Sineklerin Tanrısı

Hatırlıyorum demek yanlış olur sanırım, çünkü o duygu hâlâ benimle.
Hatırlıyorum demek yanlış olur sanırım, çünkü o duygu hâlâ benimle.

Taşı ikinci indirişimde kapandı gözleri, üçüncüyü alnının tam ortasına indirecekken aldılar elimden biricik silahımı. Sonrası puslu... Fakat etrafımdakiler beni zapt etmeye çalışırken hissettiğim o yabancı ama tanıdıkça sevilecek mutluluğu çok iyi hatırlıyorum. O huzura ermişlik duygusunu...

İÇİNDEKİLER

Her yanım ağrıyor. Neredeyim ben? Cennette mi? Cenneti hep bir kütüphane olarak hayal etmişimdir. Yok canım, haşa, benim sözüm değil, siz cennet deyince aklıma geldi birden. Müslümanım sonuçta, dinimin cennet tasvirini biliyorum. Borges demiş bunu. İyi oldu ama, bu aralar her öyküde ucundan kıyısından Borges’e gönderme yapmak farz zaten... Metinlerarasılık falan diyorlar, okuduk biz de bir şeyler hesabı. Afili oluyor. Borges kim mi? Allah Allah... Borges’i okumayı bırak tanımadığınızı söylemeyin sakın hiçbir yerde, dışlanırsınız vallahi.

Bu arada asıl siz kimsiniz kuzum? Melek mi? Alınmayın ama pek de inanmadım. Doğruya doğru, meleklerin tam olarak neye benzediklerini bilmiyorum ama eminim size benzemediklerine. Kelimenin hatıra getirdiği tüm imajların dışındasınız.

İşaret parmağını öfkeyle sallayarak bir şeyler söylemeye hazırlanırken solumdaki, diğeri kaşlarıyla frenliyor onu. Sorgu melekleri galiba bunlar, oldukça asabiler ama. Hayır ayıplamıyorum, onların da işi zor. Hadi ben kuzu kuzu cevaplayacağım sorularını lakin buraya gelen herkes benim gibi halim selim değildir ki. Günahkârı var, putperesti var, ateisti, deisti, agnostiği... Bunlar meseleye farklı açılardan baktıklarından, işlerini yapmalarına izin vermiyorlardır, zorluk çıkarıyorlardır. Konuşmama haklarını falan kullanmak istiyorlardır herhalde.

Adım ne? Güzel soru. Hakikaten ben kimim? Görünüşe bakılırsa bir mumyayım. Fakat ülkemizde mumyacılık ve iş ahlakı pek gelişmediği için üzerinde yarım yamalak çalışılmış bir mumyayım. Güzelce sarmakla uğraşmamışlar baksanıza, sağ kolumla bacağımı alçıya almışlar sadece. Beynimi de mi almışlar dediniz? Sanmıyorum. Beynimi alsalar iç organlarımla da ilgilenirlerdi herhalde. Oysa kalbime dokunmamışlar. Hadi yerinden çıkarıp huzura erdirmeyi es geçtim, yaralarını bile sarmamışlar. Eskisi gibi acıyor. Neyse, uğraşmadıkları iyi olmuş, beceremezlerdi zaten. Sanki dost dediklerimiz kalbimize dokunabildi de tanımadıklarımız kusur kaldı.

Edebiyat yapmayayım mı? Ama ben Türkçe öğretmeniyim, bir nevi mesleki deformasyon. Keşke siz de höt zöt yapmak yerine edebiyat yapsanız. Asmayın suratınızı, anlatayım ama neyi anlatmam gerektiğini bilmiyorum ki? En başından diyorsunuz. Peki o zaman, Allah Hz. Âdem’i yarattı bundan yıllar yıllar önce. Şeytan kendini beğenmişliğinden secde etmedi ona. Solumdakinin bakışlarını beğenmiyorum. Yanlış yerden başladım sanırım. O zaman Hz. Havva’nın yaratılmasından alayım, ne de olsa erkeğin hikâyesi, ona tanıklık edecek bir kadın olmadıkça eksiktir. Bu da mı gol değil? O zaman yasak elmadan başlayayım. O yılana da gıcığım hâlâ, rahatımızın bozulmasına çanak tuttu hiç yoktan. Kendi güzelim işinden de oldu ya. Yedi göbektir sürünüyor. Oh olsun. Sürünsün kıyamete kadar.

