İstanbul'un Babil kokan adaları

İstanbul'un Prens adaları...
İstanbul'un Prens adaları...

Bizans tarihinin en karanlık dönemlerinin magdurları olan imparatorları, imparatoriçeleri, prens ve prensesleri, komutanlarına ve gözden düsmüs patriklerine zindan olan Prens Adaları artık metropolden kaçanların huzur, barıs ve hosgörü vahası…

İstanbul’un hemen burnunun dibinde denizin ortasında bulunan bir ilçe İstanbul'un tüm bu olumsuzluklarından azade bir hayatı sürdürüyor. Denizin hâlâ girilebildiği, ahşap, az katlı ve bahçeli evlerin etrafı doldurduğu, sokaklarında araba gürültüsü yerine atların nal seslerinin ve faytonların çıngıraklarının duyulduğu, yol kenarlarını bahçe ve ağaçların süslediği, insanların evlerinden çıktıktan 5-10 dakika sonra koruluklar arasında dolaşabildiği, balkonlarında huzur içinde temiz hava solunan, güvenle bisiklete binilen, sakinlerinin birbirini tanıyıp selamlaştığı kurtarılmış bir bölge burası: İstanbul Adaları ya da yabancıların verdiği ismiyle Prens Adaları…

İstanbul'un o eşsiz manzarası...
İstanbul'un o eşsiz manzarası...

Bizans döneminde sürgüne ve hapse gönderilerek hem siyasi hem de sosyal hayattan uzaklaştırılan imparator, prens ve imparatoriçeler nedeniyle Prens Adaları ismi de verilen İstanbul Adaları irili ufaklı 9 adadan oluşan bir takımada. Bu haliyle bile İstanbul’un diğer 38 ilçesinin yanında biricik kalıyor Adalar. Ancak Adaları eşsiz ve görülmeye değer yapan sadece bu özelliği değil kuşkusuz. Sürekli artan kalabalığı, genişleyen hacmi, devasalaşan mimarisi ile dünyanın en yorucu metropollerinden biri olan İstanbul içinde korunmayı başarmış doğal ve tarihi dokusu, zamanın durduğu hissi veren mimarisi, birbirinden farklı kültür ve dinlerden toplulukları koyun koyuna barındıran hoşgörülü ve kozmopolit hayat tarzı, yaz ayları haricinde en kalabalık meydanlarını bile kuşatan dinginliği ve yeşil ile mavinin hâkimiyetindeki doğal güzellikleri ile İstanbul Adaları adeta kaosun kıyısında bir huzur ve barış vahası teşkil ediyor.

Adalardan bir kare...
Adalardan bir kare...

Ne yazık ki Adalar’ın bu güzelliklerini görmek bu adalara isimlerini veren Bizanslı asilzadelere genellikle pek nasip olmamış. Zira bu adalara sürgüne gönderilenlerin gözlerine mil çekilerek kör edilmeleri o zamanlar adettenmiş. Adaların cazibesini en çok artıran özelliği ise motorlu taşıt kullanımına izin verilmemesi. İtfaiye, polis, ambulans ve orman güvenliği gibi resmi araçların dışında motorlu araç kullanımının yasak olduğu adalarda ada sakinleri ve ziyaretçilerin üç seçeneği var: Faytonla, bisikletle ya da yaya olarak dolaşmak.

Son yıllarda izin verilen ve ada sakinleri arasında yaygınlaşmaya başlayan ve sesiz çalıştıkları için adaların o meşhur dinginliğine halel getirmeyen akülü araçlar da dördüncü seçeneği oluşturuyor. Neticede Müslümanı, Musevi’si, Rum’u, Ermeni’si, Kürt’ü, Alevi’si ve Avrupalısı ile İstanbulluların şanslı sayılabilecek bir kısmı, yaşadıkları megapolde bulamadıkları huzuru, sükûneti, doğayı, denizi ve çok kültürlü bir ortamın tadını zaman ve mekân içinde bir huzur parantezi gibi açılan İstanbul adalarında doyasıya tatma şansından kendilerini mahrum etmiyorlar.

Yorucu megapolün panzehiri Adalar...
Yorucu megapolün panzehiri Adalar...

