Suflörün Sesi

Pelin’i ziyarete gittiğimde sahnede prova yapıyorlardı. Sahnede dolaşan ışık Pelin’in üzerindeyken hiç tanımadığı bir kadını canlandırıyordu.
Pelin’i ziyarete gittiğimde sahnede prova yapıyorlardı. Sahnede dolaşan ışık Pelin’in üzerindeyken hiç tanımadığı bir kadını canlandırıyordu.

Suflör seyircilerin göremeyeceği bir yere oturuyor, oyun başlar başlamaz ses veriyordu. Cümlelere şekiller veriyor, hamurla oynar gibi oynuyordu. Sözcüklerle dolu leğenin içine ellerini daldırıp altını üstüne getiriyor, sağdan sola çeviriyordu. Oyun içinde bir başka oyun...

ne taşır sesler?

nereye tutunur?

onlar için ayrılmış boşluğun sızısı nasıl giderilir?

gelip geçenlerin topuklarında zonklayan ve durmadan çağıran, içinde kemikler yüzen o seslere nasıl karşı konulur?

***

Kafede duman gibi yükselen seslerin içerisinde yüzen hayallere dalıyorum. Seslerin boşlukta çarpışmalarını, havada asılı kalmalarını, dinleyen olmayınca yavaş yavaş dağılmalarını, daha canlı seslerin kendilerini yutarak söndürmelerini takip ediyorum. Tiyatro sahnelerindeki gibi, bir noktada toplanan ışığı andıran görünmez bir huzmenin sırayla aydınlattığı masaları geziyorum. Işık arka masadaki iki kişinin zamanı yavaşlatan görüntülerine vuruyor. O masa dışındaki her yer karanlık. Şık elbiselerinin ağırlığına uyarak, oldukça yavaş hareket ediyor, her lokmadan sonra çatal ve bıçağın duruşlarını dikkatle hizalıyorlar. Bir makamın içinde süzülür gibi ettikleri kahvaltılarını bitirmelerini bekliyorum. İçlerindeki yelkovanın vuruşlarına kendilerini bırakmışlar gibi aynı anda peçetelere uzanıyorlar.

Kadın ince kemikli ellerini masanın üzerinde bir sınır çizer gibi gezdiriyor. Sakin, neşesiz, düz bir ses tonuyla; mırıldanır gibi konuşmaya başlıyor. Sesi adama ulaşmadan solup mermer masadaki damarlara karışıyor. Adam kulağına rast gele çalınan sözcükler olunca gözleri hafifçe canlanıveriyor, ama suskunluğunu koruyor. Bu suskunluk, kadının konuşmasını git gide söndürüyor. Kulakları suflörün sesini bekliyormuş gibi oynuyor hafifçe. Adamın başını göğsüne yatırmış dalıp gittiğini görünce kendisine kirli bir camın ardından baktığını düşünüyor. Vakit kaybetmeden aralarındaki o görünmez camı siliyor gibi elini havada gezdiriyor.

Adam kendini parmaklarıyla masanın üstünde yavaşlatılmış şekilde trampet çalarken yakalıyor. Göz göze geldiklerinde iki tepe noktayı birbirine bağlayan gergin ipten ellerinde sırıklarla cambazlar geçiyor. Suflör metin dışına çıkmalarını engellemek için hamle üstüne hamle yapıyor. Onun sesini işitmiş gibi etrafına bakınıyor kadın. Kalıbından taştığının farkına varıyor. Sınırlarına çekilip peçeteyle dudağının kenarında birikmiş cümle atıklarını siliyor. Çevik bir silkinmeyle dönüyorlar metne. Masalarına tepeden vuran ışık sönerken diğer masa aydınlanmaya başlıyor.

Fonda sessizce akan cazın sesi yükseliyor. Jan Garbarek, diyor yanındakine. Müziğin ritmine kendini kaptırarak eşlik ediyor. Cazın inişli çıkışlı sesi bir süre ikisini de çalkalıyor. Gözlerini kapatıp kendilerini bırakıyorlar. İkisinin de yolları genişliyor. Zaman ve mekân o an yollarından düşüyor. Suflör de herkes gibi sessizce onları izlemekle yetiniyor.

