Düğün davetiyesi

​Düğün davetiyesi.
​Düğün davetiyesi.

Hepimiz olmak istediğimiz o fotoğraf karesinden kovulup buraya geldik. Daha iyi bir seçenek muhakkak vardır diyenlere tebessüm ederek sırtımızı o yıkık duvara yasladık. Tercih, seçenekler arasından yapılır, gerçekten inanmış bir kalpte ise seçeneklere yer yoktur, inancın şiddetiyle beraber hakikat dışındaki her şey un ufak olur ve geriye sadece bir ömür boyu izini süreceğin, kalbinin köküne işlemiş o kutlu his kalır.

  • Hadiseler kendiliğinden unutulmaz.
  • Onları unutturan, tesirlerini hafifleten,
  • varsa kabahatlerini affettiren daima
  • öbür hadiselerdir.
  • Ahmet Hamdi Tanpınar

İnsan, iz sürmek için dünyadadır. Ruhuna üflenen hakikatin ardı sıra günlerini tüketmek için buradadır ve neyin peşindeyse sonunda ona dönüşecek olandır. Peki, senin peşinde olduğun gerçeklik nedir? Dünya sürgününde hangi kömürün kahrını çekip sonunda hangi elmasa kavuşmayı arzuluyorsun? Ve kavuştuğun elmas sahiden de çektiğin çileye, harcadığın günlere karşılık gelecek mi?

İçimizde, ne yaparsak yapalım değiştiremediğimiz, dizginleyemediğimiz, söz dinletemediğimiz bir taraf var. Dünyanın tüm doğruları, mantıklı açıklamaları ve ahlaki kuralları bu taraf karşısında çaresiz. ‘Taraf’ diyorum çünkü içimizdeki bu sonsuzluk yankısı, bizden yana görünüp aslında hiç bizim olmayandır. Bazen elimizi uzatıp dokunabileceğimiz parlak bir yıldız kadar yakınken, bazen de karşı kasabada yüksek dağların ardına gizlenmiş, batmaya yakın bir kış güneşi kadar uzaktır. Fakat her halükârda yaşam dediğimiz bu gayya kuyusuna katlanmamızı sağlayacak olandır.

İnsan en çok, uzun yolculuklarda kafasını dayadığı camda yakalanır bu tufana.
İnsan en çok, uzun yolculuklarda kafasını dayadığı camda yakalanır bu tufana.

İnsan en çok, uzun yolculuklarda kafasını dayadığı camda yakalanır bu tufana. Bir yolculuk üzere doğan âdemoğlu, dünyada yaptığı yolculuklarda gerçek yolculuğunu anımsar ve bu tanıdık eylem ruhun karşısına sahici bir ayna koyar. Karanlık, askerde nişanı atılan on sekizlik bir delikanlının yüzü gibi çökmüştür. Yol ortaklığı yaptığın yolcular kaderlerine razı bir şekilde hep beraber susmuş, önlerinde duran ışıklı ekranlardan umudu kesip içlerindeki karanlığa mecburen gömülmüştür. Şanslı olanlar biraz sonra uyuyacak, geride kalanlar da bu doğal narkoz yoluna imrenip sımsıkı gözlerini kapayacaktır. Uykunun, dünyanın ve sevilenin adaletine kim inanabilir ki?

Mola yeri soğuk. Uykusuz ve sigarasız ekşi yüzlerde yolda olmanın o anlamsız telaşı. Tarlalara doğru yürüyorum. İyi bir hasadı vadeden yağmur üzerimde kayboluyor ve sanırım bu yağmur damlaları içimdeki korku tohumlarını yeşertmeye başlıyor. Dünyayı bir ağaç gibi düşün. Korkusuz ve zahmetsizce, bir heves yukarıya doğru tırmandığını… Güzel bir meyve ya da manzara seyri için çıktığın o koca ağaç... Değişmez gerçeklik: Başlayan her şey biter; çiçek solar, yaprak düşer, insan gider. Bir müddet eylersin kendini ağaç tepesinde, ardından zoraki bir iniş gerekir. Olmaz. Sonra bir bakarsın aşağı doğru, güle oynaya çıktığın o yükseklik şimdi ucu bucağı görünmeyen bir uçurum olmuş. Bir iki adım atmaya niyetlenirsin hemen altındaki dala, nafile. Şiddetli bir korku kaplar içini, peşi sıra derin bir çaresizlik. Karanlık bir tarlanın ortasında sarıldığım çaresizlik, geride mutlu sandığım insan kalabalıkları, dilimde yeni öğrendiğim o şarkı: “Ben, yol boyunca uzanan gri sıkıcı bariyer / Sen, vadinin ardında ilk defa görülen deniz.” Bir kez daha anlıyorum ki, bin dermana değişemediğimiz dertlerimizin yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz.

Yağmur şiddetini artırıyor.

Sahiden de bu cesedi nereye gömelim şimdi?