adını bu tablodan mülhem Kirkor'un Son Akşam Yemeği bile koyabilirmiş; belki daha ilgi çekici olabilirdi. Çünkü kitabı okurken de bütün öykülerin bizi bu yemeğe doğru getirdiğini görebiliyoruz. Aslında öykü başlığının altına konmuş bu kitaptaki sorun da burada başlıyor. Her ne kadar ben birbirine bağlantılı öyküleri sevsem de bütün içindeki öykülerin biricikliğini de önemserim. Kitaptaki bütün öyküler için kurabileceğimiz maalesef ortak bir cümle var. Birbirinin ardına dizilmiş ‘ben Fresko'ya nasıl geldim' öyküleri... Derinleşemiyor anlatılanlar, bazı öykülerinse nefesi yetmiyor tamamlanmaya çünkü her öykü tamamlanmak için bir başka öyküye ihtiyaç duyuyor. Bu durum kitaptaki öyküler için önemli bir eksiklik.

Öykülere odaklandığımda karakterlerin parmak izlerini bulmakta zorlanıyorum. Her şey fazlasıyla düz bir satıhta ilerliyor. Bazı öyküler pazar okurunun hoşuna gidecek sloganlaşmış cümleler arasında kayboluyor. Sürekli bir biçimde özlü söz söyleme isteği karakterleri özellikle Kirkor'u kartonlaştırıyor. Bazı öykülerde mesaj vermek amacıyla eklenmiş bölümler, örneğin Ali Turhan'ın defteri, yamalı bir pantolonu andırıyor. Karakterlerden bir dönüşüm beklemek faydasız. "Ayna" öyküsünde Nadia'nın Lilith/Carmen/Salome/Zeliha benzeri femmefatal bir karaktere dönüşmesini beklerken öykünün sosyal medyada sık sık atılan sloganlara saplanıp kalması hayal kırklığına uğratıyor okuru.

"Okumuşundan cahiline, hepsi aynı! Adaletin bu mu dünya? Rezil dünya!" Erkekleri kötüleyen bu ve bunun gibi daha farklı cümlelerden sonra onun bir dönüşüm yaşamasını bekliyor insan ama ne "Ayna" öyküsünde ne de diğerlerinde Nadia'nın söylemleriyle eylemleri birbirini tutmuyor. Bana göre bu da öyküye zarar veriyor. Bana öyle geliyor ki roman olmak isteyen bir hikâyeyi zorla parçalara bölerek bir öyküler bütünü elde edilmeye çalışılmış. Çünkü ortada anlatılmaya değer bir hikâye var o da Matilda, Avram ve Kirkor'un hikâyeleri; aslında daha çok Kirkor'un yaşadıkları. Diğerleri bu hikâyeyi ortaya koymak için kenar süsü olarak kullanılmış. Okur olarak daha iyi öyküler hak ettiğimizi düşünüyorum, hele de özgeçmişinde bunca ödül olan bir yazardan.