İmgeler sûretler

Fatmanur Kaptanoğlu
Fatmanur Kaptanoğlu

Calvino kendi kurmaca dünyasında en çok tekrar eden imgenin kent olduğunu söylüyor; Borges’e sorsalardı (belki de sormuşlardır) labirent cevabını verirdi. Biz Atay için bunun “oyun”, Tanpınar içinse pekala “zaman” olabileceğini düşünüyoruz. Yeterince ısındıysanız artık sorumuzu soralım: Ya sizin? Sizce neden?

Fatmanur Kaptanoğlu:

İlginizi çekebilirKadir Daniş: Dilin büyüsüne inanıyorum

Çocukluğunu küçük bir sahil kasabasında canı çok sıkılarak geçiren biri olarak bu soruya verebileceğim en doğru yanıtın “ev ve kent” olduğunu düşünüyorum. Bu iki imgeyi birbirinden bağımsız düşünemem. Her yere yürüyerek gidip gelebildiğin, daha az aceleci ve pek çok kez heyecansız bir hayatın sıkıcılığı beni gerçek bir hayalperest haline getirdi. Daha güzel şehirler, daha karmaşık insanlar, kalabalıklar, beklenen sıralar, metrolar/çok kalabalık metrolar - metroya ilk kez 18 yaşında bindim, bu yaş, karı ilk kez gördüğüm zamana da denk gelir- o dönem aradığım her neyse, onun yanıtını saklıyordu. İşlerin pek de öyle olmadığını büyük bir şehrin içinde kaybolduğum zaman anladım. Bir yanıt ararken ve aradığım yanıtın henüz ne olduğunu ben bile bilmezken kendimi birçok farklı bilinmezin içinde gidip gelirken buldum. Kaybolmak hem çok cazibeli hem de ürkütücü, kabul ediyorum. Yollara yahut arka bahçelere bakmayan evlerin varlığı “perde” figürünün anlamını yükseltti bende.

Hayatın her noktasında bu karakterlerle birlikteyim.
Hayatın her noktasında bu karakterlerle birlikteyim.

Karşı komşumun bornozunun rengini bilirken adını bilememek, her sabah aç karnına kahve içtiğini görüp en sevdiği yemeğin hangisi olduğunu bir türlü soramamak, sesini duyamamak ama bir şekilde, her gün tekrar eden ve tekrar etmediğinde meraka düşüren ritüellerini takip etmek büyük şehirlerin defosu. İletişim olanakları içindeki utangaçlık ve sadece bir yabancıya gösterilebilen cesaret.

Uzayıp giden, uzadıkça içinden geçen, bütün bir şehri kaplayan, perdeni kapatsan telefonundan sızan, telefonunu kapatsan, karşı komşunun kapısını çalan ve bir şekilde de oradan sana seken yalnızlığı da es geçemem. Perdelerin kapanmasına ihtiyaç duyulmayan evlerden, perdelerini kapatmadığında çıplak hissettiğin evlere geçmek Adem ile Havva’nın dünyayla cezalandırıldıktan sonra hissettiği ilk duyguyu anımsatıyor: Utanç.

Utanç, tedirginliği getiriyor, tedirginlik sıkıştırıyor, sıkıştırıyor. Koskoca bir kentin içinde, sıkışıp kalmayı bir şekilde becerdim. Hem de büyük hayaller ve küçük şehirlerin sıradanlığına burun kıvırarak. Kaplumbağaların Ölümü’nde de Homologlar Evi’nde de kendini yiyen bir kent ve bu kentteki bir evin içinde -belki bir hastane belki metro istasyonu belki basit bir balkon, ev; dört duvardan çok daha fazlası- uzun uzun ve kendi kendine düşünen insanları yazmamın sebebi tam olarak bu: “Orası gerçekten evim mi?” Kendini tekrar eden, inandırmaya çalışan ve en kritiği de diken üstünde yaşayan karakterlerle mücadele ediyorum. Hayatın her noktasında bu karakterlerle birlikteyim. Bazen ben de bu karakterlerden biriyim. Mutlaka siz de öylesiniz.

Homologlar Evi’nde bu şaşkınlığımla yüzleştim. Büyük şehirler beni şaşırtmaya, perdeler de utandırmaya devam edebilir.

Onları/Kendimi/Sizi kendi sınırlarına getirmek, sarı çizgileri geçeceklerine inandırıp, en yüksek anda geri çekilmelerini sağlamak, mutlak bir sona ulaştırmamak ve hep acaba mı diye düşündürmek terk edilen kasabalar ve artık eskisi gibi atmayacağına emin olduğumuz kalpler için bir ödeşme ve hesaplaşma şekli. Kaplumbağaların Ölümü’nde şaşkındım, Homologlar Evi’nde bu şaşkınlığımla yüzleştim. Büyük şehirler beni şaşırtmaya, perdeler de utandırmaya devam edebilir. Kalpler eskisi gibi atmayabilir ve sarı çizgiler asla geçilmeyebilir. Evimi henüz bulamamış ya da evimi çok önceleri kaçırmış olabilirim ama aramaya devam edeceğim kesin. Bir gün evimi bulabilirsem ya da evimi çoktan kaçırdığımı fark edebilirsem bunu en baştan, tekrar konuşalım.