Bir çınlama doluyor odaya. Tahammül edilemez tizlikte, beynim patlayacak sanki. Kulaklarımı tıkamak istiyorum ama sadece sol elim yetişiyor imdadıma. Gözlerimi kapatıyorum. Bir minibüsün içindeyim. Bizim okul servisinin. Küçük küçük taşlar yağıyor üstümüze dört bir yandan. “Burası bizim köyümüz.” diye fısıldıyorum. Kulaklarımı tıkarken iyice siniyorum koltuğuma. “Bir sürü şey öğrendik birlikte. Şarkılar söyledik, güldük, bazen küstük ama hemen barıştık. Barıştık.” Erkekler başlarını camlardan çıkarıp bağırıyorlar etrafa. Parmak sallıyorlar gizlenenlere. Hafifliyor taş yağmuru. Camları kapattıklarında, yüzlerinde o artık tiksindiğim muzaffer edayla bakıyorlar bana.

Kolumdaki acıyla açıyorum gözlerimi. Hani cennette hep güzellikler vardı. İğne ne geziyor burada? İğnenin nesi güzel kardeşim?

...

Uyudum, çok uyudum. Burada öylece yattığım zamana yanmadığımı fark ettim sonra dehşetle. Yaşama becerimi kaybettiğimi düşündüm. “Eskiden böyle değildim,” diye mırıldandım üzüntüyle. Küçükken, aldığımız nefesin bile sayılı olduğunu duymuştum birilerinden. Aklım erene kadar, ara sıra elimden geldiğince nefesimi tuttuğumu hatırlarım. Ömrümü uzatmak için. Ne acıklı bir çaba.

Rüya gördüm bol bol. Ancak hep yaşadıklarımı gördüğüm için zevk almadım hiç. İşte okula gidiyorum senelerce. Çalışıyorum, çalışıyorum, çalışıyorum; öğretmenliği kazanıyorum sonunda. Yakınlarım “O kadar uğraştın, tıbbı kazansaydın bari,” diyorlar. Ben de “Kolaysa siz kazansaydınız,” diyemiyorum, nazik insanım sonuçta. Gülümsüyorum saf saf. Çalışmaya ara vermiyorum, başarıyla geçiyorum sınıfları. Hele üniversitenin son senesi yaptığıma çalışmak denemez, hayatımı koyuyorum âdeta ortaya, atanmak için. Bir hiç olduğumu düşünüyorum boş zamanlarımda. Burnumdan kan geliyor boş zamanlarımda. Boş zamanlarımın küçük bir bölümünü ağlamaya ayırıyorum. Abartmıyorum bunu ki sonra çalışma süremden çalmasın. Planlıyım yani.

Sonra bir gün, karanlığın erkenden çöktüğü bir yerlere, çok uzaklara atandığımı öğreniyorum.

...

Uyanıyorum gecenin bir yarısı. Sorgu melekleri gitmişler. Sol elimle başımı ovuşturuyorum. Of, ne meleği. Melek değildi onlar. Burası da cennet değil.

Korkuyla gezinirken gözlerim, Zafer’i görüyorum. Bir sandalye çekmiş karşıma, kıyamam, refakat etmeye gelmiş demek. Ona baktığımı fark edince sıyrılıyor dalgınlığından, gülümsüyor dostça. Kahkaha atasım geliyor keyfimden. Bu, sene başında tanıştığım Zafer. Zorlukların, öfkenin, tedirginliğin yonttuğu, tahammülsüz, baskıcı, kendini nimetten sayan adam değil. Biz de hata ettik aslında, okulu çekip çevirsin diye müdür yaptık, istekli değildi pek o zamanlar. Üstlerinden birkaç aferin alınca kaptırdı kendini. Gerisi çorap söküğü...

“Nasılsın?” diyor şefkatle. “Düşündüğümden iyisin sanki. Var mısın bir güreşe?”

