Bir şehri tanımaya nereden başlanır?

Eskişehir, Odunpazarı.
Eskişehir, Odunpazarı.

Yıkık köyler ve dümdüz ovalar, nereye ait olduğu kestirilemeyen evler, yol üstündeki ayçiçeği tarlaları, yalnız minaresi görülen camiler, hızla geçip giderken bir çırpıda okunan tabelalar… Sizi birazdan kucaklayacak olan o tanımadığınız şehre doğru yol alırken göreceğiniz muhtemel manzaralardır bun-lar. Aklımızda yer edinen bu kareler yol ya da yolculuk denildiğinde bir albüm içerisindeki fotoğraflar gibi zihnimize dizilerek bizi aniden o küçük solucan deliğinden geçirir ve yeniden yolda olma isteğimiz canlanıverir.

Beş şehir

Seyahat ya da yolculuğun kelime manası “ülkeden ülkeye veya bir ülke içinde bir yerden bir yere gidiş veya geliş, gezi, sefer.” Bana sorarsanız yolculuk; varlığınızın yüklerini bir süreliğine kenara bırakarak, maddenizin kapısını kilitledikten sonra anahtarını da bavulunuzun en derinine atıp coşkuyla çıktığınız ruhsal bir deneyimin adıdır. Bu deneyim elbette doğadan ve insandan koparak gerçekleşemez. Bu da seyahat etmeyi tatile gitmekten ayıran en önemli farktır. Kendinizden uzaklaşmaya değil bilakis yakın olmaya niyet ettiğiniz bir yolculuk elbetteki yüklerinize yenilerini ekleyebilir ama buna değmez mi?

Ankara, Kaleiçi
Ankara, Kaleiçi

Bir şehre gitmek, orayı tanımak denildiğinde aklıma önce memur bir babanın çocuğu olmak, gurbet ve o dönem şehirler arası yolculuklar için memurların en çok kullandığı vasıta tren ve tren yolculukları gelir. Bu yolculuklar bana bir şehirden bir başka şehre gitmenin A noktasından B noktasına varmak gibi matematiksel bir ifadeye indirgenemeyeceğini öğretti. Çıktığımız bu yolculuklarda ne çok istasyona, hikâyeye ve insana şahit olduğumu zamanla daha iyi anlıyorum. Bu bir anlamda o dönem için en modernden en mahrumiyete, en soğuktan en sıcağa, konforlu baba ocağından yine soğuk ama sanatın ısıttığı bir şehre doğru seyrüseferdi.

Tanpınar’ın Beş Şehri gibi benim de beş şehrim oldu böylece, peki bu şehirlerle karşılaşmalarımda beni neler etkiledi, böyle düşününce bir şehri tanımaya nerelerden başlıyoruz bunu da anlamış oluyorum kendimce.

Ankara

Çocukluğumun Ankara’sı sadece binalarıyla değil bir adım ötenizdeki insanı görmenizi imkânsız hale getiren sisiyle de gri bir şehirdi. O zamanlar yağan karın başkentte de hayatımızı durdurduğu zamanlardı. Bu şehre dair hatırladığım bir diğer şey de bitmek bilmeyen kırkikindi yağmurlarıydı. Gençlik Park’ı memurların en büyük lüksüydü, biz çocuklar içinse Lunapark Park ve Hayvanat Bahçesi.

Kars.
Kars.

Kars

Sonra uzun çok uzun bir yolculuk sonrası üstü toprakla örtülü evlerde, kazları ile yaşayan ayaz kavruğu garip ama iyi insanlar tanıdım serhat şehrimizde. Lojmanın sıkışmışlığından kurtulabildiğimiz nadir sıcak günlerde kendimizi içine attığımız çayırlar ve o güzel doğanın içinde cılız ama sağlıklı inekler ve onları korumakla görevli koyun gibi tüylü, aslan kadar kocaman kafalı çoban köpekleri hâlâ gözümün önünde. Şehre geldiğini duyduğunda annemin yüzünü güldüren ama bir koşu gittiği bakkaldan eve getirinceye kadar donan meyve ve sebzelerin kursağımızda bıraktığı heves. Unutamadığım bir an; kahvehanenin içinde küçücük ben, kömür sobasının sıcağıyla mayışmışım, ellerinde sonradan adının divan bağlaması olduğunu öğreneceğim amcalar, ki onlara aşık denildiğini babamdan öğrendiğimde bu kocaman adamların kime âşık olduğunu merak ettiğimi hatırlıyorum. O kahvehane Aşık Çobanoğlu’nun mekânıydı ve babamı kırmayarak söylediği Kiziroğlu hâlâ kulaklarımda. Kalesi, Ani Harabeleri, Harakani Hazretleri ve kesme taşlardan oluşan ve beni o yaşlarda bile kendine hayran bırakan mimarisiyle Kars.

Adana

Kırk saate yakın bir yolculuğun ardından otobüsten inişimde aldığım ilk nefes nemli ve kebap kokuluydu, kulağıma çarpan da Tatlıses’in bol acılı sesiydi ki o dönem bu şehre özel bir türküsü bile vardı Adana Köprü Başı. Dedemler sıvasız kiremit duvarlı ve damlı evlerin, briketten örülmüş duvarların oluşturduğu bir semtteydi. Çok yakınımızdan nehir gibi bir su akardı, o sıcakta deniz ve havuz bulamayan çocukların en büyük eğlencesiydi Çukurova’nın pamuk tarlalarına can suyu olan bu kanal. Adana Büyüksaati, Taşköprüsü, Ramazanoğlu Konağı ve bol küfürlü havasıyla çocuk zihnimde bu dünyadan ama başka bir âlemin adıydı.

Eskişehir

Porsuk Nehri kıyıları bana Konservatuvar yıllarımı hatırlatır. Yazın dahi akşamları serin, geceleri soğuk, adı eski, nüfusu ise şehrin küçüklüğüne rağmen iki üniversite vesilesiyle yeniydi. Odunpazarı ilk keşfettiğim yerdi, eski balık pazarının yanında minicik atölyelerinde dünyanın en özel taşıyla en mütevazı sanatını icra eden Lüle Taşı ustaları. Haşhaşlı ekmek, şıra, çibörek. Otostop ile gittiğimiz ilçeleri, uzun yürüyüşlerimiz ve Yunus Emre Hazretleri’nin Anadolu’daki bilmem kaçıncı kabri. Eskişehir’in merkezi Köprübaşı’dır, orada sadece bir saat bekleyen bile tanıdıklarının yarısıyla karşılaşır ve ayaküstü sohbetle akşamı edebilir, bu aylaklık zamanını nihayete erdirmek için akşam ve yatsı vakitlerinde en iyi tercih Kurşunlu Medresesi’dir.

İstanbul.
İstanbul.

İstanbul

Gözümü korkuttuğu için gelmeyi ertelediğim ama sonunda dönüp dolaşıp benim de geldiğim şimdilik son durağım yedi tepeli şehir. Napolyon’un dünyanın başkenti dediği, kutlu müjdenin gerçekleştiği bu şehir tek başına ciltler dolusu kitapların konusu.

Ne demiştim Tanpınar’ın beş şehri gibi benim de beş şehrim var.