Bir şehri tanımaya nereden başlanır?

Eski Kabataş Bölgesi (1900).
Eski Kabataş Bölgesi (1900).

Bu sorunun cevabı tamamen bizim bir şehri nasıl algıladığımızla ilgilidir. Şehir bana nerden geliyorsa ben de ona oradan bakarım.

Demek istediğim şudur: Biri bir şehre gidiyor, dönüşte soruyorlar, nasıl bir yerdi diye. Diyor ki: “Çok güzel bir şehirdi, eğlence yerleri, restoranları, kafeleri, gezmekle tükenmez turistik yerleri, müzeleri on numaraydı. Sabahlara kadar eğlenceye akıyorsun, âlem süperdi…”

Bir gün başka biri daha gidiyor aynı şehre, ona da soruyorlar nasıldı diye. O da şöyle cevaplıyor: “Çok güzel bir şehirdi, camilerine bayıldım. Müezzinlerin ezan okuyuşu muhteşemdi. Adım başı, her yerde türbeler var, o mübareklerin mekânlarını görmen lazım. Şehir âdeta şehitler ve gaziler yatağı. Her vakit namazı farklı camilerde kıldık, evliya ziyaretleri, tarihi mekân gezileri, atalarımızın bıraktığı muazzam sanat eserleri anlatılır gibi değildi…” Bu şehir Müslüman şehri değil de başka bir din ve medeniyete ait bir şehir de olsa sonuç değişmezdi. Bu sefer orada o şehrin medeniyetinin maneviyatı ve derinliği dikkate sunulurdu.

İstanbul Üsküdar İskelesi (1900).
İstanbul Üsküdar İskelesi (1900).

Şimdi bu iki insan aynı şehirden mi bahsediyor? Evet, aynı şehirden bahsediyor. Peki nasıl bu kadar farklı olabiliyor? Çünkü herkes görmek istediğini görüyor, şehir onun meşrebine nerden bakıyorsa o da şehre oradan bakıyor. Bir zamanlar İstanbul için “Gündüzleri kir yağar, geceleri nur…” denirdi. Bu söz işte tam da bunu anlatıyor. Peki nedir bu Kir ve Nur? Herkesin kir ve nuru kendisine. Benim için nur olanlar başkası için boğucu bir kasvettir. Başkası için nur olanlar benim için tam bir felâkettir.

Büyük şairimiz Yahya Kemal bir şehre nerden bakmalıyız sorusuna “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” mısrasıyla cevap veriyor sanki, buna göre bir şehre ona hâkim bir tepeden bakılmalı. Ama diğer bir şairimiz Orhan Veli, bir şehre bakmayı gözden ziyade kulaklara devrediyor gibi. “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı” mısrasıyla ve bu şiir boyunca bir şehri sesleriyle görüyor âdeta. Kimine gözle gelir şehir, kimine kulakla, kimine tarihle gelir şehir, kimine yemekleri, eğlence alemleri, telli duvakla…

Bir gün babam bana demişti ki: “Bir şehre gittiğin zaman önce büyükleri ziyaret et!” Babama göre bir şehre gittiğimiz zaman yapılacak ilk iş o şehrin büyüklerini ziyaret etmektir. Büyüklerden kastı da o şehirde yatan evliyalar, şehitler, türbelerde metfun olanlar idi. Neden böyle yapacağımı sorduğumda demişti ki: “Çünkü o şehirde yaşıyorsak onlar sayesindedir. Onlar bu toprakları bizlere, ilimleri, irfanları, himmetleri, canları ve kanlarıyla vatan kıldılar…” Tam da bu düşünceden dolayıdır ki, bu “büyükler” şehirlerin manevi koruyucuları sayılırlar. Mesela İstanbul’da Anadolu yakasında Aziz Mahmut Hüdaî ve Avrupa yakasında Beşiktaş’ta metfun olan Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi Yahya Efendi, boğazın iki yakasında İstanbul’un koruyucuları olarak bilinirler.

 İstanbul, 1953.
İstanbul, 1953.

Bu neden böyledir? Yahya Kemal’in de gayet isabetle belirttiği gibi, Türk şehirleri asırlar boyu bir şehidin, bir evliyanın türbesi etrafında kurulmuştur. Hemen onun civarına bir cami yapılmış, caminin avlusuna bir çınar dikilmiş, mahalleler o cami civarında teşekkül etmiştir. Yine Yahya Kemal’e göre, Batılılar unutmamak ve unutturmamak için heykel dikerler, biz ise unutmamak ve unutturmamak için türbe inşa ederiz.

Kadim şehirler böyle. Pek modern şehirler? Onlara bakmak için bir merkeze ihtiyacınız yok. Nereden bakarsanız oradan görünürler, derin ve kadim olmadıkları için yalındırlar ve daha ziyade seküler kaygılarla kurulmuşlardır. Baktığınızda ineceğiniz bir maneviyattan (yani “iç”ten) yoksun oldukları için bakışınızı derinleştirmeye gerek de yoktur.

Bir şehre nereden bakalım? Varlığa hangi zaviyeden bakıyorsak oradan bakarız. Bu yüzden hiç kimse bir şehri tüm varlığıyla keşfedemez, anlayamaz. Gördüğümüz, içimizin görmek istediklerini buyurduklarından ibarettir.