Gözlerim yaşarıyor. Çok sevdiğin, varlığına hasret kaldığın bir dosta sarılmak gibi. Kafamız uyuşunca eve çıktık Zafer’le sene başında. Açıkçası, ikimiz de ailelerimize yardım ettiğimiz, bu nedenle de paranın kıymetini bildiğimizden, evde daha kolay geçineceğimize inanıyorduk. Çetin kış biraz kırdı bu inancımızı. Elektrikli sobayı sabah akşam kullanalım desen mangır yetmez, kömür sobası yakalım desen anlamıyoruz o işlerden. Evde yalıtım yok, o yüzden evi yaksan bile kâr etmez zaten. Sarıldık yorgana. Yorganın altında yat yat sıkılıyor insan. Ekimin sonuna daha ancak gelmişiz. Bir akşam Zafer “Çare dans!” dedi. Üşümekten kafayı sıyırdı sandım, korktum bir an. Aval aval bakınca “Pinokyo’nun çizgi filmini izlemiştim çocukken,” diye devam etti. “Donmamak için dans ediyorlardı. Biz de deneyelim, hareket olur hem.” Kabul etmedim elbette. Dans konusundaki bekâretimi bir erkekle bozacak değildim, düğünüme saklıyordum kıvrak figürlerimi. Hem o pinokyo salağına neden kimse “Kardeş sen tahtasın, korkma donmazsın,” dememişti ki?

Bu kez “Güreşelim o zaman,” dedi ve sarıldı enseme. Sen devirdin, ben devirdim derken geçti zaman. Birkaç kez güreştik böyle. Sonra Zafer her şeyi ciddiye alır oldu. Çevremizi saran hiddete yenildi, onun bir parçası oldu. Ben yenilmedim mi peki, yenildim elbet. Ben de o hiddetten köşe bucak kaçar oldum.

“Matrak adamsın,” diyorum teşekkür edercesine. Bakışları bulutlanıyor. “Hepimiz öyleydik,” diyor. “Yedimiz de. Suna ile Ayşe biraz ağır kızlar yalnız. Ancak Meryem...” Duruyor, göz ucuyla bakıyor yüzüme. Kaçırıyorum bakışlarımı, her zamanki gibi. “Meryem kafa kız,” diye geçiştiriyor lafı. “Tuncay’la Fırat da anlarlar espriden.” Bekliyor bir müddet, parmaklarını kenetliyor birbirine, tavana dikiyor gözlerini. “Sana çok yanlış yaptık,” diye mırıldanıyor. Ardından sesini yükseltip “Okulu çekip çevirmek kolay değildi,” diyerek başlıyor dökülmeye. “Biliyorsun, ödenek yok, ona buna dert anlatmak mesele. Öğrencilerin, velilerin bir kısmıyla aramızda duran, bakmayı bırak bahsetmekten korktuğumuz uçurum var sonra. Evlerimizden uzakta, hiç alışık olmadığımız şartlarda yaşamak...” Dudaklarını ısırıyor, yaşaran gözlerini silerken “Sert durursam hallederim sandım!” diye patlıyor. “Taviz vermezsem, kırıp dökersem her şeyi, herkesi dize getiririm sandım. Tek haklı benim sandım ve işin kötüsü herkesi inandırdım buna. Bir Meryem inanmadı, bir de sen... Karşıma dikilmedin ama belliydi inanmadığın. Kızdım sana, aldırmadın. Alay ettim acımasızca, gururun kırılsın, bir karşılık ver diye. Buranın kanunlarıyla kozumuzu paylaşalım istedim. Canını acıtmak istedim.”

Duymak istemiyorum bunları, elimi kaldırıyorum çaresizce. Ne gariptir ki uzun zamandır ilk kez dinliyor beni. Değişmiş gerçekten. Susuyor, bir süre öylece bakıyoruz birbirimize. Yaşadıklarımız kadar boş bakışlarla. Yanağıma inen yaşı hissedince çeviriyorum başımı. Ağlamamalıyım. Artık atanamamaktan korkan bir hiç değilim. Atanmış bir hiçim en azından.

