Arjantin'den bir hostel hi̇kâyesi̇: El Mejor Turco

Mendoza, Arjantin'in batısında yer alan eyalettir.
Mendoza, Arjantin'in batısında yer alan eyalettir.

Latin Amerika turumun ilk aylarındaydım. 7 Ekim 2016’daki 30. yaş günümde, şimdiye kadar hayatımda kendime verdiğim en güzel hediyeydi bu gezi. Kıtanın güneyinden kuzeyine sırt çantamla bir buçuk yıl boyunca yollarda olacağımı tahmin edememiştim elbette. Yol, yolu açıyor malum.

Buenos Aires’te uzun süre yaşadıktan sonra doğum günümde Uruguay’dan başladığım geziye yine Arjantin’de devam ediyordum. Şili sınırındaki Mendoza şehrine ulaştım. İlk iki gün internet üzerinden ayarladığım bir hostelde kaldım. Kalışımı uzatmak için yeni bir rezervasyon yapmamıştım ve dışarıda dinmek bilmeyen bir sağanak yağmur vardı. Hostelde tüm odaların dolduğunu ve maalesef beni daha fazla misafir edemeyeceklerini nazikçe belirtti hostel yöneticisi. Arjantin’de dört günlük tatilin birleştiği bir döneme denk geldiğinden başka hostellerde de yer yoktu. Sırt çantamı yüklendim ve elbet bir yer bulurum deyip öylesine yürümeye başladım. Bir anda karşıma Hostel Windmill adlı bir yer çıktı. Tüm ıslaklığım ve ağırlığımla içeri girdim hemen. Hostelin sahipleri, Dario ve Julieta karşıladı beni. Tatlı bir çift. Mekâna rezervasyon yapmadan çatkapı geldiğimden benim için yalnızca bir günlük yer olduğunu söylediler.

İlk gün playstation, masa tenisi, bilardo oynarken epeyi vakit geçirdik beraber, sohbet ettik, hikâyelerimizi paylaştık. İkinci günün sabahı ise gitme vaktim gelmişti. Ancak dışarıda da müthiş bir yağmur vardı yine. Kahvaltı ettikten sonra ödememi yaptım ve şöyle dedim tebessüm ederek: “Şimdi şu yağmurda beni kapı dışarı mı edeceksiniz? İnsanın vicdanı parçalanmaz mı?” Gülüştüler ve bırakmadılar beni. Hostelde bir kişilik bile yer yoktu malum. Alt katta bir oda varmış. Boyası, yatakları her şeyi yeni. Ama merdivenleri düzenlemedikleri için henüz odaya kimseyi kabul etmemişler. Hostelin en serin ve güzel odası. Üstelik sadece bana ait. “Tamam, süper! Çok beğendim. Ama ne kadar ödeyeceğim?” dedim. “Ne parası ya hu! Sen kal işte burada!” dedi Dario. Nasıl olsa zaman kısıtlamam yok diye ben de hostelde vakit geçirmeye başladım. Ancak benden hiç yardım bile istemiyorlardı. Neredeyse izin de vermiyorlar.

Kahvaltıdan sonra ödememi yaptım ve şöyle dedim tebessüm ederek: “Şimdi şu yağmurda beni kapı dışarı mı edeceksiniz? İnsanın vicdanı parçalanmaz mı?” Gülüştüler ve bırakmadılar beni.
Kahvaltıdan sonra ödememi yaptım ve şöyle dedim tebessüm ederek: “Şimdi şu yağmurda beni kapı dışarı mı edeceksiniz? İnsanın vicdanı parçalanmaz mı?” Gülüştüler ve bırakmadılar beni.

Sorduğumda da “Sen sadece bizle vakit geçir, sohbet et Ömer. Bu bizim için yeterli.” diyorlardı. Zorla temizliğe, çarşaf değiştirmeye, alışverişe yardımcı olmaya başladım. Bir ara pet şişelere toprak doldurup çiçek yerleştirdik. Sonra da iplere dizerek bahçe duvarını bir güzel süsledik. Hosteli dört ay önce açtıkları için terası düzenlemelerine de yardımcı oldum. “Ben artık gitmeliyim. Yolum uzun!” dediğimde de kabul etmiyorlardı. Ben de çok eğleniyordum zaten. Kardeş gibi olmuştuk. Birlikte yiyor, birlikte üzülüyor, birlikte seviniyorduk. Ayrıca sürekli bir gezgin sirkülasyonu vardı hostelde. Her gün dünyanın farklı ülkelerinden yeni insanlarla tanışıyor ve hikâyelerini dinliyordum. Gezginliğin eşitleyici bir yönü var. Coğrafya, din, millet, sosyal sınıf fark etmeksizin insan olarak konuşacak/paylaşacak, bize dair ne çok şeyimiz var. Yine farklı ülkelerden gelip, workaway platformu aracılığıyla yemek ve kalacak yer karşılığında hostelin işlerine yardım eden gönüllüler vardı. Ben farklıydım onlardan aslında. Birkaç gezgin, Dario ve Julieta’nın yanındayken bana hostelde ne yaptığımı sormuşlardı: “Gönüllü müsün yoksa burada mı çalışıyorsun Ömer?” Dario ve Julieta ile göz göze gelip gülümsedik. “Ömer, takılıyo’ işte ya!” diye cevap verdi Dario.

