Minik bir uyanış öyküsü

Ellerini ceplerinden çıkararak sıcak nefesini üflemeye başladı avcuna. Ürpertici rüzgar, kuru kar tozunu yüzüne çarpıyordu.
Ellerini ceplerinden çıkararak sıcak nefesini üflemeye başladı avcuna. Ürpertici rüzgar, kuru kar tozunu yüzüne çarpıyordu.

Montunu sırtından aldı, iyice sarılarak giyindi, ellerini cebine soktu. İlerideki dağların tepesindeki kapkara yağmur bulutlarını gördü. “Serçe değil, bunlar, bunlar karga,” diyebildi. Huzursuz sesler çıkaran kargalar bağırarak uçuşmaya başladı yerden. Yüzlerce karga sırayla havalanıyor, kanat sesleri büyük bir hışırdama sesi oluşturuyordu.

İÇİNDEKİLER

"Delilerin dünyasında akıllılar delidir."

Su berrak, bulanık olan anılar. Kırmızı-sarı yapraklar gözlerinin önünde uçuşurken ince ince çatallaşan yaprak damarlarını görebiliyordu. “Sonbaharın ilk günü olmalı. Sonbaharın ilk günü. İlk gün.” Ellerini sisin içinde salladı, parmakları nemlendi, dudaklarıyla bir vatos gibi havayı içine çekse su içecekti. Su birikintisinin yanına düşen yaprakların yansımalarını çok net görüyordu. Sisin içinde, kırmızı-sarı yapraklar bütün canlılıkları ile uçuşurken sisten ve yapraklardan başka hiçbir şey yoktu. “Dünya sisli bir labirenttir, bir yerlerde mi duydum yoksa şimdi mi uydurdum.” Sol yanağı seğirdi, düşüncelerini toplayamadığı zaman sol yanağı seğirirdi.

İnsanın başına her şey gelebileceğindendir sanırım, Utku’nun başına da her insan gibi bir şeyler geldi. 27 yaşındayken, annesi kalp yetmezliğinden öldü, son sözü yoktu; 32 yaşında ise babasına Alzheimer tanısı koyuldu, babasıyla arası iyi değildi. Babası kendisini daha az hatırlamaya başlayınca onu daha çok sevdi. Babasını giderek daha çok sevmeye başladıktan 3 yıl sonra da babası öldü. Öldüğünde babasını öldüğü için mi daha çok sevdiğini yoksa ölmeden önce mi bu kadar sevdiğini kestiremedi. 38 yaşını doldurduğunda tek kardeşini motorsiklet kazasında kaybetti. 300 promil alkollü olan şoför “Yola birden çıkıverdi, göremedim,” diye savundu kendini. O dönem Nergis (aynı zamanda üniversite aşkı) bir bankada personel olarak çalışıyordu. “Kapitalizm içinde kalmış iyi kalpli bir sinir hücresi,” derdi Utku bu duruma “Suç bütünde, parçaların hiçbir suçu yok.” Uzun zamandır konuşamadıkları için son durumundan haberi yoktu aslında, Nergis’i unutmuştu da. Yine de Nergis’i kafasının içinde, bilinçaltının kuytu bir köşesinde tutuyor olmalıydı.

Hafifçe esen yel içini titretince montunu çıkardığına pişman olup tekrar sırtına aldı.
Hafifçe esen yel içini titretince montunu çıkardığına pişman olup tekrar sırtına aldı.

Yeryüzü sakinlerinden Utku Pamir Ezgi’den, ömrünün ikinci yarısını çokça geçkin, 41 yaşında, rüzgarsız, bulutsuz, masmavi bir günde, aralıklı üç tahtadan yapılmış, üzerinde “Ağaçları Koruyun” yazılı rahatsız bir bankta, elbette ki güzel bir nisan sabahında gözlerini açtı, havadan kesik bir soluk çektiğinde yaşama sevinciyle dolmadı içi, dikeldi, ağzındaki şap şap tadı kazımak için boğazını hırıldattı, üstündeki ince montu çıkararak gökyüzüne serpişmiş bulutlara anlamsızca bakmaya başladı. Hafifçe esen yel içini titretince montunu çıkardığına pişman olup tekrar sırtına aldı. Tepesindeki ağaçta serçeler sabahı karşılamak istercesine ötüşüp duruyorlardı. Olduğu yerde gerindikten sonra çapaklanmış gözlerini ovaladı, sonra onları irice açarak gökyüzüne tekrar baktı. İki ayrı köşede duran Ay ve Güneş’i gördü.

“Gündüz gündüz bu Ay ne arıyor gökyüzünde?” dedi. “Ben küçük bir adamım, anlamıyorum, hem Güneş hem Ay gündüz vakti birlikte ne yapıyorlar? Yav, deli mi bunlar yahu, Ay bilmiyor mu gündüz vakti Güneş’le olamaz gökyüzünde. Aşıklar herhalde, yazık.” Gündüzleri Ay’ın gökyüzünde görünebileceğini bilmiyor olmalı ki, gerçekten de Ay’a üzülmüş gibi bir hal vardı üstünde. Minicik, tefecik birkaç serçe önüne kondu, sonra birkaç tane de bankın çevresine kondu. Yerdekiler sağa sola sıçraya sıçraya kafalarını bir oraya bir buraya döndürüp kendisini inceliyorlardı. Bir zamanlar babasının yüzüne bakıp bakıp da kendisini tanımadığı gibi o da serçelere anlamsızca baktı. Aklından “Ne kadar da küçük gözleri,” diye geçirdi. “Bu küçük gözlerle bir şey görülmez ki.” Gözleri bulanınca gördüğü şekiller bozuldu birden, “İyi de bunlar serçelerin değil, bunlar benim gözlerim, küçücükler, hiçbir şey göremiyorum, üstelik bunlar da serçe değil,” dedi.