Işık vurunca garson sipariş edilen portakallı keki masaya bırakıyor. Kekin rengi masadakilerin neşesini arttırıyor. İkilinin arasında devam eden diyalog kısa bir süre sonra patinaj yapmaya başlıyor. Tekrarlar artıyor. Kız, giderek sertleşen konuşmada kulağına akan sesin içinde yüzen olta çengellerini fark ediyor. İçindeki -ulaştığı zihinde ne zaman patlayacağı belli olmayan- barut gibi sıkıştırılmış anlamların gölgesi yüzüne yayılıyor. Sesin içerisindeki çengel sanki bir yerlerini yırtıyor. Yüz kaslarını gevşetmek ister gibi şapkasını çıkartıp saçlarını geri atıyor. Erkek cazın ritmini de hesaplayarak konuşmasına devam ediyor. Kız bir yandan çengellerden kurtulmaya çalışırken diğer yandan yelpazesi ile cazın havada asılı melodisini dağıtıyor. Erkek de aralarındaki yırtılan kâğıdın sesini o an duymaya başlıyor. Susuyor. Neler söylediğini düşünüyor. Suflör son cümleyi birkaç kez daha tekrar ediyor ama erkek artık onu duymuyor. Kız masadan kalkıyor, eşikte bekleyen diğer seslere karışıyor.

***

Uzun zamandır suflörün sesi ile ambulans sesi arasında askıdayım. Ambulans sesini işittiğim an kilitleniyorum. Saatlerce kilitli bedenin içinden kıpırtısız gözlerle seyrediyorum dışarıyı. Uzaktan da olsa değdiği her şeyi içine katarak, keskin bir bıçak gibi ulaşıyor bana. Suflörün sesi ile mesleğim gereği tanıştım. Kendimi onun sesine bırakıyor, neredeyse irademi onun sesine asıyorum. O ne derse tekrarlayacağım için sesimin ucundaki kancayı onunkine takıyor kendimi bilmediğim bir boşluğa bırakıyorum. O, benim yerime sesimi ayarlıyor, sevinçle açılan (mutluluğumu, coşkumu, heyecanımı, umudumu, kederimi, sıkıntımı, kaygımı, korkumu, öfkemi…) hüzünle kapanan parantezin içinde insana değebilecek tüm duygularımı biçimlendiriyor. Rollerim değişiyor. İlk zamanlar yeni rolüme alışmakta zorlanırdım. Oyundayken bir başkasının yerinde olduğum aklıma düşer o an söyleyeceklerime yabancılık çekerdim.

Cümleler belli belirsiz dökülürdü dudaklarımdan. Ne kadar gayret gösterdiysem oyuna suflörsüz çıkamadım. Ona da alışamadım. Ama mesleğim gereği mecburen katlanmam gerektiğine inandırdım kendimi. Zor oldu. Yaşadığım gel-gitler benden bağımsızmış gibiyse de alttan alta beni etkiliyor ve farklı tepkiler vermeme sebep oluyordu. Olmadık yerde sinirlerime hâkim olamıyor, dünyaları devirircesine etrafıma saldırıyor, kırmadığım dal budak bırakmıyordum. Beni ekip doktoruna gösteriyorlardı. Yatıştırıcı ilaçlarla sakinleştiriyorlardı. Ekip doktoru hastalığımı o an tedavülde olan yabancı bir kavramla açıklıyor ve beni o tanımların içine kapatıveriyordu. İçimde gün geçtikçe boğulan sesimi duyuyordum fakat gün geçtikçe itiraz edecek nedenler bulamaz olmuştum. Akışına bırakılmış bu yolculukta gün be gün eriyen, eridikçe cıvıyan ve etrafa bulaşan hâlimi görmezden geliyor, itiraz ettiğimde kazandıklarımın buharlaşıp uçacağından korkuyordum.

Pelin’i ziyarete gittiğimde sahnede prova yapıyorlardı. Sahnede dolaşan ışık Pelin’in üzerindeyken hiç tanımadığı bir kadını canlandırıyordu. O denli rahat davranması Pelin’i hiç tanımadığımı düşündürmüştü bana. Ama kısa süreliğine de olsa bir başkası olması cezbetmişti… Sahnedeki oyun sürdükçe içimde uyuyan oyuncu uyanmıştı. Sahne de o uyanan oyuncuyu fark etti. Kollarını açarak beni kendine çekmeyi başardı. Sahnedeki oyuncuların üzerinde gezinen ışık sönünce büyük spotlar yandı. Oyuncular meydana çıktılar. Nasıl da mutluydular. Perdenin kenarında unutulmuş suflörü de çağırdı biri. O da saklandığı yerden ortaya çıktı. Kıvırcık saçlarını topladığı bağı çözüp dalgalandırdı. Bendeki son ağacı da devirmişti böylece. Provalar devam ederken eksilen birinin yerine oyuna dâhil edildim. O gün bir tiyatro oyuncusunun ilk olarak nefesini kontrol etmesi gerektiğini öğrendim. Öğrendiklerime yabancılık çekmedim. Günün sonunda üç sayfalık tiradı elime tutuşturuverdiler.