Bu arada elbette tüm vaktimi hostelde geçirmiyordum. Ara ara tanıştığım gezginlerle Mendoza çevresindeki görülecek yerlere gidiyorduk. Asya kıtası dışında dünyanın en yüksek dağı olma sıfatını taşıyan Aconcagua’yı da yakından görmek istedim.

İki İsveçli, bir Hollandalı ve bir de İngiliz arkadaşla araba kiralayıp neredeyse Şili sınırına dayandık. Aconcagua’nın yüksekliği 6962 metre. Oraya vardığımızda gün ışığı yeterli olmadığı için yalnızca 3-4 saatlik bir hiking fırsatımız oldu. Yoksa dağın zirvesine çıkıp dönmek için rehber eşliğinde 20 günlük bir süre gerekiyor. Hostelde tanıştığım Hongkonglu bir arkadaşım rehberle birlikte dağın zirvesine ulaşmak için bir şirkete 4500 dolar ödeme yapmış. Hedefinde dünyanın en yüksek 7 noktasına ayak basmak var. Tabii paranız olsa bile eğitim ve tecrübe olmadan bu yüksekliğe tırmanmak imkânsız. Ben de 3500 metrenin üzerine çıkmadan döndüm açıkçası. Her yıl profesyonel donanımlı 3 bin dağcı zirveye çıkmayı dener ancak yarısı bunu başarabilirmiş. Yine hostelde tanıştığım bir Japon arkadaşın Aconcagua ile macerası ise bambaşka. Çekik gözlü arkadaşımız tek başına ve donanımsız şekilde zirveye çıkmayı denemiş. Hem de profesyonel dağcıların kullandığı Aconcagua’nın eğimli tarafından değil, dik tarafından. Haliyle kaybolduktan bir gün sonra bir şekilde fark edilip donmak üzereyken helikopterle kurtarılmış. Bir akşam diğer arkadaşlarla birlikte tango izlemeye gitmiştik. İspanyolcası da İngilizcesi kadar kötü olduğundan kısıtlı iletişim kurabilmiştim. Kardan yanmış yüzü dikkatimi çekmişti ama döndüğümüzde Dario kıkır kıkır gülerek haberlere de çıkan Japon’un hikâyesini anlattı bana.

Koltuğun üstündeki duvara asılı tahtada İspanyolca “El Mejor Turco!” (En iyi Türk!) yazılıydı. Yerim belliydi. Belki de bu kadar yakından tanıdıkları tek Türk’tüm.
Koltuğun üstündeki duvara asılı tahtada İspanyolca “El Mejor Turco!” (En iyi Türk!) yazılıydı. Yerim belliydi. Belki de bu kadar yakından tanıdıkları tek Türk’tüm.

Sonra gidip konuşmak istedim tekrar. Şöyle sordum: "Profesyonel ekipmanın yoktu tamam ama yiyecek bir şey de mi almadın yanına?” Cevabı çok güzeldi: “Kurabiyelerim vardı.” Soğuk kurabiyelerle ölüme/ zirveye yürüyen ve donmak üzereyken kurtarıldıktan bir gün sonra da tango seyretmeye giden adamlar var dünyada. Şahsen çok sıkıcıyım bence.

Mendoza’da 3 hafta kalmıştım. Ayrılık vakti geldiğinde ise ne yapacağımı bilemedim. Hostelde kaldığım sürece oturmayı alışkanlık haline getirdiğim koltuk da boş kalmıştı. Koltuğun üstündeki duvara asılı tahtada İspanyolca “El Mejor Turco!” (En iyi Türk!) yazılıydı. Yerim belliydi. Belki de bu kadar yakından tanıdıkları tek Türk’tüm. O kadar da iyi değilim tabii! (burada gülücük emojisi var.) Bakınca bir garip hissettim. Gezerken çok kitap okuduğumu söyleyemem ancak bolca insan okuduğum bir gerçek.

O kadar güzel insanlarla tanışmıştım ki. Ben ki “ayrılık” konusunda duygularını yitirmiş bir insan olduğumu düşünürdüm. Tutamadım kendimi, tutamadık kendimizi. Mark Eliyahu’dan Journey şarkısını açtım. 5-6 kişi ağlamaya başladık bir anda, sarıldık, vedalaştık.

Dario ve Julieta ile hâlâ arar sorarız birbirimizi. Mendoza’da bir evim var. Kaçacak bir yerim, belki de dönecek bir yerim. Buenos Aires’ten sonra ikinci kapım. Arjantin hem yara açan hem yara saran bir yer benim için. Kendim gibi, evim gibi hissettiğim yer.

Yazıyı Dexter dizisinden bir sahne ile bitireyim:

“Herkes bir Arjantin arzusundadır. Temiz bir sayfa açabileceği bir yer. Ama işin aslı Arjantin, Arjantin’dir işte. Nereye gidersek gidelim kendimizi ve yaralarımızı da beraberimizde götürürüz. Yuvamız, ona kaçtığımız yer midir yoksa ondan kaçtığımız yer mi? Yoksa her ne koşulda olursa olsun kabul gördüğümüz sığınma yerlerimiz mi? Bize daha fazla yuvamız hissettiren yerler. Sonunda olduğumuz gibi davranabildiğimiz için...”