Netleşen görüntüyle tekrar baktı çevresine. Ağaç yapraklarını ince, beyaz bir buz tabakası kaplamıştı, “Sonbaharın ilk günü nisan, bana zaten hep nisanda gelir sonbahar.” Üşüdüğünü hissetti. Gökyüzünde serpişmiş beyaz bulutlar falan yoktu; “Halisünasyon görmüş olmalıyım,” diye düşündü, sonra da “Bak, işte bunu iyi düşündüm,” diye düşündü. Şimdi her şey anlaşılmak için daha açıktı. Hava bozuyordu, hepsi buydu.

Tekrar baktı çevresine, sisin içinde yüzen şeffaf denizanalarına elleriyle uzandı, parmak uçlarıyla, parmak uçlarından uzantılar çıkararak değdi onlara. Uzantılar denizanalarını delerek diğer uçlarından (denizanalarının uçlarından, dokungaçlarından yani) çıktı, parmakları olduğu gibi kaldı. Sisten ve denizanalarından başka hiçbir şey göremiyordu, küçücüktü gözleri.

Huzursuz sesler çıkaran kargalar bağırarak uçuşmaya başladı yerden.
Huzursuz sesler çıkaran kargalar bağırarak uçuşmaya başladı yerden.

Montunu sırtından aldı, iyice sarılarak giyindi, ellerini cebine soktu. İlerideki dağların tepesindeki kapkara yağmur bulutlarını gördü. “Serçe değil, bunlar, bunlar karga,” diyebildi. Huzursuz sesler çıkaran kargalar bağırarak uçuşmaya başladı yerden. Yüzlerce karga sırayla havalanıyor, kanat sesleri büyük bir hışırdama sesi oluşturuyordu. Soğuktan elleri sızlıyordu, parmak uçları sızlıyor, parmak boğumları acıyordu. Ellerini ceplerinden çıkararak sıcak nefesini üflemeye başladı avcuna. Ürpertici rüzgar, kuru kar tozunu yüzüne çarpıyordu. “Anne,” dedi. “Çay kaynamış, ne yapmalı?” “Kıs, kıs, çayın altını kıs oğlum,” dedi annesi, sanki, gerçekten dedi mi? Babasının ablak suratı geldi gözünün önüne, puslu bir anı içinde bön bön boşluğa bakıyordu. O an sadece bir anın veya anının içinde olmadığını anladı. Anılar da an parçacıkları değil midir sonuçta? Bu önerme yüzünden bir zaman içinde olduğuna bile şüpheleniyordu.

Kurumuş bir gül gördü karın üstünde. “Anımsıyorum seni,” dedi, “Nergis, sen misin yoksa? Gördün mü anne, biliyordum bir gün geleceğini. Bu ipucu benim için olmalı.” Sanki rüzgarın karla birlikte kulağına fısıldadığı bir sesi duyar gibi oldu: “Saçma sapan konuşup asabımı bozma benim,” dedi ses. Sözleri duyunca sinirden boğazındaki damar şişti Utku’nun: “Ben de bir şey diyeceksin sandım, rahat bırak beni, Nergis’i bekliyorum. Açım ben aç, sevgiye aç!” Önceki ses yine seslendi: “Utku,” dedi, “eğer buradan içeri gireceksen bütün umutlarından vazgeç.” Kafasını dağıtmak için gözlerini kaydırırken önünde koca bir ot yığınının durduğunu fark etti, ısınmak için cebindeki kibritle tutuşturdu hemen onları. Bankta duran plastik, kauçuk ne varsa üzerine atıp eriyişini büyük bir zevkle izliyordu. “Ateşin bir şeyleri yaktığını izlemek hoşuma gidiyor işte.” Ateşin yayılarak araziyi ele geçirdiğini gördüğünde telaşa kapıldı.

“Kar vardı burada, kara ne oldu? Rüzgar hızlanıyor, böcekler, böcekler yanacak? Anız yakmayın, anız yakmayın!” Kurumuş gülün de alev aldığını gördüğünde öne atılarak banktan yuvarlanmaya başladı. Gülü aldı, kül olmuş yarısını üfledi, sağlam kısmını göğüs cebine sıkıştırdı. “Tamam, artık güvendesin.” Bu düşünceleri aklından geçirdikten sonra duruldu. Annesinin ölümünden beridir, babasının ölümüyle iyice yerleşen, kardeşinin ölümüyle de katmanlaşan o tanımlayamadığı “hiçlik, anlamsızlık ve bırakılmışlık gibi olan” hissi uzun zamanın ardından yeniden hissetti. Çevre sakinleri onun çığlıklar attığını fark ettiklerinde, nedense daha önce var olduğunu bile fark etmemişlerdi. Önce bir deli olduğunu düşündüler, sonra da nedense olaya müdahale etmesi için zabıtayı aradılar. İki zabıta tepesine dikildiğinde, sol yanağı seğirdi, “Ben kimseyi rahatsız etmek istememiştim, siz de işinizi yapıyorsunuz elbette, şikayet varsa gidelim buyrun,” diye söylendi, “Ama ön koltuk benim memurum.”