Ağladığımı fark ediyor mu! Bilmiyorum. Sadece derin bir nefes alıyor ve fısıldıyor: “Özür dilerim.”

...

Uyanmak hiç bu kadar güzel olmamıştı. Daha doğrusu, uyandığıma hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Uyandım ve Meryem vardı karşımda.

Gözlerimi açtığımda beni izliyordu. Şaşırdı önce, aynı benim onu sene başında ilk gördüğümde şaşırdığım gibi. Güzelliğine, zarafetine, şirinliğine şaşırmıştım. En çok da böylesi bir kızın bizimle bu sefaleti çekmeye mecbur kalmasına şaşırmıştım. Sanırım güzellerin bahtlarının da eninde sonunda güzel olacağını gözümüze sokan masallar yüzünden. Belki de haklıydı masallar, Meryem’i mutlu geleceğe ulaştıracak beyaz atlı prens tarih sahnesine çıktığında işler değişecekti.

Şaşkınlığını atlatınca dikildi ayağa. Hemen kapıya doğru hareket etti. “Nereye?” diye atıldım telaşla. Ardından utandım telaşımdan. Durdu, bana döndü ve “Hemşirelere haber vereyim,” dedi. “Uyanmanı bekliyorlardı.”

“Tamam, birazdan,” diye karşılık verdim. “Otursana, konuşalım.”

Kaçmak istercesine baktı kapıya, sonra isteğime boyun eğip oturdu karşıma. Geçmiş olsun gibi bir şeyler geveledi. Herkesin beni çok merak ettiğini söyledi birkaç kez. O zaman fark ettim yalanın ağzına hiç yakışmadığını. Neden burada olduğuma dair bir şeyler sormak için kalmasını istemiştim ama bunun yerine ona âşık olduğumu ima eden bir sürü cümle kurdum kafamda. Sonra hiçbiri kullanabileceğim kadar anlamlı gelmediğinden havadan sudan konuşmaya başladım.

Muhatabımın bana ikide bir acıklı acıklı bakmasından rotasına oturtamadığım sohbeti ite kaka ilerletmeye çalışırken fark ettim birden. Anımsadım daha doğrusu. Ben onun beyaz atlı prensi olamazdım. Mesele beyaz atımın olmamasıyla ya da ailemin soy ağacıyla alakalı değildi. Bazen tatmin edici bir açıklaması yoktur bu tip şeylerin. “Sen daha iyilerine layıksın,” falan der ayrılmak isteyen taraf böyle durumlarda. Meryem benimle uzak diyarlara gelmezdi. Beni iyi kalpli, kibar, güvenilecek bir insan olarak görür ama benimle ömür boyu yaşamayı göze alamazdı. Sıkılırdı. Her nasılsa kısa sürede anlamıştım bunu. Fakat Zafer anlamamıştı.

Reddetmişti Meryem Zafer’i. Aslına bakarsanız Zafer’in ona gerçekten âşık olduğunu da sanmıyorum. Sıkıntıyla sarmalanmış hayatına neşe dolu bir bahar getirmek istedi sanırım ve bunun için en âşık olunası kızı seçti. Evdeki hesap çarşıya uymadı, henüz prensini beklemiyordu Meryem. Buraya gelerek en başından Zeynalığı gözüne kestirdiği aşikârdı. Zaten tüm zorluklara karşı öfkesiyle galip gelmeye çalışan Zafer de prensten çok gözü dönmüş bir muhafızı andırıyordu o sıralar. Bu reddedilişe bir neden aradı yana yakıla ve yine en yakınında, neden olarak görülebilecek en uygun kişiyi, beni buldu. Hiçbir zaman açıkça konuşmadık bu durumu ama gün gibi ortadaydı. Doğrusu herhangi bir açıklama yapmaya da çalışmadım çünkü söylemekten utanıyorum ama onun böyle düşünerek acı çekmesinden zevk alıyordum. Utanma sebebim arkadaşımın acı çekmesinden zevk almam değil, onun böyle düşünmesiyle mutlu olmam. Yani birilerinin Meryem’in beni sevebileceğine inanması mutlu ediyordu beni. Bu kişi nispeten düşmanım bile olsa.

