Ramazan Dikmen’li Günler

​Ramazan Dikmen
​Ramazan Dikmen

Her şeye tepeden bakan, ironik, muzip üslup gitmiş, şimdi o görüntüsünü yakalamaya çalışıyor ama olmuyor, bir şeyler kopmuş sanki. Sesi, gülüşü, bir boşluğa düşüyor gibi dalıp dalıp gidişi bir başka Ramazan olmuş. Cıvıl cıvıl Ramazan yaşamın içinde boğulmuş sanki.

Haziran 1996

Cemal Şakar’dan Ramazan Dikmen’in ciddi bir şekilde hasta olduğunu öğrendim ve hemen Ramazan’ı aradım. “Zahmet etme” dedi telefonda ama ben ısrar ettim ve akşam Dikmen’deki evine gittim. Uzun uzun hastalığından, tıbbın bizde ne kadar geri olduğundan söz ettik. Dedi ki, “İyileşirsem bir tıp kılavuzu var Fransızca, onu mutlaka Türkçeye çevireceğim.” Ayrıca “insana hastalığı böyle küt diye söylenir mi ya. Bu doktorlar insan psikolojisini bile bilmiyorlar” dedi. Ben “karaciğer kendini yenileyen bir organ, bir parçası alınsa bile yenilenir” dedim. “Ya Necip o kadar basit değil” dedi.

04.10.1996, Ankara

Bir kafede Ramazan Dikmen, Ahmet Şirin, Hasan Aycın, Yusuf Ziya Cömert, Adnan Tekşen, Arif Ay, Cemal Şakar, Necip Evlice, Muhsin Bostan oturuyoruz. Ramazan’ın hastalığı için bir aradayız, onu hava almaya çıkarmış, acısını hafifletmeye çalışıyoruz. Konuşmanın bir yerinde Ramazan çayından bir yudum aldıktan sonra, “Çayların da, suyun da tadı kalmadı,” diyor. Acıtıcı, yaralayıcı bu söz ortamıza düşüyor.

Ramazan’ı izliyorum saatlerdir.

Sanki yüzüne, tüm vücuduna yayılmış derin hüznü silmek için sürekli gülümsüyor, ama sevince geçemiyor bir türlü, bir yerde kesiliyor, hüzün öylesine derinlere nüfuz etmiş ki çıkmıyor. Kalın camlı gözlüklerinin arkasından, solmuş, canı çekilmiş gözleriyle bakıyor her şeye. Birine bakarken bile çok uzaklara bakar gibi derinden bakıyor. İnsanın bakışları ağlar mı, onunki ağlıyor. Yüzü buğulu, hüzün oturduğumuz masaya sağanak gibi akıyor. Yüzü hep gölgeli. Zihninden kim bilir neler geçiyor. Bizimle konuştukları ne, bilincinde akıp giden ne? Kim bilir ki? Gözlerini dolaştırıyor üstümüzde. Ne düşünüyor acaba, ne? Bir bulutta yüzüyor sanki bazen dalıp dalıp gidiyor. Görüyorum, yaralı yaralı gülümsüyor, zoraki, bizi mutlu etmek için, içindeki acıyı bastırmak için. İpeksi, sarı sarı sözcüklerle bir hüzün anıtı gibi konuşuyor. ‘Her şeyi biliyorum, niçin buradasınız, ben nereye gidiyorum biliyorum’ diyor sanki. ‘Yalnızım’ diyor, ‘kalabalığız ama ben yalnızım.’

