Kırço

Ben Kırço'yu ahbaplarımdan biriyle tanışır, âdeta bir dost peyda eder gibi tanıdım.
Ben Kırço'yu ahbaplarımdan biriyle tanışır, âdeta bir dost peyda eder gibi tanıdım.

O yüzen leş Kırço değil mi? Evet... Evet... ta kendisi. Boynundaki siyah leke hayvanın hüviyetini tayinde hiç tereddüde mahal bırakmadı. Gözlerimden sel gibi gözyaşları boşandı. O esnada leşin karşısına geçip de verdiğim nutku dinlemeliydiniz! Gelen ve geçenler içinden mutlak deliliğime hükmedenler olmuştur. Aşırı üzüntüyle gözyaşlarım? yanaklarımdan aşağıya aka aka nutka şöyle başladım.

Kırço, ismini derisinin renginden alan bir araba beygiri idi. Bu dağdağalı hayata düşen her mahlûkun -velev Kırço gibi bir hayvan olsun- bir tercüme-i hâli olur. Hatta bu tercüme-i hâllerden bazıları oldukça ibret ve heyecan doludur. Hayvanattan da meşhurların çıktığı tarihî kayıtlarda sabittir. Bunlardan tarihin bilgisi haricinde kalanlar da bulunabilir. Hayatının macerası eserlere ibret numunesi olacak ne hayvanlar gelmiş geçmiştir! Anılmaya değer hayvan vakalarından ara sıra kitaplar, gazeteler bahsederler. Daha geçenlerde Sen Nehri'nin bilmem hangi köprüsünden kendini bilinmezlik girdabına atan bir omnibüs beygiriyle şarap mahzenindeki şişelerin muhteviyatını sömürerek sahibini hayrete düşüren ayyaş beygirlerden bir bedmestin acayip menkıbelerini Fransız gazeteleri uzun uzadıya yazmışlardı. Bilmem bunlardan birinci hayvanın hayattan filozofane yüz çevirmesine ağlayanlar, ikincinin alkolizm hastalığına gülenler oldu mu?

Arada bir Fransız gazetelerinde filan mösyö, madam veya matmazelin yeis sebebiyle kendini Sen Nehri'ne attığı ve işret bağımlılığıyla şöyle böyle komedi veya trajediler vukua geldiği tarzında işlerin uyanış nazarlarına tesadüf ettiğine bakılırsa hayvanatın da arasında yaşadıkları milletlerin hâliyle hâllendikleri ve ahlâken adeta onlara benzedikleri hakikati zahir oluyor. Bizim de evlerimizde mangal altında uyuyan kedilerin, kürkler içinde büyüyen finoların aile efradını teşkil eden kadından, erkekten, çoluktan, çocuktan ne kadar huy kaptıkları tetkik edilse insan hayrette kalır. Acîp mütefekkir Jean-Jacques Rousseau şimdi hayatta olsa idi, insanlar için ihtimal vermediği ve belki de muzır gördüğü ilerleme ve medenileşme fikrini böyle insanoğlundan meşk alarak hayvanlara atfeylediğim için kim bilir bana ne kadar sövüp sayardı.

Zamanın tahsili güç felsefesini mekteplerde görmeyen hayvanlardan, ara sıra böyle zihinlere hayret verecek fiiller sadır oluyor. Fakat kendi aralarında bile failinin şöhret bulmasına sebep olacak fiilleri övgüyle duyurmada pek cimri olan insanların bunları da unutup görmezden gelmeleri âdetleridir. Ben Kırço'yu ahbaplarımdan biriyle tanışır, âdeta bir dost peyda eder gibi tanıdım. Kendisini ilk görüşümde hayvan bana koşumun kapakları altından kaşlarını kaldırarak o sırları görüp fark eden bakışıyla kaderin hükmüne boyun eğen felâket görmüş bir filozof olduğunu anlattı. Hemen ayrılmaz daimî bir hayat arkadaşı gibi vücuduna rabtedilen, hacminin üçüne eşit o muhacir arabasını son kuvvet, son gayret, son tahammülünü harcayarak sabahtan gece yarılarına kadar tin tin sürükler dururdu.