Suflör seyircilerin göremeyeceği bir yere oturuyor, oyun başlar başlamaz ses veriyordu. Cümlelere şekiller veriyor, hamurla oynar gibi oynuyordu. Sözcüklerle dolu leğenin içine ellerini daldırıp altını üstüne getiriyor, sağdan sola çeviriyordu. Oyun içinde bir başka oyun... Provalar rahat geçiyordu. Suflöre de zamanla alıştım. Sahnedeyken kulağım ondaydı. O söylüyor ben tekrar ediyordum. Kulağımı ona astıkça kendimden, sesimden uzaklaştım. Söylediklerini duymadım. Sadece tekrarladım. Duyanların gözlerine baktım. Tepkilerini ölçmek için durdum. Seyircilerin ellerinin arasında boğulan seslerin kime ait olduğuna takılmadım. Alkışlara karıştım. Mideme kramplar girmeden kaygılanabiliyor, boğazıma yumruk tıkanmadan ve dudaklarımın iki ucunu sarkıtmadan üzülebiliyordum.

Yüzüme kan yürümeden ve kaşlarımı çatmadan öfkelenebiliyordum. Kalp atışlarım hızlanmadan, tüylerim diken diken olmadan, gözlerim fal taşı gibi açılmadan, ter basmadan, heyecan, korku ve şaşkınlık duyabiliyordum. Ve en önemlisi de gözlerimin içi parlamadan göstermelik bir tebessümle mutluluğumu ifade edebiliyordum. Suflörden bana uzatılan incecik ip gün geçtikçe kalın bir urgana dönüştü. Sesi yükselip çoğaldı. Sadece provalarda ve oyunlarda değil diğer zamanlarda da onun sesinin yankıları kulaklarımın yakınlarından ayrılmaz oldu. Sesimi yuttu.

***

Her şey olup bittiğinde, gelenler çekildiğinde, ana arterler açıldığında, zihinlerimize çökmüş sözcükler biraz olsun dağılıp yerlerini daha serinlere bıraktığında, belleklerimize yeni, nefes alıp veren sözcükler dökülmeye başladığında, yaraların etrafımıza ördüğü kabuklar çatlayıp parçalandığında, orada, o göçmüş evin ayakta kalan merdiveninin önünde, dedemi götüren ambulansın arkasından bakakalmıştım. Ortalığa saçılan acıları adımlayarak, moloz yığınlarının altında kalmış sesleri elimle sağa sola iterek, çok zorlanarak, neredeyse sürünerek oraya ulaşmayı başarmıştım ama dedemi götürüyorlardı. Dedemin arka kapısına yapışmış o dinç görüntüsünü ambulansın sesi parçalıyordu. Kulağıma çarpan, çarptıkça şangırtılar çıkararak ne var ne yoksa kıran, o uzaklaştıkça çoğalan ambulans sesi bedenimin bütün gözeneklerinden içime doluyordu.

Bomboşmuşum. Düşen her ses parçası büyük yankı yapıyordu. Döndü döndü, uçup gitmedi yapıştı. Gelip beni o an sarmalayan kişinin -kim olduğunu hâlâ bilmediğim o kişininsöylediklerinin bende çıkardığı gürültüyü izah edemem. Ambulansın ardında bıraktığı, lastik izlerinin olduğu o düzlükte açılan yarıklara işittiğim bütün ayak sesleri düşüyordu. Yana yaslanmış apartmanın bilmem kaçıncı katından dikiş makinasının sesi geliyordu. Ucundaki iğne belleğime girip çıkıyor ve bana sanki düz yeni bir etek dikiyordu. Etrafımdaki yıkılmış binalar dağılıyor, kum birikintisi haline geliyor; kumlar, kum saatinin içine akıyordu.