Büyükada

Adaların en ekâbiri

İstanbul Adaları’nın en büyüğü ve en gözdesi Büyükada’nın en eski sakinleri olan Rumlar, bugün bir elin parmaklarıyla sayılacak kadar azalmış olsalar da Büyükada’nın yaşam kültüründe bıraktıkları izlerin çabuk silineceğini söylemek kolay değil.

Yıllar boyu terk etmediği adasının meydanında hemen hemen her gün dostlarıyla yarenlik eden ve Türk futbolu kadar Büyükadalılık sembolü olarak da arz-ı endam eden efsane futbolcu Lefter’in birkaç yıl önceki ölümü ya da adanın merkezindeki çarşıda bulunan tesisat dükkânında gün boyunca çalan teypten etrafa buzukili Yunan nameleri yayılan Niko Usta’nın çekilmesinden sonra Büyükada’daki Rum görünürlüğü ve temsili iyiden iyiye yok olmaya yüz tutmuş gibi görünüyor…

Ahşap evlerle bütünleşmiş Büyükada...
Ahşap evlerle bütünleşmiş Büyükada...

Ancak Büyükada’da yaşayanların ve Madam Efemiya adında komşuları olanların buruk bir özlemle andıkları o günler geçmiş olsa da İstanbul adalarının en büyüğü ve en gözdesi, sakinlerine ve ziyaretçilerine küçük sürprizler ve güzellikler sunma konusunda halen çok cömert sayılabilir. Sadece yarım saatlik bir vapur yolculuğundan sonra metropolün bunaltıcılığından bambaşka bir dünyaya geçme şansını vermesi ise bu sürprizlerin birincisi dersek bir hakkı teslim etmiş oluruz. Kışın muhteşem sükûnetine karşılık yazın Büyükada’ya uğrayanları son derece kalabalık, hareketli bir insan cümbüşü karşılar.

Ada meydanındaki kafe ve restoranlarda yoğunlaşan bu çok renkli ziyaretçi ve fayton kalabalığı,adanın iç kısımlarına doğru gezmeye başladıkça azalır. Hatta Büyükada’nın etrafını dolaşan tur yolundan iç kısımlara kaçıldıkça ortalığı hayli baskın bir sükûnet kaplar. Büyük tur yoluna sapıp da adanın meskûn olmayan arka bölümlerine yönelenler Ege kıyılarına gelmiş gibi hissederler. Bu yol boyunca adanın etrafını dolaşanları adeta bir açık hava mimari müzesi bekler.

Ahşap evler...
Ahşap evler...

Tarihi ahşap evler, yüzyıl öncesinin ekâbir takımından kalma gösterişli konaklar, rengârenk bahçeler içinde villalar ve yalılar eşliğinde süren bu gezinti adanın arka taraflarına uzandıkça denize doğru uzanan enfes Dil Burnu, çam korulukları, ardından makiler arasında yüksekten denize paralel uzanan rahatlatıcı uzun bir tur yolu ile sürer gider.

Ziyaretçi sayısının her yıl artması nedeniyle eski konakların çoğunun birer birer otele dönüştüğü Büyükada aynı zamanda oldukça kayda değer dini yapıların da müzesi gibidir. Ada’nın iki tepesinden birinin üzerinde bulunan Aya Yorgi Manastırı bunlar içinde en popüler olanı kuşkusuz. Efes’teki Meryem Ana Kilisesi ile birlikte Ortodoksların iki hac noktasından biri kabul edilen 200 metre irtifada bulunan manastır ve kilise hakkında halk arasında hayli efsaneler dolaşır.

Özellikle 23 Nisan ve 24 Eylül günlerinde içlerinde, Hristiyanların dışında çok sayıda kişinin de bulunduğu yığınlar 800 metrelik oldukça dik bir yokuşu tırmanarak bu manastıra akın eder ve dileklerde bulunurlar. Manastıra çıkan zorlu yokuşu çıplak ayakla çıkanların dileğinin kabul edileceğine inanılır. Bu manastırın bulunduğu tepe ve bu tepede bulunan salaş ancak bir o kadar lezzetli yiyecekler sunan lokanta adanın dört bir yanını gören enfes manzarasıyla da insanları gece yarılarına kadar çeker.