Bu sene yaz başlangıcında bir arkadaşımla bir akşam Kireçburnu civarındaki Nenf Birahanesi'nde bulunuyorduk. Saat iki buçuğa geldi. Birahane garsonuna bize Sarıyer'e kadar bir araba bulmasını tembih ettik. Garson gitti, gezindi: "Meydanda hiç araba yok. Biraz bekleyiniz, belki şimdi gelir." cevabını verdi. Az buçuk bekledik, filhakika: "Sarıyer'e araba!" diye bir ses işittik. Garson arabacıyı çağırdı. Araba birahanenin kapısındaki fenerin önünde durdu. Biz binmek üzere yürüdük. Tamamıyla fenerin ziyası altında kalan hayvana dikkat ettim. Lagar, ufak tefek bir şey... O hâlde ki sanki bîçarenin her uzvundan hayattan bezginlik, yorgunluk sızıyor.

Arabacıya dedim ki: "Ahırın nerede? Eğer buralarda ise şimdi tersine birçok yol gideceksin, hayvan yorguna benziyor. Yazıktır." Arabacı poturlu, kırmızı yüzlü, sarı bıyıklı, orta yaşlı bir muhacir. Müstehziyane yüzüme baktı. Can sıkıntısından mütevellit acayip bir tebessümle: "Tuhaf şey be!.. Ahırımı, hele hayvanın yorgunluğunu soran müşteri de varmış... Ahırın nerede olduğu nene gerek efendi? Hayvan yorgun değildir. Bugün akşama kadar orada, burada pinekledik durduk. Müşteri nerede? Yediği yem gözüne, dizine dursun. Kırço öyledir. Üç gün ahırdan çıkarmasan sekiz gün yol gezmiş gibi o yine öyle sakin durur. Siz şimdi arabaya binmezseniz, bu gece ikimiz de aç kalırız. Atlayın efendiler, atlayın, bir ayak evvel yol alalım." dedi.

"Kırço" omzuna bağlı o koca kütleye daha ne kadar ağırlık ilâve olunduğunu görmek ister yahut insafsız sahibinin sözlerini derin bir yeis bakışıyla yalanlamaya uğraşır gibi başını çevirdi, arkaya baktı. Hayvanın şikâyetçi kalkık kaşları altındaki kirli cam gibi parlayan iri siyah gözbebeklerinden hepimize karşı bir lânet uçtuğunu fenerin titrek ziyası yardımıyla gördüm. "Kırço" bu sessiz nefret nazariyle sanki bize diyordu ki: "O sahibim olacak herifin sözlerine inanmayınız. Bu arkamdaki bedbahtâne yükümle sabahtan beri kaç kilometrelik mesafe katettiğimi, bu emeğim mukabilinde bana akşamları ne yedirildiğini, hususiyle kaç yaşında olduğumu bilseniz bu gece boş iken çekmekten âciz olduğum şu arabaya binmek değil a, beni ahırıma kadar götürmek için diğer bir nakil vasıtası arardınız." Zannederim ki kendini insaflı zanneden bir insan, hayat merhalesinin her basamağında bu gibi üzüntülerden mütevellit vicdanın sedasına daima tabi olsa, o adam medeni cemiyet içinde yaşayamaz.

Bu aşikâr duruma bir misal göstermek üzere "günahı sahibinin boynuna" deyip biz arabaya atladık. Arabacı dizginiyle zavallı Kırço'nun başını bir iki tartakladı. O seda, o inleyen, o ümitsiz şikâyet hiç kulaklarımdan zâil olmaz... Hayvan derin derin bir inledi. Buna aldığı cevap, vuruluşunun korkunç sesi dağlara akseden bir kırbaç oldu. "Kırço" sahibinin insafsızlığına karşı hâlince bir protestoda bulunmak için veyahut belki de can acısıyla arabayı birkaç adım geriye sürdü. Zayıf vücuduna inen birbirinden şiddetli ikinci, üçüncü kırbaçtan sonra zavallı hayvan bütün yorgunluğunu, olanca gücenikliğini burun deliklerinden boşaltmak istediğini gösterir, üzüntülü bir cüret ile eskimiş, yıpranmış bir körük gibi puf puf diye bir iki soludu. Yola düzüldü. Arabacı zalimane indirdiği kırbacın tesirinden keyiflenerek:

"Haydi oğlum Kırço, işte böyle olmalı." dedi. O insafsız herif yalan söylüyordu. Kırço'nun halinden at cinsine mahsus gayesine ermiş bir ihtiyar olduğu anlaşıldığından bu hayvan olsa olsa sahibinin oğlu değil, belki kardeşi olabilirdi. Vücudumuzun ağırlığını zayıf, dermansız bacaklarının çekme, sürükleme himmetine terk eylediğimiz hayvan kim bilir nasıl elîm gayretle bizi o uzun sahilden sürükleyip götürmekte, hafif hafif kenara çarpan dalgaların sedası tekerleklerin çıkardığı gürültüye karışmakta iken arabacıya sordum ki: "Kırço'ya oğlum dediğine göre bari akşamları arpa veriyor musun?" Herif cevaben "Arpa mı?" dedi... Durdu. Bu "mı" soru edatı benim için o kadar kuvvetli bir olumsuzluk manasını içeriyordu ki arabacı bana açıktan açığa: "Şu hayvanı aldım alalı bir tane arpa tattırmadım!" demiş olsa idi gizlemek istediği hakikati belki bu kadar açıklıkla anlatmış olamazdı.

Biraz düşündü: "Veririm... Veririm... Hayvan arpa yemezse arabayı çekebilir mi?" dedi. "Her akşam mı?" Bu sualime karşı biraz insaflıca davranarak "kih kih" güldü: "Yok her akşam değil... Ona her akşam arpa verir isem sonra bizim çocuklar ne yer? Hep kazandığımı onun boğazına tıkacak değilim ya!" Arabacıya ismini sordum, "Ali Ağa" dedi. Artık onunla sözü kestim. Arkadaşımla biraz konuştuk. Biranın beyinlerimize verdiği ağırlıkla rehavet içinde birer köşeye yaslandık. Sözler seyrekleşti. Nihayet ikimizi de bir sükût istilâ etti. Büyükdere çayırını, karakolu, kalafat yerini geçtik. Meyhanelerden gelen Türkçe, Rumca mestane şarkıların ancak yarım mısralarını işiterek dükkân ve evlerden akseden lamba ziyaları içinden gidiyorduk. Büyükdere başına geldik. Nazarlarımız bir kasap dükkânına asılmış dananın arkasından sarkan derisiyle sarı yağlarını, bir eczahane camekânındaki billûr vazonun kırmızı muhteviyatı içinden intişar eden ziyayı seyir ile meşguldü. Biz kendimizi, yorgun, aç, dermansız bir hayvanın yaralı sırtına yük olduğumuzu artık unutmuştuk. Buhar ve yahut elektrikle işler bir arabada gidiyoruz sanıyorduk. Arabayı çekmek için lâzım gelen adale kuvvetinin kaynağının, bîçare Kırço'nun ihtiyar kemikleri, kurumuş kanı, porsumuş sinir ve damarları olduğunu niçin böyle çabuk unuttuk?

Arabamız birdenbire bir bakkal dükkânı önünde durdu. Hayvanın bu duruşuna karşı Ali Ağa bir düzine kadar kırbaç şaklattı. Kırço, durmayıp inip şişen karnı, birbirine yetişemeyen soluklarıyla artık gidemeyeceğini bildiriyordu. "Dur, biz inelim." demeğe kalmadı. Ali Ağa yerinden fırlayarak hayvanın geminden yakaladı. Kim bilir ne şiddetle çekti ki ikisi birden koşmaya başladılar. Bir müddet öyle koştular. Hayvanı bu suretle yürüttükten sonra yine kendisi geldi, yerine atladı. Hayvanın bu son gayretiyle piyasa boyuna kadar geldik. Orada Mösyö Kapural'ın yalısı önünde Kırço cansız bir sükût ile yere uzandı. Hemen arabadan atladık. Koşumun iki kolu arasına sıkışarak yerde yatan beygire baktım. Ne feci manzara! Boynunu yere upuzun uzatarak sol tarafına yatmış. Art ayağı vücudunun altında bükülmüş kalmış, diğerleri çarpık çurpuk oraya buraya uzanmış. Gözleri kapalı. Hiçbir tarafında hareketten, hayattan eser yok. Daha ziyade bakmağa tahammül edemedim. Arabacıya parasını verdik. Biz oradan birkaç adım açılır açılmaz insafsız herifin hayvanı kaldırmak için pat pat karnına tekmeler indirdiğini işittik. Benim hükmümce "Kırço" ölmüştü. Artık onun dört ayak üzerinde yürüyebilmesine bence ihtimal yoktu.

