20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

Trendeki yabancı

“Türkiye’nin ilk öykü app’i” Trendeki Yabancı
“Türkiye’nin ilk öykü app’i” Trendeki Yabancı

Hikâyesi bölümünde her sayı bir kitabın, filmin, mekanın, derginin yani bir “şey”in hikâyesine kulak kabartacağız. Bu sayı Selim Bektaş’a “Türkiye’nin ilk öykü app’i” Trendeki Yabancı’nın hikâyesini sorduk:

Hikâyesi

Akaş’ın kapısını tıklayıp içeri giriyorum. Masasının üzerinde “Çağdaş Amerikan Kısa Öyküleri” ve düzeltiden az önce gelmiş ozalitler var. Ters çevrilmiş cam bir bardak ve yarısı dolu bir sürahi. Bilgisayarın ekran ışığı ortadan biraz düşük. Hava kapalı. Yeni bir şey düşünelim, diyor. Tabii, diyorum, olması gereken de bu. Bu sırada aklımdaki yeni şeylerin hiçbirinin yeni olmadığını, hatta bazılarının klişe olduğunu fark ediyorum. Otursana, diyor. Oturuyorum. Bacağımda geceden kalma bir ağrı var. Oturduktan sonra bir şey söylemiyorum, o da söylemiyor. Aklımdan kâğıt boyutları ve gramajlar kataloğunu hatırlamaya çalışıyorum. İsim önerilerini e-postayla atacağım diyorum. Tamam diyor, onun da aklında bir şeyler var. Küçük bir anket yapıyoruz. Fena fikirler gelmiyor. Hikâyesini kendi yazan bir isim arıyoruz. Hikâyesi olan bir isim arıyoruz. Bir anda ortaya çıkıyor. Trendeki Yabancı.

Bir öykü dergisinin kendi hikâyesini anlatması önemli. Kendiliğinden beliriyor. Bir trende gidiyorsunuz, yanınıza biri oturuyor ve bir şeyler anlatmaya başlıyor. Anlattığı şey o kadar ilginç ki merakla dinliyorsunuz. Kim olduğu ve nereden geldiği önemli değil. Eee, sonra ne olmuş, diyorsunuz. Baktığımız şeyin bir ismi olduktan sonra her şey daha aydınlanıyor. Kâğıtlara, fontlara, sütunlara ve başlıklara geri dönüyoruz. Bir gece Cem Akaş Google Hangouts’tan -neden oradan yazdığını anlamıyorum- bir mesaj yazıyor, “app işi ne oldu?” App konusunu işe başladığım günlerde laf arasında konuştuğumuzu hatırlıyorum. Konuşalım üzerine, diyorum. “Acaba,” diyor, “basılı versiyonu hiç yapmasak mı?” Yayınevinde bu soruyu günlerce düşünüyoruz. Kendimizi bir anda mobil uygulama dünyasının içinde buluyoruz.

Akaş’ın bu sorusundan sonra kâğıt ve mürekkebin yerini ekranlar, butonlar ve kodlar alıyor. Günler, yazılım şirketleriyle görüşmelerle, Trendeki Yabancı’nın bir dergi, bir mobil uygulama ama yine de bir dergi olduğunu anlatmakla geçiyor. Dokümantasyon ve senaryolar hazırlanıyor ve tasarıma karar veriliyor. Yazılıma başlarken bir yandan da öykülerin hazırlanması gerekiyor. Tanıdığım birkaç yazara Trendeki Yabancı’dan bahsediyorum. Her şey olması gerektiği gibi olursa nisanda çıkacağımızı söylüyorum. Çok heyecanlanıyorlar. Bazı yazarlar ortaya ne çıkacağını anlamıyor, çıksın bir görelim istiyorlar. Haksız sayılmazlar. Edgü’ye yazıyorum. Fikri çok sevdiğini söylüyor ve beş öykü birden veriyor.

Trendeki Yabancı nisanda ve temmuzda çıkamıyor. Küçük ve orta çaplı krizler yaşanıyor. Sonrasında en iyi ayın eylül olacağına karar veriyoruz. 10 Eylül’de ilk sayıyı yayımlıyoruz. Her sayıda yirmi öykü. Bu yazıyı yazarken dördüncü sayı yayımlanıyor. Geçen bu dört ayda Murathan Mungan’dan Ferit Edgü’ye, Silvina Ocampo’dan Saki’ye uzanan bir seçkimiz oluyor. Bizim Trendeki Yabancı’ya sorumuz şu oldu: öyküyü teknolojiyle ne kadar bir araya getirebiliriz. Bu noktada sadece telefon ekranından öykü okutmak yetersiz kalıyor. Trendeki Yabancı da bize interaktif öyküleri getiriyor. Çok yakındaymış, öyle söyledi ve gitti.

İLGİLİ HABERLER