Aya Yorgi kilisesi
Aya Yorgi kilisesi

Bu manastırın hemen karşısındaki adanın diğer tepesi olan Manastır Tepesi’nde ise dünyanın ikinci büyük ahşap yapısı olan Rum Yetimhanesi bulunur. 1890’lı yıllarda otel ve gazino olarak kurulan ünlü mimar Alexandre Vallaury tasarımı yapı Osmanlı örfüne ters düştüğü için açılamayınca dönemin en varlıklı Rumlarından Eleni Zarifi tarafından satın alınarak Rum çocuklar için yetimhaneye dönüştürülür.

Devlet ile patrikhane arasındaki anlaşmazlık nedeniyle gün be gün viraneye dönüşen bir yapı olarak günümüze gelen bu muazzam tesis adada görülmesi gereken yapıtların başında yer alıyor. Eski dönemlerde bakır çıkarıldığı için Maden ismi verilen mahallede bulunan Aya Nikola Manastırı, Aya Demetrios Kilisesi, Fayton meydanının bitişiğindeki Panaya Kilisesi, son derece zorlu bir tırmanış gerektiren Kadıyoran Yokuşu’nun tepesinde yer alan Hıristos Manastırı, adanın orta kısmında bulunan kendine özgü Rum Mezarlığı ve bunun içindeki Profitis İlyas Manastırı, Surp Astvazazin Ermeni Katolik Kilisesi, Hesed Le Avram Sinagogu ve II. Abdülhamid tarafından yaptırılan Hamidiye Camii Büyükada’da görülmesi gereken diğer önemli yapıtları oluşturur.

Hamidiye Camii
Hamidiye Camii

İskele meydanından Nizam mahallesine doğru sağa kıvrılınca ise ziyaretçilerin karşısına çıkan Splendid Oteli, Büyükada’nın en güzel ve kayda değer mimari yapıları arasında yer alır. Buradan yüz metre sonra başlayan ve tur yapan faytonların ana güzergâhını oluşturan adanın en itibarlı caddesi olan Çankaya Caddesi boyunca ilerledikçe Büyükada’nın en güzel evleri görülür.

Hacopulos Köşkü
Hacopulos Köşkü

Reşat Nuri Güntekin’inMaden Mahallesi’nin sonunda bulunan evi, Nizam Mahallesi’ndeİzzet Paşa Köşkü, Agasi Efendi Köşkü, Agopyan Köşkü, Hacopulos Köşkü,Şehzade Abdülkadir Efendi Köşkü, Şehzade Burhanettin Efendi Köşkü, Stefanidis Köşkü, İsmail Canbulat Köşkü gibi bir dönemin ünlü isimlerine ait pek çok köşk, yalı ve villa süsler Büyükada’yı.

Adanın görkemli yapılarından biri şüphesiz İdare-i Mahsusa yöneticisi John Avramidis Paşa’ya ait olan Con Paşa Köşkü’dür. Bu köşkün hemen ilerisinde ise Rus Devrimi’nin en önemli liderlerinden biri olan Troçki’nin Türkiye’deki sürgün yıllarında kaldığı ve Rus Devrim tarihi kitabını yazdığı Troçki Köşkü de adanın sıra dışı evleri arasında ayrı bir yere sahip.

Tarihi evlerinin güzelliği yanında adanın yukarı kısımlarında yer alan çam korulukları arasındaki toprak ve asfalt yolların dinginliğinde yapılacak yürüyüşlerin tadına doyum olmaz. Dil Burnu’ndan, bir zamanlar gayrimüslimlerin dini kutlamalar için toplandığı fuar alanından, Yahya Kemal’in şiirlerine konu olan işret âlemleriyle ünlü Viranbağ’dan geçen ve adanın etrafını yukarıda yeşillikler aşağıda doyumsuz deniz manzarası eşliğinde dolaşan Büyük Tur Yolu da Büyükada’nın keyfini çıkarmak isteyenler için biçilmiş kaftan.

Büyükada'da seyir...
Büyükada'da seyir...