Dört gün sonra sokakta Ali Ağa'nın arabasına tesadüf ettim. İçinde biri şişman, diğeri zayıf iki madam, karşılarında iki erkek, ortalarında bir çocuk, bir de koca seyir sepeti var, toplamı kim bilir kaç yüz kiloya denk gelen bütün bu ağırlığı Kırço zayıf bacaklarıyla -sokağın güneşli sathı üzerinde kamçının gölgesini gördükçe kulaklarını dikerek- çekip götürüyor. Hayretimden sokağın ortasında "Ay Kırço ölmemiş!" diye bağırmaktan kendimi alamadım. Ali Ağa haykırmamı işiterek bana elindeki kırbacı gösterip: "Geçen akşam inandın mı idi beyim onun yalandan bayılmasına? İşte ha bu kırbaç onu çok diriltir... Bu kırbacın şifasıyla o daha birkaç ay ölmez." dedi.

Arkasındaki tıklım tıklım müşteri dolu arabayı çaresiz, mütevekkilâne bir gayret, mecburi bir metanetle sürüklerken her gün orada burada Kırço'ya tesadüf ederdim. İskele başlarında, dere içinde, bazen Kırço'yu müşteri beklerken gördükçe yanına gider, yüzünü okşardım. Hayvan hareketsiz, donuk, sabit bir nazarla gözlerini bana diker, yüzüme bakardı. Ne demek isterdi bilmem ki... Benim ona karşı gösterdiğim merhamete şaşıyor, daha doğrusu inanmıyor zanneyler, "İnsan değil misin? Bana acı çektirmede bir menfaatin olsa sen de Ali Ağa'nın bir eşi olursun!" mealinde o bakışından belirsiz manalar çıkartırdım.

Bir gün Kırço'ya Kanbur'un suyunda tesadüf ettim. Ali Ağa özel bir lütufta bulunarak onu koşumlarından tecrit edip başıboş çayıra salıvermiş. Boynunun sol tarafında yürek şeklinde siyah bir lekesi vardı. İşte bu nişaneden Kırço'yu derhal tanıdım. Meğer o yıpranmış koşumlar zayıflığını örtmek için Kırço'ya büyük bir ziynet imiş. Hayvanın o çıplak hali büsbütün içler acısıydı. Bir beygir iskeletine yalnız deri geçirilmiş bir hayat mucizesi olarak o iskelet geziyor, otluyor zannettim. Yanına gittim. Vücudunun koşum yerlerine tesadüf eden aksamının tüyleri dökülmüş, hat hat siyah deri kalmış, orasında burasında kamçı yerleri de görülüyordu. Hemen bir arşın kadar uzun görünen zayıf kafası üzerinde çukurda kalan gözleri kapalıydı. Uzun sarı dişleri arasında ezmeğe uğraştığı bir tutam otu rehavetle çiğneyerek tanımağa uğraşır gibi bana baktı. "Zavallı Kırço, bugün pek keyiflisin. Kim bilir yine kaç kişiden mürekkep olan müşterilerini Sarıyer'e kadar indirmek için kuvvetini topluyorsun..." dedim. O, sanki bu sualime cevap makamında kuyruğunu sallayarak karnının üzerine konmuş olan bir sineği kovdu.