Meryem’le muhabbetimiz iyiydi ve ne yazık ki sadece dostane bir muhabbetti bu. Aslında en başında ben de bu muhabbet aşka dönüşür diye umut etmedim değil ama bir halta dönüşmedi sonuç olarak. Zafer’in bana gösterdiği az biraz anlayışı da yok etti sadece. Arkadaşım oyunu kuralına göre oynamayı seçerek despot yönetici rolüne yavaş yavaş soyunurken birkaç kez ikaz etmiştim onu. İkaz dediysem bölük pörçük yakınmalar hâlinde. Disiplini sadece bu şekilde sağlamanın hiçbir zaman kesin bir sonuç getirmeyeceğini söylemiştim. Kızmakta haklıydı ama buradaki yanlışları kızgınlığın akla getirdiği çözümlerle düzeltemezdi.

Baştan bana hak verir ama bildiğini okurdu, sonraları söylediklerimle dalga geçmeye başladı. Elimden başka bir şey gelmediği, korkularımı yenemediğim için her anlaşmazlıkta uzlaşma yoluna gittiğimi savundu. Bazı açılardan doğru ama kesinlikle eksikti bu düşüncesi. Sertliği benimseyemememi, içimin kaldırmamasını da eklemesi gerekirdi hakkaniyetle.

Üstüne bir de Meryem’in kendisini benim yüzümden reddettiği fikri eklenince film koptu. Onunla aynı evde yaşamaya tahammül edemeyip öğretmenevine çıktım sonunda. Bunu da kendisinden korkup kaçmama bağladı. İşin kötüsü, diğerleri de çanak tuttu yaptıklarına. İşe yaramaz, pısırık, beceriksiz saydılar beni, istenmeyen adam olup çıktım. Sadece Meryem durdu arkamda. Tabii bu daha beter etti her şeyi.

Neyse, unutmam lazım artık bunları. Geldi, özür diledi sonuçta. İnandım pişmanlığına.

Sırf konu açılsın diye “Zafer buradaydı dün gece,” dedim. “Refakat etmeye gelmiş bana.”

Hâlime acıyan yüzüne tedirginlik doldu birden. Telaşa düştü bakışları. Neden böyle olduğunu anlamadım. Onca olaydan sonra inanamamıştı herhalde o sert çocuğun yanıma gelmesine. Sakinleşmesi için “Sanırım durumuma çok üzüldüğünden vazgeçti sıkıca sarıldığı, zırh bellediği öfkesinden,” diye devam ettim. “Eskisi gibiydi.”

Benden özür dilediğini falan da ekleyecektim ki “Hemşireleri çağırmam lazım,” diyerek fırladı yerinden. “Dur bir dakika!” diye bağırdım. Anlam verememiştim yaptığına. “Ne acelesi var bunun?”

Ben bunları söylerken çoktan kapının koluna yapışmıştı. “Lütfen,” diyerek şansımı denedim son kez. “Niye böyle davranıyorsun? Bilmek istiyorum.”

Kapıyı açtı, bana dönmeye cesaret edemeyerek “Zafer bu odaya gelmiş olamaz,” dedi. “Çünkü... O hâlâ komada... Yan odada...”

Artık her şeyi hatırlıyorum. Hem de bütün saçmalığıyla.

Servis bozuk yolda ağır ağır ilerlerken kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Kimin neden sustuğunu bilemem fakat ben, boşa geçtiğini hissettiğim bir seneme üzülüyordum. Bu çocuklara elimden gelenin en iyisini vermiştim bir senedir. Beni sevdiklerini düşünmüştüm. Artık emin değildim. O kaçak göçek atılan taşların hepsi hedefini bulmuştu benim nezdimde. Tam kalbimden, inancımdan, iyimserliğimden vurmuştu her biri.

Belki de olayı, bu zamana kadar yaşadıkları nedeniyle öfkelerini göstermekte daha cömert olan öğrencilerimizin aşırılığı sayabilirdim basitçe. Sene boyunca haylazlık yaptıklarında kendilerine kızanlara verdikleri bir karşılık... Fakat diğerleri neredeydi? Çalışkanlıkları övülenler, terbiyeleri takdir edilenler, zorbaların elinden alınanlar... Öfkelerine kapılanlara engel olmayı neden düşünmemişlerdi? Bu daha çok üzüyordu beni.