Cumhuriyetin ilk yıllarının askeri ve siyasi figürlerinden Fethi Okyar’ın Mustafa Kemal Paşa’yı da sık sık ağırlayan bu yol üzerindeki evi şimdilerde harabe olsa da adanın tarihi noktalarından biri sayılabilir. Yörük Ali Plajı, Naki Bey Plajı, Eskibağ Plajı, Değirmen Plajı ve adanın daha bakir arka kısımlarında yer alan koylar da yüzmek isteyenlerin tercih ettiği başlıca yerleri oluşturur. Büyükada’nın eski halini görmek isteyen meraklılara ise ada hakkında pek çok belge, fotoğraf ve eşyanın sergilendiği Adalar Müzesi tavsiye edilebilir. Biri yıkıldıktan sonra adada tek kalan ve hemen her gün ayrı bir filmin gösterildiği yazlık sinema da adanın yazlık sakinlerinin vazgeçemedikleri bir eğlence olarak türünün nadir örneklerinden biri olarak hizmet vermeye devam ediyor.

Heybeliada

Tevazu ve samimiyet adası

İstanbul adalarının büyüklükte ikincisi olan Heybeliada iskelesinde indiğinizde sizi öncelikle sol tarafta askeri denizcilik okulu karşılıyor. Onu geride bırakıp adanın içlerine ilerlendiğinde Büyükada ile karşılaştırıldığında çok daha mütevazı ama daha samimi bir ortam ile karşılaşılıyor.

Heybeliada iskelesi...
Heybeliada iskelesi...

Heybeliada’nın birbirine yaslanmış çoğu iki kattan oluşan evlerinde bu tevazu açıkça görmek mümkün. Vapur iskelesinden adaya ayak bastıktan sonra adanın sağ tarafında kalan çamlarla kaplı mesire alanın devamında bulunan Değirmen Burnu boyunca sahili takip eden çam ağaçları altında hem harika bir yürüyüş yapabilir hem de küçük ve sevimli plajlara rastlayabilirsiniz. Hatta biraz cesursanız adanın kıyısı boyunca uzanan onlarca minik koya biraz riski göze alarak inebilirsiniz. “Kablo Plajı”da denilen bu minik koylar herkesten uzak yüzme imkânı verir.

Kablo Plajı denmesinin nedeni ise, kıyıda oldukça aşağı seviyelerde kalan bu doğal koylara ancak ağaçlara bağlanılarak aşağıya sarkıtılmış kullanılmayan elektrik kablolarına tutunarak inilmesinden dolayı. Diğer adalar gibi motorlu taşıtlara kapalı olan adada ulaşım atların çektiği faytonlarla sağlanıyor.

Heybeliada'da an...
Heybeliada'da an...

Adanın etrafında yaklaşık 10 kilometrelik bir parkuru yürüyerek katederek şirin sokaklar ve çamlar arasında harika bir gezinti yapmak mümkün. Bu yolun sonunda adanın tam arkası Güney ucunda bulunan yarım ay şeklindeki Çam Limanı ve burada konaklayan tekneler bu gezintiye başka bir güzellik katıyor.

Milattan önce 4’üncü asırdan beri denizden bakır çıkarılan bu bölgede, sığ kıyının kazıla kazıla Çam Limanı’nı oluşturduğu söylenir.

Heybeliada dört tepeden oluşuyor.

En yükseği 136 metre yüksekliğinde bulunan bu tepelerden Heybeliada’ya en hâkim konumdaki Ümit Tepesi üzerinde yükselen Ortodokslara ait Ruhban okulunun bu adanın en sembolik yapısı olduğunu söylemek mümkün. 1844’de açılan okul 1971’de eğitimine ara verilene kadar Ortodoks dünyasına ilahiyatçı yetiştirdi ve günümüz Rum patriği Bartholomeos da dâhil bir düzine patrik bu okuldan çıktı.

Dünyanın dört bir yanındaki Ortodoksruhbanları bu okulda yetiştirildi. 60 bin cilt değerli eski kaynak eseri barındıran bir de kütüphaneye sahip olan okul ve yanındaki İstanbul Patriği Aziz Fotios tarafından 9’uncı yüzyılda kurulduğu söylenen ve sonraki devirlerde yeniden inşa edilen Aya Triada Manastırı, adadaki tek tarihi dini yapı değil.