*

O günden sonra Kırço'ya birkaç hafta tesadüf edemedim. Güzel havalarda bariyerden vapura binip Yeniköy'e çıkmak, sahilden yürüyerek yine semtime dönmek en sevdiğim bir tenezzühtü. Bir gün böyle bir gezinti maksadıyla o uzun sahilden yürüyordum. Boğazın kucağında çırpınan denizin etrafını kuşatan dağların, ormanların, bahçelerin, yalıların; güneşin hüzünlü süslemeleri altında peyda ettiği heyet-i mecmua gönlüme hüzne benzer garip bir neşe bahşediyordu. Bazı şeyleri tetkike uğraştığım hâlde hâlâ kendi kendimi anlayamadığımdan taaccüp ederim. Aşırı etkilenmeme sebep olan şey, gerek acı verici gerekse neşe verici olsun, ekseriya gözümden yaş getirir. Bazen bir gezi alanında her türlü safa ve haz içinde gözlerimden bir yaştır, boşanır. Bazen da yürekler acısı feci bir manzaradan müteessir olmam. Asabın iki zıt hâli ki üzerime nöbet nöbet gelir, gider.

O gün gözlerim sulanmağa bahane arıyordu. Zihnim elli hikâyeye mevzu olacak düşünce saldırısı içinde bunaldı, kaldı. Bütün sinirlerimde fevkalâde bir faaliyet peyda oldu. Kendi kendime "Muhitin manzaraları zihin üzerinde ne kadar büyük tesir yapıyormuş!" diye hesapsız şeyler düşüne düşüne Kefeli köyüne yaklaşmışım. Bir aralık denizde sahile yakın bir beygir leşi yüzdüğü gözüme ilişti. Deniz kenarına yaklaşarak dikkat ettim. Bir de ne göreyim? O yüzen leş Kırço değil mi? Evet... Evet... ta kendisi. Boynundaki siyah leke hayvanın hüviyetini tayinde hiç tereddüde mahal bırakmadı. Gözlerimden sel gibi gözyaşları boşandı. O esnada leşin karşısına geçip de verdiğim nutku dinlemeliydiniz! Gelen ve geçenler içinden mutlak deliliğime hükmedenler olmuştur. Aşırı üzüntüyle gözyaşlarım? yanaklarımdan aşağıya aka aka nutka şöyle başladım:

"Vah zavallı Kırço! Bazen ölüm kurtuluş demektir. İşte seninki de öyle... Seni kamçısıyla diriltmeğe uğraşan Ali Ağa nihayet öldürdü mü? Senin şu feci ölümünden ibret almasını bilselerdi, bütün Sarıyer'in beygirleri kanlı matem yaşları dökerlerdi. Sahibin boynundan yuları seni bu deniz dibine bir lokma gibi atacağı zaman çıkarmış, yine hakkında lütfetmiş, delik deşik postundan istifade için derini soymağa kalkmamış. Bütün hayvani gayretinle gece gündüz sarf ettiğin emek mukabilinde hayat seni besleyemez iken işte ölümünden sonra sular vücudunu şişirmiş. Hayatında hiç bu kadar doyduğunu hatırlayabiliyor musun? Bir lokma yemine kaç kamçı isabet ederdi? Hiç onu hesapladın mı? Dalgalar porsuk dudaklarını kaldırıp indirdikçe nutkuma cevap veriyorsun zannediyorum. Hele o sarı sarı iri dişlerini hiç görmek istemiyorum. Cenabı Hak bunları sana yem yemek için verdiği halde sahibin bu yaratılış hikmetinin aksine hareket eder, onları ekseriya âtıl halde bırakırdı. Her sözümü tasdik eder gibi sallanma öyle... Artık gözüm görmesin. Seni dalgalar rahat semtine götürsün. Fakat bir daha dünyaya araba beygiri gelme sakın! Ne geleyim, diye sorarsan buna cevap vermekten en büyük filozofların bile âciz bulunduklarını da bil..."

Ağlamaktan gözlerim kızarmıştı. O akşam sofra başında birader sordu:

"Gözlerindeki kızartı nedir?"

"Ağladım..."

"Niçin?"

"Hani benim acıdığım araba beygiri Kırço yok muydu?"

"Ey..." "İşte o ölmüş!"

(Kaşlarını çatarak) "Hay budala hay..."

Birader bana budala dedi; bilmem siz ne dersiniz?