Son Bir Kez Dokun Bana

Yazılan bir öyküyü, bir instagram hikâyesi olarak görüyorsak, bunda telefonun/edebiyatın bir suçu olmayacaktır.
Yazılan bir öyküyü, bir instagram hikâyesi olarak görüyorsak, bunda telefonun/edebiyatın bir suçu olmayacaktır.

Dijital dünyanın en büyük sihri olarak gözüken etkileşim/bildirim; ideolojik modernlikteki toplumun merkezine Tanrı’nın yerine koyulan bilim kadar “yüce” bir mertebeye ulaşmış durumda. Fakat yine de biliyoruz ki, sayısal kültürün sözü ya da dili ne kadar tahakküm edici olursa olsun; öykünün kurduğu dünya bir sanatçı duyarlılığı, hassasiyeti taşımaya devam edecektir.

Son dönemlerde sosyal medya dilini çok konuşuyoruz. Bunun öyküye, şiire ve edebiyatın tümüne yansımaları üzerine birçok yerde tartışmalar yapılıyor. Dijital olanın “hayatın dışında” olduğunu ve “hikâyenin özünde” yer alamayacağını savunanlar ve şiirde “instagram” kelimesi geçince sevinenler var. Tüm bunları bir kenara bırakıp güncel bir olaydan bahsedeyim. ABD’li rapçi B.o.B, dünyanın düz olduğunu ispatlamak için bir bağış kampanyası başlattı ve birçok takipçisi kendisine destek olmaya devam ediyor. Konuyla ilgili webtekno.com da bir yazıya1 göz attım. Ünlü astronotlar “dünyanın düz olduğunu” ispatlamak için B.o.B’a kanıtlar sunmuş. Durumun ilginç oluşu tam da bu noktada bence. Yani insanların konunun kendi olgusundan dışarı çıkıp konuyla etkileşime girme ihtiyacı daha ön plana çıkıyor burada. Biraz daha açarsam; postmodern çağda, modern toplum biçimine yeniden sınırların çizildiğine ve bu sınırların da kendi karmaşasında imha edildiğine tanık oluyoruz.

Walter Benjamin, “Sanat yapıtının teknik yolla yeniden üretimi olgusu, eserin yapısında ve mülkiyet ilişkilerinde değişimlere sebep olmuştur” diyor. Yani burada dünyanın yuvarlak olup olmaması meselesi dışına taşan bir şeyler var. B.o.B’un savunduğu konu ile ilgili bağışçılar bulabiliyor oluşu ve bunun zıttı olarak işin uzmanı insanların bir “savunma refleksi” gösterişi, modern toplum biçimindeki sınır karmaşasından “anlam devşirme” çabası olarak göze çarpıyor. Bu da doğrudan herhangi bir sanat eseri ya da sıradan bir olayı; yeni bir dille, yeni bir etkileşimle çok farklı şekillerde yeniden inşaa ediyor. Zira artık konuşulan mesele vermiş olduğum örnekteki gibi bir coğrafya ya da astronomi tartışmasından ziyade, bir kimlik kazanma çabasına dönüşüyor.

Jean Baudrillard’ın “simülasyon her zaman gerçekten daha etkilidir” ifadesini şimdi biraz yoğuralım. Ses ve görüntü ile bezenen yeni bir kurgu dünyada, aslında gerçek hayatta hiç temas edemeyeceğimiz durumların, ekran ile hayatlarımız arasına ince bir gergef dokuduğu ve bizi derinden etkileyecek trajik olayların bile bu masalsılıktan, kolektif eğlenceden kendini sıyıramadığını görüyoruz. Film de burada kopuyor. Bizi parçalarımızdan bir araya getirerek kişilik edinimlerimizi sağlayan her detay, tersine bir süreci başlatıyor. Artık detaylarımızın her biri, faklı mecralarda, farklı karakterleri(mizi) sunuyor insanlara. Bundan da gayet mutluyuz. Öyle ki, “sözün değil, ne söylediğimiz ya da nasıl söylediğimizin değil, söylerken nasıl göründüğümüzün” daha ön planda tutuluyor oluşu, kendimiz dışında –doğal olarak- gelişiyor. Ve bu doğallık belki de bu parça-bütün ilişkisini sağlıyor.