Aya Triada Manastırı
Aya Triada Manastırı

19’uncu yüzyılda eski Bizans yıkıntıları üzerine kurulan ve koyu pembe rengiyle dikkat çeken Aya Nikola Kilisesi, 14’üncü yüzyılda yapılan ve şimdi denizcilik okuluna ait sahada kalan Panaya Kamariotissa Kilisesi, Adalar’ı tepeden gören enfes manzarasıyla Kudüs Patrikliğine bağlı Aya Yorgi Manastırı, sadece Türkiye Hahambaşılığı tarafından ziyaret izni verilebilen Beth Yaakov Sinagogu Heybeliada’daki belli başlı dini ve tarihi yapıları teşkil ediyor.

Adanın Güney kısmında enfes manzaralı bir tepede kurulu olan meşhur Heybeliada Sanatoryumu ise şimdilerde terkedilmiş halde akıbetini beklemeye devam ediyor.

Ada fazlaca otel ve pansiyon barındırmasa da 1862’de yapılan ve inşaatı 10 yılı bulan Halki Palace oteli konumu ve güzel mimarisiyle adanın incileri arasında yer alıyor. 1991’de yanarak yeniden inşa edilen yapı Heybeliada’nın yakın dönem tarihinin de en önemli şahitleri arasında yer alıyor. Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün hastalandığı dönemde kaldığı İsmet İnönü Köşkü ve aynı dönemin ünlü yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın1940’lara kadar 30 yıl yaşadığı evi de adanın görmeye değer yapıları arasında yer alıyor.

Tevazu ve samimiyet adası
Tevazu ve samimiyet adası

9’uncu yüzyılda Bizans İmparatoru’nun dini politikalarını eleştiren Başrahip Theodor, aynı dönem kocası bir suikasta kurban gidince tahttan uzaklaştırılan İmparatoriçe Theodora ve prenses kızları bu adaya Aya Triada Manastırı’na sürgüne gönderilenler arasında başlıca isimleri teşkil ediyor.

Burgazada

Çok unsurlu uyumun vahası

Türkiye’de “Burgaz Ada” denilince akla ilk olarak büyük hikâye yazarı ve şair Sait Faik gelir. Hikâyelerinde hayatının kısa bir kısmını geçirdiği İstanbul Adaları’na sıkça yer veren Sait Faik’in adı adeta Burgaz’la özdeşleşmiş. Bu nedenle adaya ayak basanları ilk olarak yazarın bir heykeli karşılar.

Son yüzyılın en büyük Türk hikâyecisi kabul edilen Faik’in hayatının dört yılını geçirdiği evi bugün müze olarak adanın yegâne sanat merkezi konumunda. Bu evde yazarın hayatına dair eşya ve fotoğrafları görmek mümkün...

Burgazada iskele.
Burgazada iskele.

Sait Faik’in naif bir şekilde hayal ettiği insan kardeşliğinin bu adada asırlardır sürdürüldüğünü söyleyebiliriz. Burgazada’nın en arkasında faytonla gidilebilecek nihai nokta olan Kalpazankaya mevkii mutlaka görülmesi gereken bir yer. Adını bir zamanlar kalpazanların sahte para basmak için kullanmalarından alan bu ücra yer adanın en huzurlu ve dingin bölgesi. Kuyu kebabıyla meşhur bir restoran ve kafenin bulunduğu bu mevkiden oturduğu yerden kahvemizi yudumlayarak dik uçurum manzarasının yanında Yassıada ve Sivriada’yı doya doya seyretmek Burgaz’ın sunduğu başlıca güzelliklerden biri.

Adanın geçmişteki ünlü sakinlerinden biri de ‘Derdini Marko Paşa’ya anlat” deyiminin kahramanı Rum hekim Marko Paşa.Marko Paşa 1888’de adadaki köşkünde vefat etmiş. Ancak ondan çok daha önceleri Burgazada tüm Prens Adaları gibi Bizans’ın kudretli şahsiyetlerini de ağırlamıştır ki bunların en ünlüsü 9’uncu yüzyılda adada hapsedilen Patrik Methodios.