Aslında meseleyi şahsileştirmem de doğru değildi. Sonuçta hepimiz servisteydik. Sırf ben varım diye, Zafer’e içlerinden gelen uğurlamayı yapmaya yeltenmemelerini beklemek fazlasıyla budalaca değil miydi? Her nasılsa hiddet, ancak yakın zamanda öğrendiğim üzere, hoşgörüden daha kolay ele geçiriyordu insanları.

Düşüncelerim Zafer’in “Servisçi, çek sağa da İsa ile bir güreşelim,” demesiyle kesildi.

Aşağılık bir gülümseme sallanıyordu suratından. Aramız bozulunca, evde yaptığımız çocukluğu anlatmıştı herkese. Tabii beni her seferinde yendiğini ekleyerek. O günden sonra, canı sıkıldığında bana bu konuda laf çarpmayı âdet edinmişti. Birazdan Tuncay’la Fırat da katılacaklardı onun pis ısrarına. Sonra Suna ile Ayşe. Meryem yaptıklarının komik olmadığını falan söyleyecekti. Servisçi bıyık altından gülecekti yol boyu.

Artık hiçbir iyi duygu beslemediğim adama baktım dik dik. Bu muydu yani? O kadar kitap oku, yıllarca eğitim al, kibar davranmaya çalış herkese ve sonunda yetki manyağı bir adam ezsin, un ufak etsin seni. Diğerleri şakşakçılık yapsın adice. Öğrencilerin senden çok onun sözünü dinlesin. Ne anladık bu işten?

“Çek sağa!” diye bağırdım hınçla. Normalde sözlerimi kulak arkası eden şoför ikiletmeden gerçekleştirdi isteğimi. Şaşırmıştı herkes, Zafer bile. Ben de şaşırmıştım yaptığıma. Kalbim kulaklarımda atıyordu o an. İkinci bir cümle söylemeye cesaret edemedim sesimin nasıl çıkacağını bilemediğimden. Ayağa kalktım, kapıyı işaret ettim şoföre, açılan kapıdan indim yavaşça.

İlerledim ıssız çayırlıkta ve durup servise döndüm yüzümü. Zafer, isminin anlamıyla uyuşan bir yüz ifadesiyle geldi yanıma. Diğerleri de toplandılar etrafımıza hemen ardından. Zafer’le bir çemberin içindeydik şimdi. Hepimiz konuşmayı unutmuş gibiydik. Anladığım kadarıyla Meryem, beni hiç böyle görmediğinden, ne diyeceğini bilemeyerek susuyordu. Diğerleriyse neler olacağını merak edip büyüyü bozmak istemediklerinden.

Aramızda bir adımlık mesafe kalana kadar yaklaştı Zafer. Gözlerinin ışıldadığını gördüm sevinçle. Bana yapacaklarını düşünerek zevkle sırıtıyordu. Şansımın olmadığını biliyordum. Boyu uzundu benden, kolları da. Elleri yaba gibiydi, vücudu kalındı. Arkasına saklanabilirdim kolayca. Fakat umurumda değildi, sadece meydan okumak istiyordum ona, ondan korkmadığımı herkes anlasın istiyordum. En başta da ben anlayayım, şüphe kalmasın içimde.

Bir yarım adımın ardından enseme sarıldı. Çekip yere düşürmeyi denedi evde yaptığı gibi. Hazırlıklıydım, düşmedim. Ben de onun ensesine attım elimi. Milim kıpırdamadı yerinden. Sağa sola oynatmaya çalıştı bu sefer, sıktım dişimi, kayalar imrenirdi duruşuma. Bıraktı boynumu, ben de karşılık verdim aynen. O an küçük bir umut doğru içimde, bu kadarı yeter belki diye. Yanılmıştım elbette. Aksine, ilk hamlesinde canıma okuyup beni rezil etme fırsatını vermediğimden şimdi iyice kaybolmuştu cinnet bataklığında. Boş boş baktıktan sonra ani bir ilhamla, gürzü hatırlatan tokadını indirdi yüzüme.