Her şeye tepeden bakan, ironik, muzip üslup gitmiş, şimdi o görüntüsünü yakalamaya çalışıyor ama olmuyor, bir şeyler kopmuş sanki. Sesi, gülüşü, bir boşluğa düşüyor gibi dalıp dalıp gidişi bir başka Ramazan olmuş. Cıvıl cıvıl Ramazan yaşamın içinde boğulmuş sanki. Gülüşü bile sararmış, buruşmuş içine kanıyor. Kendi acısının etrafında dönüyor, dönüyor içindeki çığlığı bastırıyor. İçini bir şeyler kemiriyor, tükeniyor Ramazan. Artık sonuna kadar yırtılmış bir hayatın içinden bize bakıyor, soluk, renksiz ve yenik. Kendi içine düşmüş de çıkamıyor gibi. Ah Ramazan, ah! Ramazan asıl öyküyü şimdi yazıyor, hem de hiçbir zaman okuyamayacağımız o öyküyü. Belki, gittikçe kararan bir yolda ışık ve gölge oyunlarıyla oluşturuyordur öyküsünü, kim bilir. Ama biliyorum içimize dökülen her şey kâğıda dökülmüyor, sessizce o yola dökülüyor, yapraklar gibi… Kimse toplayamıyor…

27.10.1996

Ramazan Dikmen’in evindeydik. Ramazan elinde kitap listesi bana bazı kitapları sordu. Özellikle James Joyce’nin Ulysses’inin çevrilmesinin önemini aktardı. Hastalığının bu evresinde hâlâ çeviri kitap takip etmesinin şaşkınlığını yaşıyorum.

Şubat 1997

Ramazan Dikmen’in hastalığı iyice ilerlemiş. Mukadder sonucu neredeyse hepimiz biliyoruz. Radyo’da “Ramazan Dikmen Öykücülüğü” başlıklı bir açık oturum var. Adnan Tekşen ve Alaeddin Özdenören’le birlikte bir saate yakın Ramazan Dikmen’in öykücülüğünü konuşacağız. Ramazan’ın hasta yatağında radyodan bu konuşmayı dinleyeceğini biliyoruz. Bu yüzden program öncesi aramızda, konuşma boyunca hiçbir şey yokmuş gibi davranmamız gerektiğini kararlaştırıyoruz. Ancak Adnan Tekşen’le birlikte, Ramazan Dikmen’i çok seven Alaeddin Özdenören’in duygusallaşabileceğini ve ağzından bir şeyler kaçırabileceği kaygısını taşıyoruz. Alaeddin Özdenören tam da tahmin ettiğimiz gibi içimizi burkan anılarla başlıyor. “Ramazan elimizde büyüdü” diyor sonra DPT’deki kucaklaşmalarından, telefon muhabbetlerine geçiyor ve ekliyor: “Onun okuduğum her öyküsü beni ağlatmıştır.”Adnan Tekşen’le birlikte kitabına geçmek istiyor, ortamı dağıtmaya çalışıyoruz ama Alaeddin Özdenören sürekli araya giriyor ve duygu yoğunluğunu gitgide artırıyor. Sonunda müthiş finalle programı bitiriyor: “Dil, şiirin ve öykünün önünde bir engeldir, bir çıkmazdır. Ramazan dil yaklaşımıyla bu çıkmazı aşmıştır. Şiirindeki (şiirinde diyorum bilerek) müthiş akıntı gelecek kuşaklar için bir örnek olacaktır.” Ramazan görmüyor, Alaeddin Özdenören’in gözlerinde yaşlar…

10 Nisan 1997 Perşembe

Ramazan Dikmen gece yarısı vefat etti. Allah rahmet eylesin. Söz bitti.

11 Nisan 1997 Cuma

Ramazan Dikmen’i Hacı Bayram Camii’nde ikindi namazından sonra Bağlum’da toprağa verdik. Ramazan’ın Seyyid Abdulhakim Arvasi’nin kabrine yakın bir yerde gömülmek istediği biliniyordu. Öyle de oldu. Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Beşir Atalay, Nabi Avcı, Ahmet Şirin, D. Mehmet Doğan, Mustafa Çelik, Metin Başlı, Osman Kesgin, Süleyman Kalkan, Nedim Çeker, Osman Bayraktar, Yusuf Ziya Cömert, Erol Göka, Mustafa Karaalioğlu, Kemal Sayar, Mehmet Ocaktan, Hasan Aycın, Ali Haydar Haksal, Mustafa Aydoğan, Ali K. Metin, Osman Can, Mehmet Yavuz Ay, Turan Korkmaz, Ahmet Kekeç, Yaşar Ölmez, Ali Karaçalı, İbrahim Çelik, Recep Yumuk, Cemal Şakar, Hüseyin Bektaş, Üzeyir Sali, Rahmi Kaya cenazeye katılan bazı isimlerdi. Hiçbir zaman birlikte göremeyeceğimiz insanları Ramazan bir araya getirdi. Rahmet olsun.