Burgazada sahil şeridi...
Burgazada sahil şeridi...

İmparatorların ikon taraftarlığına karşı çıkan Methodios bunun bedelini yedi yılını zindanda geçirmekle ödemiş. Ancak öldükten sonra aziz ilan edilmiş ve zindanının üzerine 841 yılında bir kilise yaptırılmış. Ayios İoannis adı verilen kilise bugün adanın önemli tarihi yapılarından biri. Yine adanın tepesinde yer alan ve tarihi 9’uncu yüzyıla kadar inen, ancak depremler nedeniyle birkaç kez yeniden inşa edilen Hıristos Manastırı ve 16’ncı yüzyılda temelleri atılan Aya Yorgi Manastır ve Kilisesi adanın en önemli tarihi yapıları. Bunlara bir de adanın İstanbul’a bakan kesiminde hâkim bir mevkide kurulu adanın tek camisini eklemek gerekiyor. 1953 yılında inşa edilen cami sekiz cepheden oluşan yapısıyla hayli ilgi çekici.

Kaşık Adası

Burgazada’nın birkaç yüz metre önünde yer alan Kaşık Adası sadece 8 dönümlük alanı ve birkaç yüz metreyi geçmeyen uzunluğu ile İstanbul adalarının en küçüğü. Ada tamamıyla özel mülkiyete ait olduğu için ziyaret edilemeyen ada, ancak yakınından vapurla ya da tekne ile geçenler tarafından seyredilmekle yetiniliyor. Ne Bizans ne de Osmanlı dönemlerinde iskâna açılan ada 1950’lerde Rum bir aile tarafından satın alındı. Günümüzde ise özel bir şirkete ait olup üzerinde bir ev ve bir iskele bulunuyor.

Prens adalarının en küçük unvanına sahip olan Kaşık adası
Prens adalarının en küçük unvanına sahip olan Kaşık adası
Sedef Adası

Marmara’da sedef gibi bir istisna

Dokuzuncu yüzyılda Ortodoks Patriği İgnatios’un sürgüne gönderildiği Sedef Adası, günümüzde çok küçük bir azınlığa dinlenme imkânı sunan bir sayfiye yeri. Sükûneti ve tertemiz Marmara için bir istisna sayılabilecek temiz denizi adayı bilenler için en önemli tercih nedeni. Bizans zamanında bir manastırın bulunduğu adada bugün yıkık dökük bir kaç kalıntı parçası dışında herhangi tarihi bir yapıya rastlanmıyor. Huzurlu, temiz, yeşil bir ortamda doğanın ve denizin tadını çıkarmak isteyenler için İstanbul’da asla bulunamayacak bir mekân.

Sedef adası.
Sedef adası.
Tavşan Adası

Büyükada’nın güney açıklarında sadece 90 metrelik bir uzunluğu bulunan Tavşan Adası tamamen terk edilmiş çıplak bir kaya parçası. 9. yüzyılda üzerine diğer adalar gibi küçük bir manastır inşa edilen adada şimdi bu eserin sadece birkaç yıkıntısı bulunuyor. Tarih kayıtları dönemin İmparatoriçesi Theodora’nın eşi İmparator Teofilus öldükten sonra oğlu Mikhail III tarafından bu manastıra kapatıldığını kaydeder. Bundan iki asır sonra ada bir başka büyük sürgüne sahne olur ve 1078’de tahttan bir darbe ile indirilen Mikhail Dukas gözleri kör edilerek adaya hapsedilir. Günümüzde bu minik adaya sadece balıkçılar uğruyor.