Bir adım sağa savruldum, amansız bir çınlama yayıldı kulağıma. Kini öyle bayağıydı ki kozlarımızı paylaşırken bile mert olamıyordu. Sözde güreş için çıkmıştık meydana ama tam da düşündüğüm üzere adi bir sokak kavgasına evriliyordu olay. Hırsımı topladığım sağ yumruğumu geçirdim karnına. Biraz da beklemediğinden iki büklüm oldu ama diğerlerine çaktırmamak için doya doya yaşayamadı acısını, doğruldu hemen. Benimkinden misliyle kuvvetli yumruğu yüzüme indiğinde gözlerim karardı, yere yığıldım.

Meryem’in çığlığıyla açıldı gözlerim. Keskin şaklama sesiyle doğruldum. Meryem hemen ötemde, yerdeydi. Yüzünü tutuyordu korkuyla. Bir şeyler koptu içimde onu öyle görünce. Kükreyerek kalkıp atıldım Zafer’in üstüne. Yumruğumla sendeledi, sağlam bir tekme indirdi sağ bacağıma. Acıyla uludum, yere basamıyordum. Aklıma gelen ilk şeyi yapıp sarıldım boğazına.

Yere yıkıldık. Alt alta üst üste bir boğuşma başladı o andan sonra. Her yumruğuyla bir kemiğimi kırıyordu sanki. Canım ölesiye acıyordu ama pes etmiyordum. Karambole attığım yumruklar denk gelince daha bir öfkeleniyordu. Sağ kolum da bacağım gibi acımaya başlamıştı. İstediğim gibi oynatamıyordum artık.

Meryem feryat figan bağırıyor, çevremizdekilere aramıza girmeleri için yalvarıyordu fakat dinleyen yoktu onu. Göremiyordum ama emindim takatsizce yerde kalmamı aç gözlerle beklediklerine. Sene boyunca hissettikleri tedirginliğin, başta cömertçe sundukları candanlığın çoğunlukla suiistimal edildiğini gördüklerindeki hayal kırıklığının, sonrasında her şeye kaş çatarak bakmanın getirdiği yorgunluğun verdiği bunalmışlık hissi, ben çuval gibi yatarsam geçecekti onlara göre.

Yine de durabilir, yardım için yalvarabilirdim çevremdekilere. Fakat yapmadım. Ben de yere serildiğini görmek istiyordum artık rakibimin. Merhamet dilendiğini. Sene boyunca yaptıklarıma rağmen çocukların bazılarının hâlâ bana mesafeli durmalarına, bir türlü tam olarak güvenmemelerine neden olan, göremediğim sinsi bir düşmanla savaştığımı hatırladıkça Zafer küçülüyordu gözümde. Benim nefretim de aynen bizi izleyenlerde olduğu üzere, hepimizin o ortak düşmanından, elimin altındaki, daha masum olana kaymıştı.

O anda gördüm kurtarıcımı. Boğuşa boğuşa yanına geldiğimiz, avucuma cuk oturacak taşı... Şans eseri Zafer’in üstüne çıkmayı başardığım anda kaptım ve şevkle indirdim kafasına. Acıyla açılan gözlerindeki korkuyu gördüm ve hemen sonra korkuyu kovalayıp yerine kusursuzca yerleşen boşluğu. Bir zafer çığlığı boşandı gırtlağımdan ve ikinci kez indirdim taşı, bu sefer çenesine. Sene boyunca söylediklerinin diyeti olarak.

Taşı ikinci indirişimde kapandı gözleri, üçüncüyü alnının tam ortasına indirecekken aldılar elimden biricik silahımı. Sonrası puslu... Fakat etrafımdakiler beni zapt etmeye çalışırken hissettiğim o yabancı ama tanıdıkça sevilecek mutluluğu çok iyi hatırlıyorum. O huzura ermişlik duygusunu...

Hatırlıyorum demek yanlış olur sanırım, çünkü o duygu hâlâ benimle.