Ambulans sesini herkes ürkütücü bulur. Ses etrafa dağıldıkça, taşıdığı candan parça koparıyormuş hissi uyandırır. Trafik sıkıştıkça, ambulansın canhıraş çabaları beyhude kaldıkça, görenlerin, duyanların içindeki kafeste kuşlar çırpınır. Ambulans sesini her işittiğimde o çökmüş binanın ayakta kalmış merdiveninin kenarına saklanıyorum. Zihnime çelik keskinliğiyle saplanan görüntüye mıhlanıyorum. O an bir kapı açılıyor ve ben oradan derinlere iniyorum. O ses zamandan ve o an bulunduğum mekândan beni ayırıyor, biraz öteye itiyordu. Bağlarım çözülüyor, bakışlarımı gözlerimden ayırıyor, sesler katılaşarak kulaklarıma çarpıp düşüyor ve hiçbir şey duyamaz oluyordum. Bedenimden ayrılmış halimle şöyle kısacık da olsa bakabiliyordum. Üzerimdeki ağırlıklardan kurtuluyor, yüzdüğüm nehrin rengini görebiliyordum.

Diş sızısı geçtiğinde yerinde bıraktığı dinginliği bilirsiniz. Her seferinde o dinginliğe kavuşuyordum. Baş başa kalabiliyordum. Kollarımı çıkarıp masanın üzerine koyabiliyordum. Ayakkabılarımı yan yana bıraktığım gibi ayaklarımı da bırakabiliyordum. Gözlerimi yerinden sökebiliyor, gözyaşlarımın içerisinde dinlendirebiliyordum. En önemlisi de her seferinde kulaklarıma yapışmış sesleri temizleyebiliyordum. Önümdeki pencerenin perdesini aralayarak uzaklara bakabiliyor, nesneleri biçimlerinden ayırabiliyordum. Nefes alabiliyor, duyamadığım seslere ulaşabiliyordum. Elimin tersiyle önümde birikenleri süpürebiliyor, kendime biraz yer açabiliyordum. Ama bir süre sonra sönüyordu her şey. Dağılıyordu. Siste kayboluyordu. Gürültü artınca o, bulanık nehre döndüğümü anlıyordum hemen.

***

Sabırsızlanıyormuş meğer. Işık onun masasına döküldüğünde acemiliğini gizleyemedi. Kareli deftere kitapta parmağının ucuyla bastığı cümleyi aktarırken sesi geliyordu. “Burada gürültü öylesine arttı ki ne düşündüğümü bile zar zor duyabiliyorum.” Çok manalı ve mühim bir cümle yakalamanın verdiği doygunlukla kafedeki gezinen kabarmış seslere baktı. Cümlenin sonuna doğru kısık ve yapışkan bir ses tonunu yakalayınca suflörün sesine karıştı. Defterini yaklaştırıp okumaya devam etti. Sesi suflörün sesine çarpıyor, yankılanıyor; duman gibi yükselerek diğer sesleri boğuyordu.

Defteri bırakıp bakışlarını masanın üzerindeki kitapta topladı. Yuttuğu dumandan kurtulmak ister gibi Salinger’in bir kısmının altı çizilmiş öyküsüne döndü. Parmağını defterin arasında ayraç niyetine unutmuştu. Gözlerindeki gölgelenmeden okuduklarının arasında kendini aradığı anlaşılıyordu. Bir süre sonra diğer kitabı açtı. Bir ses duydu. Okumayı bıraktı. Sesi bir kez daha duyunca dikkat kesildi. Duyduğu sesin tekrarlamasını bekler gibi kıpırdamadan nefesini kontrol etti.

“Hişt!”

“Hişt!”

Şüphesi dağıldı. Nerden geldiğini tespit etmek için gözlerini gezdirdi. Masanın altına eğildi. Açıkta kalan kitabın ortasındaki tek sayfa devrildi. Doğrulup üzerindeki lacivertten dönmüş, yüzünün görüntüsüyle uyumlu elbisesini düzeltti. Nefesini seyrekleştirdi. “Hişt!” Kitapta kaldığı yeri açtı. “Hişt!” Kitabı kapatınca Sait Faik, parmaklarının altında kaldı. Kitabı kulağına yaklaştırdı. Sokaktan geçen ambulans sesini duymadı. Ambulansın sesine tutunarak her defasında ona ulaşanları da göremedi. Son üç gündür fark etmediği üçüncü ambulanstı. Suflörün kenardan “ve acı bir ambulans sesi geçer yanından” dediğini duyabildi. Tekrar ederek defterine geçirdi. Işık söndü. Perde kapandı.

  • Gençler, ağbilerinin “nerde o eski ortamlar” söylevlerinden, onların çarptıkları duvarların hikâyelerinden, onların korkularından azade olmayı başarıp kendi hatalarını yapmaya cesaret ederlerse kendi hikâyelerini yazmaya, kendi filmlerini çekmeye ve kendi dergilerini çıkarmaya da başlayacaklar. Bu hep böyle oldu. (AE)