12 Nisan 1997

Televizyon Ramazan Dikmen’in ölüm haberini onun bir öyküsü eşliğinde veriyor. Ekranın bir köşesinde Ramazan. Hafif tebessümlü. Sanki birazdan ince bir ironiyle bizi sarsacak gülümsemelerinden birini takınmış. Ekranın diğer yanında deniz yakamozları arasında akıp giden bir hayat. Fonda Ramazan’ın yitirilmiş güzelliği anlattığı “Sen Değil Ayak Seslerin” öyküsü. Daha derinde uzak ve ıssız kemanlar çalıyor. Ramazan, çocukluğuna bakıyor, sokak aralarından yitip giden çocukluğuna. Deniz yakamozları, sokak aralarını, o güzelim hayatların yaşandığı evleri boğuyor, boğuyor. O, bütün bunlara, hayata ve bize bakıp gülümsüyor. Kamera, acelesi varmış gibi akıp giden yelkovan ve akrebi, kara bulutları, sararmış yaprakları takip ediyor. Bir kuş ölçüsüz bir acelecilikle bulutlara dalıyor. Ramazan saate ve kuşa tebessüm ediyor. Koyu, sarı bir renk, ekranı kaplamış, rüzgâr sararmış yaprakları savuruyor. Bu görüntülere Ramazan’ın dokunaklı sözleri düşüyor: “Onlar. Onlardılar ve aslında hep vardılar.” Uzak ve ıssız kemanların yürek burkan ritmi hüznü tamamlıyor. O bütün bunlara bakıp gülümsüyor.

Bizi derinden sarsan bu görüntüleri Ramazan Dikmen görseydi, eminim ki, o bildik kahkahalarından birini atar, her karesini ince ince eleştirirdi. Hayır, bunu asla öylesine yapmaz, eleştirilerini o derin estetik birikim ve sanatsal sezgisiyle besler, sonra da bütün bunlara bizi ikna ederdi. Çünkü o, kelimenin tam anlamıyla pür sanatçıydı. Onun zaman zaman insani ilişkileri bile zedeleyen birçok çıkışının ardında, fıtratı yanında, o vasata hiç tahammül edemeyen estetik bilinci ve zevkinin yattığı söylenebilir. O, bizim kuşakta sanat- edebiyat dışı “sapma”lara kapılmayan yazarlardan en önde geleneydi. Medyatik tüketime malzeme olmazdı. Öyle acelesiz bir yazı işçisiydi ki, kırk yaşına değin kitap çıkarmadı, o bildik atraksiyonları zorlamadı.

Ramazan öyküde, yitip giden şeylerin, kaçırılmış güzelliklerin dokunaklı hikâyelerine eğiliyordu; hayatı derin bir iç sızısı olarak yaşayan yenik insanların hüzünlü iç serüvenlerine… İlk öykü kitabı Kıyıya Vuranlar’ı ancak hastalıklı hâlinde görebildi. Ne yazık ki diğer öykülerinin kitaplaşmasına ömrü vefa etmedi. Ama öykü dünyamıza unutulmaz bir tat bıraktı.