Tamamen terk edilmiş olan kaya parçası ada Tavşan adası.
Tamamen terk edilmiş olan kaya parçası ada Tavşan adası.
Kınalıada

Bizans İmparatorlarının Mezarlığı

Bin üç yüz dönümlük yüzeyi ile İstanbul adalarının dördüncüsü olan Kınalıada, tepesini dolduran ve korkunç bir görüntü kirliliğine yol açan radyo, TV antenleri nedeniyle adalar içerisinde en şanssızı. Üstelik yeşillik ve ağaç açısından da en çorak olanı…

Adını kına rengindeki kızıl toprağından alan Kınalıada da Bizansın terk-i dünya etmiş ruhbanları ve sürgüne gönderilmiş hükümdarlarının zorunlu uğrak yeri olmuş tarihinde. Bunlar içerisinde en ünlüsü şüphesiz 1071 yılında Malazgirt Savaşı’nı kaybetmesiyle Türklerin Anadolu’ya girişine yol açan Bizans kumandanı Romanos Diogenes.

Kınalıada.
Kınalıada.

Bizans’a döndüğünde imparatorluktan düşürülerek gözleri dağlanan Romanos Diogenes hayatını bu adada kör olarak sefil bir şekilde bir manastırda tamamlamış. Ada onun dışında pek çok Bizans hükümdarı ve asilzadesini de ağırlamış. Ondan iki asır önce aynı akıbeti yaşayan imparator Nikefor I’de aynı şekilde kör edilerek adaya sürgüne gönderilmiş. 800’lü yılların başında bir darbe ile tahttan indirildikten sonra karısı ve dört çocuğuyla birlikte adadaki manastıra sürgün edilen Mikhail I’de adanın en eski sürgünlerinden ve bu adada gömülü imparatorlardan biri.

Romanos Diogenes ve İmparator Leon V’in mezarı da burada bulunuyor. Adanın tarihi birbiri ardına taht oyunlarına kurban giden imparator, imparatoriçe ve hadım edilen prens ve prensesler mezarlığı gibi. Bu Bizans entrikalarının ilginçlerinden biri de 10’uncu yüzyıl ortalarında imparator babaları Romanus Lecapenus’u devirdikten sonra Kınalıada’ya manastıra kapatan Konstantinos ve Stephen’in kendilerinin de aynı şekilde aynı manastıra sürgüne gönderilme hikâyeleri.

Metamorphosis Manastırı
Metamorphosis Manastırı

Bu hikâyelere daha birçok saraylınınkini eklemek mümkün. Kısacası Kınalıada Bizans’ın entrikalarla dolu tarihinin en yakın ve nihai tanıklarından biri.

Metamorphosis Manastırı Ada’nın başlıca görülecek tarihi mekânı ve adada kurulmuş manastırlar içerisinden günümüze kalmayı tek başaranı. Zaten bahsedilen imparatorların sürgün edildiği bu manastır onların mezarlarını da barındırıyor. Bu manastır son yüzyıl içinde yetimhaneye, I. Dünya Savaşı’nda karargâha, Sovyet İhtilali sonrasında ise Beyaz Rusların sığınağına dönüşmek gibi evrelerden de geçmiş. Ada’nın görülmesi gereken evleri arasında ise yazar fazıl Ahmet Aykaç’ın Taş Köşk ve iskelenin yakınındaki ikiz Sirakyan evleri ön plana çıkanlar.

Yassıada

Demokrasinin kara lekesi

Uzunluğu 300 eni 200 metre olan düz bir kara parçası olarak uzanan Yassıada’nın üzerinde bundan bin yıl önce bir manastır bulunduğu kaydedilir. Patrik İgnatius döneminde yapılan bu manastırdan günümüze bir eser kalmamış. 19. yüzyılda İngiliz sefiri Henry Bulwer tarafından satın alınarak sefahat âlemleri için kullanıldığı söylenen ada ancak 1970’lerde imara açılmış. Son dönemlerde üzerine turistik tesisler yapılması planlanan ada Türkiye’nin yakın tarihinin en ibret verici yargılamalarına sahne olmuştu.

Yassıada.
Yassıada.

27 Mayıs 1960’ta Demokrat Parti iktidarını bir darbe ile sona erdiren cuntanın bu adada kurduğu mahkeme dönemin parlamentosunun yarısına yakını burada düzmece gerekçelerle yargılamıştı. Bizans’ta bitmek bilmeyen entrika ve darbelerle tahttan indirilen hükümdarların adalarda sürgün ve idam geleneği cumhuriyet döneminde Yassıada’da canlanır. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve bakanları Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idam edildikleri ada demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmişti.