Vaktinde bir İstanbullu: Metin Eloğlu

Üsküdar iskelesi, 1950'ler.
Üsküdar iskelesi, 1950'ler.

Metin Eloğlu, şair. 1927’de İstanbul’da doğdu. 1985’te İstanbul’da öldü. Böyle bir parantezin içinden geçen, dolu dolu ama çilesi hiç eksik olmayan bir ömür. 58 yıl. İstanbul adlı gamlı bir parantezin ortasında. Gamsız bir prenses olsa, yanağına çoktan sıcak bir öpücük kondurup uzaklaşmıştı oradan şair. Ama değil. Çok gamlı, çok parantez, çok İstanbul. Çamlıca’da geçen çocukluk yılları, Sultantepe ve Selamsız’ın kaçağı. Ama en çok Üsküdar. Salacak’tan dünyaya doğru demir almış bir geminin içinde ya da Salacak iskelesinde tek başına yanan bir sigaranın maviliklere karışan dumanında: Eloğlu Metin. Harem-Salacak arasında denize düşse, balıklar da yâdına düşerdi o anda, yanında öyle bir mavilikler var ki bakınca kendinden geçip giderdi. Sonra yeniden Salacak-Harem.

  • "Beni anlasa anlasa İstanbul anlar Seni uzun sevdiğim için bak ağustos ayındayız." Metin Eloğlu

İstanbul’un bütün park-bahçelerinde emeği geçen bahçıvan bir baba ile çok güzel nakışlar işleyen el sanatkarı bir annenin oğlu. Metin. Çiçek, desen, nakış, şiir. Doğal olarak şair, ressam. Ne kadar az matematik, o kadar çok Güzel Sanatlar Akademisi. Sonrası, İstanbul’dan miras kalan bir dilin içinde kendine doğru yürüyerek doğurduğu kelimeleriyle anlattığı, yazdığı, söylediği bir şiir evreni. Halk dilinden, sokak ağzından, kenar mahalle argosundan, günlük hayat rutininden, bitirim sözlüğünden, ataların söylediklerinden, semt deyimlerinden, yaşayan mizahtan, delikanlı seslerden, şive oyunlarından, mahalli dillerden ve bıçkın bir sadelikten “duyarak’’ kurduğu bu zengin evren İstanbul’un ta kendisidir aslında. Sokak sokak, mevsim mevsim, renk renk bildiği, Üsküdar’dan bakıp ruhunu kuşandığı şehir. Bu şehrin dilinden anlar şair. Şehir İstanbul’dur. Hastalara şifa, yalnızlara yoldaş, umutsuzlara sığınak, Eloğlu’nun içinde yaşayıp, bazen ruhundan kelimeler yonttuğu kocaman bir şiir ağacıdır burası. Böyle yaşamış ve böyle görmüştür.

Çilehane’de onsuz bir menekşe

Metin Eloğlu, Garip ve İkinci Yeni arasındaki bir arayışın değil, yine de ayrı bir yolda Eloğlu olmanın gerçekliğini temsil etmektedir. Şiiri ve şehri çocukluğundan geçerek kendisine varmıştır: “Bir incir ağacının üstüne tünerdim bir kuş gibi, orada düşler kurar, gezilere çıkardım. Arkadaşım yoktu denebilir. Kırımsı bir hayat yaşadım orta okula gidinceye değin. Okulum Üsküdar’daydı. Birdenbire denize, çarşıya, kalabalığa açılış oldu. Bunu etkilerini şöyle özetleyeyim: daha çok kıpırtılı bir yaşam düzeyine girdim denebilir. Bu bende geri kalmış, gelişmemiş yahut gizlenmiş diyebileceğim kimi duyguları öne çıkardı. Bir farfaralık da diyebilirim buna. Hemen ardından bir dışa açılma dönemi başlıyor.”

1960'lar Üsküdar
1960'lar Üsküdar

Şiir, düz yazı ve öykülerinde vaktinde bir İstanbul’u anlatır Eloğlu. Vakitlice gelmişti bu şehre, buz gibi güzelliğine yüz sürmüştü usulca. Rüzgârıyla arkadaş olmuş, çiçeklerine sır saklamış, denizine nam salmıştı. Yüzme bilmez, maviliklere bakardı, kulaç atmaz, balık tutardı. Ayakları çiçekle yıkanan Sultantepe’yi unutmaz, üç yıl Bulgurlu, iki yıl Kısıklı’da okuduğu ilkokulunu özlemle anardı. Çilehane’de onsuz bir menekşe olmaz, bunu iyi bilirdi.

Adı İstanbul, ki en çok bozkırda özlenir, sürgünde ve yoklukta, başka şehirlerin koynunda. Kimse unutamaz onu, namı netamelidir, uzun bir tekinsizlik gibi. Eloğlu şöyle der:

“Günlük gıdam mı? Bir haşlanmış patates, cücüklü bir soğan, yüz gram helva. Ekmek istemez. İstanbul ister.” Ekmek gibi, su gibi İstanbul, varlığından neşet eden gölgesi bile yeter aslında şaire. İstinye doklarında rıhtımdaki bir işçi, Salacak’ta sarhoş bir kayık, Çamlıca tepesinde eski bir dalgınlık. Eminönü–Sirkeci arasında Türkiye’nin Adresi bir pazar uzakta, çok gidenlerin yumağı Kadıköy, az gidenlerin tığı Kuzguncuk. Ama insanı en güzel Beyoğlu paklar. Eloğlu’nun kalbi Üsküdar’da atar. Vakitlice söylemiştir şair: “Herkes herkesi anlamaz İstanbul herkesi anlar.’’