Her Gün Aynı Yerde

Tezgâhta pek öyle etkileyici bir şey yok. Cebinden koyu renkli cam bir şişe çıkarıyor.
Tezgâhta pek öyle etkileyici bir şey yok. Cebinden koyu renkli cam bir şişe çıkarıyor.

Hop! Buraya kadar. Klişe amca hikayelerinden biri değil bu. Sadece girişi öyle yaptım ki kalitesiz okur kaçsın gitsin. Sabırsız adamdan hayır gelmez, kalan sağlar bizimdir. Evet, siz testi geçtiniz sevgili okur. Siz güzide insanlar sınıfındansınız. İltifat faslını yapıyorum ki benim de işim kolaylaşsın. Aramızdaki hukuk biraz kuvvetlensin.

Her gün aynı yerdeydi. Haliyle merak ediyordum. Kimdi, neyin nesiydi. Her akşam iş dönüşü parkın köşesinde görürdüm onu. Aynı yıpranmış çizgili gömlek, kahverengi keten bir pantolon vardı üzerinde. Bana sorarsanız elli yaşlarında gösteriyordu. Düzgün traşlıydı. Hiç iki günlük sakalla görmedim. Tezgâh niyetine kullandığı şile bezinde birkaç parça ikinci el eşya vardı. Eski bir kitap, çevirmeli bir telefon, dürbün ve çaydanlık demirbaştan sayılırdı. Bunları hiç satamamıştı. Aslına bakarsanız satmaya da niyeti yok gibiydi. Gelen geçenle ilgilenmez, tütün sarar ahşap ağızlığına itinayla yerleştirir ve tüttürürdü. Nasıl geçiniyor diye merak ederdim. Tezgâhtaki paçavraların hepsini satsa ne ederdi ki? Fakirliğin boynunu büktüğü...

Hop! Buraya kadar. Klişe amca hikayelerinden biri değil bu. Sadece girişi öyle yaptım ki kalitesiz okur kaçsın gitsin. Sabırsız adamdan hayır gelmez, kalan sağlar bizimdir. Evet, siz testi geçtiniz sevgili okur. Siz güzide insanlar sınıfındansınız. İltifat faslını yapıyorum ki benim de işim kolaylaşsın. Aramızdaki hukuk biraz kuvvetlensin. Bir dolmuşta elden ele uzatılan para gibi imece usulü bir eser koyalım ortaya. Bakınız “eser” dedim. Himmeti âli tutunuz. Doğrudur, bir amca var köşe başında. Her gün öteberi satıp geçimini sağlıyor. Bizim burjuva yazarımız da işçinin, emekçinin hakkını savunacak, sanatını icra ederken “toplumun kanayan yarasına parmak basacak.” Böyle deyimler kullanmıyor muyum! Neyse, amcayı parkın köşesinde her gün gördüğüm doğrudur. Her gün traşlı olmasına bakılırsa ya memurdu ya da askerî bir meslekle iştigal etmişti. Önemli mi? Sanmam. Benim işim kurmaca. Geçmişini kurcalamaya ne gerek var.

Adam “Ben Kore gazisiyim,” diyor. Yok artık. Sene olmuş 2016. “Atma Ziya” diyemiyorum tabiî. Gazi adam. Saygı duruşuna geçiyorum. “Memnun oldum. Otobüslerde ön iki koltuğu hep size ayırırım efenim.” Bir kahkaha atıyor. Adam birden gözümde yaşlandı mı ne? Gülerken sanki takma dişleri vardı da ağzından fırlayacak gibi oldu. “Kahramanlık hikayelerinizden birini anlatmaz mısınız?” Amca—bakınız adamdan amcaya terfi etti—muzipleşiyor. “Tabiî ki” diyor. “Ulan ne karılar vardı be!” diye söze başlayınca anlatacağı maceraların nev’inden şüphe ediyorum. Hemen konuyu değiştirip “Şöyle güzel bir antika eşyanız var mı bana satabileceğiniz?” diye soruyorum. Kırk yıllık esnaf ağzıyla “Olmaz mı? Tam sana göre bir şeyim var. Hayretlere düşeceksin. Çok kıymetlidir ha! Sevdim seni. Ucuza bırakırım.” Merak ediyorum. Tezgâhta pek öyle etkileyici bir şey yok. Cebinden koyu renkli cam bir şişe çıkarıyor. Mantar tıpası da var. “Herhalde mektup falandır,” diye düşünüyorum.