Ramazan son günlerinde kendi içine çekilmiş, Ankara’da âdeta kendine bir yalnızlık evreni kurmuştu. Bütün birikimini ve sevgisini yansıttığı Kayıtlar dergisinin bildik akıbeti onu derinden yaralamış, sanki bir sevgisi daha ‘kıyıya vurmuştu.’ Onun yakın dostları olarak bizler bile bu durumu kavrayamadan onun onulmaz hastalığının haberiyle sarsıldık. O anda bir süredir atladığımız ‘faniliğin acı tortusunu’ yeniden keşfettik. Ama bir kez daha geç kalmıştık. Hastalığı boyunca bütün çırpınmalarımız boşunaydı. Bir kuşağın yirmi yıllık kolyesi kopmuş, bu kolyenin en parıltılı incisi, gözümüzün önünde bütün göz kamaştırıcı ışıltısıyla akıp gidiyordu. Biz ise şaşkın şaşkın kopan incilere bakıyorduk.

Ramazan hastalığının en şiddetli dönemlerinde bile sanattan edebiyattan hiç kopmadı. Onu ziyaretlerimizde yeni yayınları sordu, notlar aldı, hatta yazılar yazdı. Tasarılarından söz etti. “Kendimi bir toparlayabilsem…” diyor, ardından da bir bir okuyacağı kitapları sıralıyordu.

Son görüşmelerimizin birinde içtiği çay bardağını bize doğru tutmuş ve “Sular da çaylar da bozuldu” demişti. Ramazan’dan son duyduğum sözlerden biriydi bu. İçim burkulmuştu. Ne kadar haklıydı. Gerçekten de her şey bozulmuştu. Yaşadığı an’a ilişkin bu olumsuzlukları anlatırken hep rahmetli Zarifoğlu’nu örnek verir, bütün bu saçmalıkları Cahit Abi görmedi diye ona gıpta ederdi. Ölüme böyle bakardı.

Şimdi Ramazan’ın düğün hediyesi olarak getirdiği ve salonumda asılı duran Van Gogh’un tablosuna bakıyorum: sararmış buğdaylar. Ramazan, sararmış buğdaylar arasından gülümsüyor. Işıltısından gözlerim kamaşıyor.

16.04.1997

Ramazan Dikmen en kestirme tabirle pür sanatçıydı. O neredeyse sanatla yatıp kalkan biriydi. Bütün dostluklarını bu bağlamda geliştirirdi. Mavera’daki çabaları, Aylık Dergi serüveni ve son olarak Kayıtlar’ı çıkarışı. Müthiş okurdu. Bir gün elinde Bilge Karasu’yla, bir gün Umran Nazif Yiğiter’le bir gün Ali Şeriati ile gelirdi.

Ramazan Dikmen öfke ve kahkahaları peşpeşe getirebilecek bir karaktere sahipti. Bazen öfkelenir, kızar tam ortam gerginleştiğinde o meşhur kahkahasını atar gerdiği ortamı bizzat kendisi sakinleştirirdi. Eleştiriyi hem öğrenmenin hem de kendini test etmenin bir imkânı olarak kullanırdı. Bir isim ortaya atar başlardı aleyhte konuşmaya, etrafını test ederdi âdeta. Onu yakından tanımayan hemen Ramazan’ın oyununa gelirlerdi. Ramazan’ı ertesi gün eleştirdiği o yazarla ilgili göklere yükseltici sözler de duyabilirdiniz. Ramazan sanki o yazarla ilgili düşüncelerini test ederdi. Ramazan’ın bu gelgitleri nedeniyle ikili ilişkilerde bazen sorunlar yaşardı. Etrafını küstürür, kızdırırdı. Nerede ciddi nerede şaka yapıyor kestirmek zordu.

Kanser olduğunu öğrendiğinde bile edebiyattan kopmadı. Son konuşmalarımızdan birinde sevinçle Ulysses’in çevrilmiş olduğunu bana anlatıyordu. Hayatını dergiye, öyküye, sanata vermiş birinin ilk kitabının kırklı yaşlarda ölümünden kısa süre önce basılmış olması herkesin değerlendirmesi gereken önemli bir durum olduğunu düşünüyorum.