Böylesi bir “kurgu dünyada”, dilin, edebiyatın, öykünün, popüler kültürün ya da günümüz anlatısının insanın kendisi ile arasına giren boşluğa cevap üretmesi, dolgu olması yine başka bir “boşluk” ile mümkün kılınır formda ilerlemektedir. İnsanın anlam bulma çabasının doğal bir neticesi gibi duran, yinelenmenin duraksamaksızın klişeye dönüştüğü ve birtakım dayatmalarla çeşitlenen bu yeni dil; popüler kültürün hâkim kültüre derme çatma ve kaçak bir yapı inşa etmesini sürdürüyor. Ve bizler edebiyatın içinde insanlar olarak en çok bu noktalarda zorlanıyoruz. Yani böylesi yarı gerçek bir dünyada yaşarken, yazacağımız öyküdeki kurgunun çok daha gerçek olması kaygısını güdüyoruz belki istemsiz olarak. Şöyle ki, iletişim gereksinimlerini kolay, hızlı ve ücretsiz bir şekilde temin eden okuyucu kitlesi ile yazar arasındaki bağı, eserin kendisini bu zamanın ötesine taşıyarak ya da tam da bu zamanın ortasından kurgulayarak “çekeceğimiz numaralarla” sağlamaya çalışıyoruz.

Biri Bizi Gözetliyor’lu yıllarda başka bir yarışma daha ekranlardaydı. Bir grup insan bir arabaya dokunuyor ve ona olan temasını sonuna kadar sürdüren nihayetinde birinci oluyordu. Hatta o yarışmayla aynı adı taşıyan, yazıya da başlığını veren dönemin o popüler şarkısı hala çoğumuzun kulağındadır. Esas olan bir araba kazanmanın ötesinde, yarışmacıların ona dair isteğinin, arzusunun, fiziksel yorgunluğu ile başa çıkışının sergileniyor oluşu idi. Yani izleyiciler olarak bizler de onların bu duygu durumları ile “bağ” kuruyorduk. Belki de bu yazının anahtar kelimesi olan bu “bağ”, günümüz öyküsünü konuşurken bize üzüm yeme fırsatı sunabilir…

Dijital dünyanın en büyük sihri olarak gözüken etkileşim/bildirim; ideolojik modernlikteki toplumun merkezine Tanrı’nın yerine koyulan bilim kadar “yüce” bir mertebeye ulaşmış durumda. Ve bizler belki de, meta ile sürdürülen ilişkilerimizle, gerçeküstü bir dünyada zihinlerimizi bölmeye devam ediyoruz. Fakat yine de biliyoruz ki, sayısal kültürün sözü ya da dili ne kadar tahakküm edici olursa olsun; öykünün kurduğu dünya bir sanatçı duyarlılığı, hassasiyeti taşımaya devam edecektir. Yıpranma payı ise üretilen eserin, sayısal zihinlerdeki “alımlama kapasitesi” kadar olacaktır. Yani biz yazılan bir öyküyü, bir instagram hikâyesi olarak görüyorsak, bunda telefonun/edebiyatın bir suçu olmayacaktır.

Toparlarsam, kişinin ister öykü yazarı ister okuyucu olsun; yolculuğunun önündeki tüm bu “sorunları” bir anda ortadan kaldırmak mümkün değil. Yazının başında söylediğim dijital olanın “hayatın dışında” olduğunu ve “hikâyenin özünde” yer alamayacağını savunanları toptancı bir yaklaşımla reddetmek ya da bu dünyanın olduğu gibi öyküye, edebiyata boca edilmesi gerektiğini savunanları alkışlamak yersiz bir tartışma. Öykü, beslendiği dünyanın ritmini taşımaya devam edecektir. Önemli olan da öykünün kendi yolculuğudur