“İşte bu” diyor bey amca. “Bu seni geçmişinle yüzleştirecek.”

“Savaşta yazılan bir mektup mu yoksa?”

“Hayır, ne alakası var! Bunu 2046’da gittiğim görevden hatıra olarak getirdim.” Adam—yine adamlığa düştü—balataları yakmış diye geçiyor içimden.

“Ne varmış onda?”

“Su.”

“E napayım ben suyu?”

“Lan denyo!” Hoppala. Adam ağzını da bozmaya başlıyor.

“Solaris suyu bu.”

“Valla hiç duymadım.”

“Bu su canlıdır. Düşlerini gerçekleştirir.” Ya işte böyleleri bizi okuyucuya rezil edecek.

“Seninkileri gerçekleştirdi mi?”

“Hem de nasıl. Benim Koreli hatunu geri getirdi.” Bak yine mevzuyu nereye çekiyor.

“Amca o kâbus olmasın?” Pis pis gülüyor.

“Al lan işte. N’olacak, bi sakal atarsın. Şarap parası.”

Zaten para verecektim adama. Bahanesi olsun işte. Sevindireyim garibanı. On lira toka ediyorum. Adam gülüyor. “Şaka mısın sen? Solaris suyu diyoruz. Yunus Emre’den aşağısı kurtarmaz.” Adam başımıza bela oldu iyi mi?

“E şarap parası demiştin?”

“Şarap dediysek köpeköldüren demedik.”

“Bari Itrî’ye anlaşalım.”

Biraz kafasını kaşıyıp gözlerini belerttikten sonra “Tamam lan ver,” diyor. Yediğim kazığa, amca merakıma küfrederek eve geçiyorum.

Her akşam olduğu gibi yemekten sonra, elimde kumanda uyuyakalıyorum. Asıl film şimdi başlıyor.

Bir tıkırtıyla uyandım. Sadece televizyon ışığı odayı aydınlatıyordu. Zigon sehpanın üzerindeki şişe koyu mavi bir renge bürünmüştü. Tıpası açıktı. Daha önce hiç duymadığım kötü bir koku kaplamıştı odayı. Burnumun direğini sızlatıyordu.

Beynimi uyuşturuyordu. Su içmek için kalktığımda fark ettim; oda sanki genişlemişti. Mutfağa gitmeye çalışıyor, ancak bir türlü ulaşamıyor gibiydim. Koridor her zamankinden uzun gelmişti. Buzdolabını açıp su şişesini kafama diktim. O anda kapının önünden bir karaltı geçti. “Kim var orda” diye bağırdım. Salona giden karaltının peşine düştüm. O da çalışma odama geçip kapıyı içeriden kilitledi. “Bu nasıl hırsız böyle?” diye düşünüyordum peşinden giderken. Kaçmaya çalışırken çıkışı karıştırıp, odama girmiş olmalıydı. Kapıya sertçe vurup “çık dışarı” diye bağırdım.

Aslında dışarı çıksa ne yapacağımı bilmiyordum. Dayak mı atacaktım? Ya silahlıysa? Polisi arayacağım diye tehdit etsem, belki de öfkelenip saldıracaktı. Öylece kapıya boş boş bakıyordum. Galiba evi terk etsem iyi olacaktı. Portmantoya kadar yürümem epey sürdü. Ceketimi, cüzdanımı alıp sessizce çıkacaktım; fakat cam şekerlikten anahtarlarımı alırken şangırdadı. Çalışma odasının kilidinin açıldığını duydum. Adam kesin bana saldıracaktı. Ensemde bitiverecek diye korktum. Hızlıca giriş kapısına atıldım. “Salgın var” diye bağırdı bir ses. Kapı tokmağı elimde kalakaldım. “Dışarı çıkma, salgın var” dedi.

“Sen kimsin?” diye sordum. Cevap vermedi. Ne salgını var? Sana da bulaştı mı?”

“Sanırım bulaştı. Emin değilim. Onun için kendimi odaya kilitledim. Kapıyı kapalı tutarsam sana bulaşmaz.”

“Nasıl bir salgın bu? Doktora gitsene? Benim evime niye girdin?”

“Ortalık kaynıyor. Herkes salgına kapıldı. Hastanelerde kuyruklar var. Herkes kaçmaya çalışıyor, trafik allak bullak. Doktor, polis kim varsa kaçıyor. Bulaşma yolu göz göze gelmek sanırım. Temas da olabilir. Belki de hava yoluyla geçiyordur. Şu ana kadar sana bir şey olmadığına göre hava olmayabilir. Kimsenin bir şey bildiği yok. Kapının arkasından konuşursak sorun olmaz; ama hiçbir şeyden emin değilim.” Çalışma odama doğru yöneldim. Sen kimsin?”

“Ölmekten korkuyorum. Belki de bu benim son gecem. En azından yalnız ölmeyeyim.”

“Öyle bir şey olsa televizyonda söylerlerdi” deyip ekrana baktım. Haber kanalında canlı yayın yazıyordu ama muhabir falan yoktu ortalıkta. Kamera bir sokağı çekiyordu. Kaçıp duran insanlar, helikopterler, siren sesleri...” İlk uyandığımda aksiyon filmi açık kalmış sanıp dikkat etmemiştim.

“Boş ver. Ne kurtulmanın ne de kurtarmanın yolunu ara. Belki de ölmeyiz; ama bir iki sorum var. Belki cevaplarsın. Sonra ne istersen yap.” Zor nefes alıyordu sanki adam. Hırıldıyordu. Cümleleri kesik kesikti.

“Bence bununla vakit kaybetmemeliyiz.”

“Hep merak etmişimdir. Dilden önce anlam var mıydı?”

“Neey?”

“Anlam diyorum. Her bilgi, fikir, nesne, duygu ancak dille birlikte var oluyor. Bir şeyi ifade edebilirsek, o şeyin varlığından haberdar oluyoruz. Dil olmasaydı, acı olur muydu? Aşk?”

“Sen dışardaki havadan fazla solumuşsun.”

“Her şey zıddıyla bilinir diyorlar. Ya öyle değilse? Ya zıddı olmayan şeyler de varsa? Senin zıddın var mı? Korkularının? Ya dil olmadan anlam mümkünse? ‘Mavi’ kelimesi olmadan da ikimizin mavi renge baktığında gördüğü ortak bir şey yok mu? Hissettiği? Yaşamak ölümle biliniyorsa, yaşamak için ölmemiz gerekmez mi?”

“Bunların cevaplarını bilmiyorum,” dedim. İçimde kabaran korku dalgası midemde kasılmalara yol açmaya başladı. Soruları çok tanıdık geliyordu. Her gün kafamın içinde sağa sola savrulan sorulardı bunlar. Benim korkularımdı. “Her gün” demekten bıkıp, birbirinin benzeri olmayan zaman dilimlerini aramaya başladığımda üşüşmüştü soru işaretleri. Her gün karşıma çıkan, zıddını bulamadığım eşyalar, amcalar, satıcılar, çocuklar, işler, hikayeler duygular, tatlar, günler ve aylar içinde fasit daireye hapsolmuştum. Her gün gördüğüm suratların zıddı yoktu. Odadan tok bir ses geldi. Kapıyı titrek bir elle aralayıp karaltıya baktım. Yere düşmüş hareketsizce duruyordu. Adamın yüzünde zıtlık değil benzerlik vardı.