Mülteci yalnızlığı

SERDAR TUNCER
Abone Ol

Kendinden kaçmak ve kendine kaçmak... Birbirinden ne kadar da farklı duruyor öyle değil mi? Oysa ikisi de aynı şey; aynı yolu bir de ters istikametten yürümek gibi, yolun iki ucunda sen varsın, yürüyen de sensin. Bu yürüyüşü birbirinden farklı kılan ne o zaman? Sanırım birisinin daha sahici olması.

Yalnızlıktan şikayet edenlerin hali, yalnızlığı arzu ettiğini iddia edenlerin cümlelerinden daha sahici gelir bana. Çünkü ilkinde, insanın yaşadığı gerçeklerin acısıyla kendinden kaçış arzusu; ikincisinde, yaşadığı acıların gerçeğiyle bir kendine kaçış hayali var.

Kapıyı bir çalan olsa...
Cins

Kendinden kaçmak ve kendine kaçmak... Birbirinden ne kadar da farklı duruyor, öyle değil mi? Oysa ikisi de aynı şey; aynı yolu bir de ters istikametten yürümek gibi, yolun iki ucunda sen varsın, yürüyen de sensin. Bu yürüyüşü birbirinden farklı kılan ne o zaman? Sanırım birisinin daha sahici olması.

Yalnızlıktan şikayet eden, yani kendisinden kaçan kişi; yaşadığı gerçeklerden, yüz yüze kaldığı acılardan, hayatın sözüm ona yüklerinden kaçıyor. Yalnızlığı arzu eden ise; hangi gerçekle yüzleşeceğini bilmeden, hangi acıları yaşayacağını umursamadan, kendisine kaçmakla nasıl bir yükün hamalı olmaya talip olduğunu bilmeden sadece kaçıyor. İlkinde sahici bir arzu var; ikincisinde ham bir hayal.

Onların oralarda Fatiha’dan sonra böyle söylenirdi âmin’ler. Buralar da onların oralardı ama amin’ler bir başkaydı işte. Yapayalnızdı adam koca mescidde. Yeryüzü kocaman bir mesciddi ve adamın yüzüne, vatansız yeryüzünün ‘amin’ aynasından tarifsiz bir mülteci yalnızlığı çarpıyordu.

Kendine kaçmak çok daha muteber olsa da kendinden kaçmak çok daha kolay ve sahici. Demem o ki, basit ruhların yalnızlığından ıstırap, samimi hakikat taliplerinin ıstırabından yalnızlık doğuyor. Kendinden kaçanlar “Bu adam ne diyor?”, kendine kaçanlar “Bu adam ne dediğini bilmiyor” demesin diye küçük bir misalle meseleyi basitçe arz edivereyim mi: Benim yalnızlığım bana acı veriyor; Sezai Karakoç’un acısı kendisine yalnızlık.

Sahi, nedir, kimi gün varlığı şikayet, kimi zaman yokluğu dert olan şu garip yalnızlık, “bir ovanın düz oluşu gibi bir şey” olmaktan başka?

“Kime ne aşılmaz duvar bendedir” kıvamına erebilen bir ruh için, kendisinden bahisle “Ne azap ne sitem bu yalnızlıktan” denilecek kadar kolay bir şey midir acep?

Albatros’un kanatlarında şuh ve yalın kılıç edası ile Baudelaire’ce mi saklanır, bir geminin güvertesinde sonu intihara varacak ontolojik bir sarhoşluğun acısında mı bulunur yoksa?

Zweig’in şakağına dayanmış silahın namlusu hangi harfine denk düşer yalnızlığın mesela? Raskolnikov’un eline bir kez alıp bıraktığı fakat sonrasında eline bile almadan sürekli kendisini doğradığı balta, yalnızlığın hangi hecesidir?

Nedir yalnızlık? Şimdilerde kim olduğunu hatırlamadığım o vakitler yatağına kırgın bir ırmak gibi mahzun bir adam, “İftarını tek başına açmak zorunda kalan bir adamın yalnızlığından daha büyük bir yalnızlık yoktur.” demişti de yapayalnız bir iftar sofrasında gözyaşlarımı ekmeğime katık ederken biraz anlar gibi oldum zannetmiştim. Biraz anlar gibi olmak mı, akşam mı, ezan mı, bir sevinci üç yudumda “acıyı bal eyler” gibi tatmak mı yalnızlık?

“Halvet-der encümen” sırrınca halk içinde Hakk’la olmak mı; her daim Hakk’ın huzurunda olduğu idrakiyle sürekli kendisinin tenhasında dolaşmak mı, her ikisinin de bir olduğunu ikiyi ‘bir’ eyleyerek bilen, bir’den gayrının var olmadığını da ‘bilerek olan’ ariflerin mütebessim sükutu mu yoksa?

Nedir yalnızlık? Yapayalnız bir iftar sofrasında gözyaşlarımı ekmeğime katık ederken biraz anlar gibi oldum zannetmiştim.

Tek başına oturduğunu görünce yanına gelip ‘af edersiniz efendim, belki de yalnız kalmak istiyordunuz, rahatsız ettim’ diyen dervişine dönerek ‘gam çekme evladım, ziyanı yok, sen geldin yalnız kaldım’ diyen zât neyi tarif etmektedir? Yalnız olmanın tek başına olmaktan farkı nedir sahi?

  • Âşıkların maşuğundan uzakta iken asla yalnız kalamadığını, maşuğun ise aşıklarının yanında yalnız kaldığını düşünmüşümdür hep. Sen sevgilinin yanındayken kendi varlığından hâlâ bir eser varsa orada aşk yoktur; maşuk oracıkta bunun için yalnız.

Sen sevgiliden uzakta iken bile onunla beraber değilsen orada sen var olsan bile bir aşık yok; sen ondan uzaklarda bunun için yalnız değilsin.

Durun yahu kızmayın hemen öyle! Aşkı henüz bilmediğini hâlâ aşktan bahsedebilişinden ve yalnızlığa hiç tahammülü olmadığını ciğerlerinden bilen bir adam olarak, aşk ve yalnızlığa dair bütün mevzularını halletmiş bir eda ile yalnızlığın felsefesini, aşkın metafiziğini aforizma kılıklı cümleler kasarak ifade etmek değil niyetim. Çünkü Pendik’te küçük bir mescidi andıran mahalle camiinde ilk kez karşılaştığım o yalnızlığın tarifini yapmaya ne felsefenin tâkâti yeter; ne de aşk bu konuda derin bir âh çekmekten öte söz söyleyebilecek kadar cüretkârdır.

O zaman unutun yazının buraya kadar olan bütün cümlelerini, alıp başımızı sizinle üç hafta önceki bir Cuma namazını kılmak için Pendik’e gidelim. Kapıdan girmişiz, usulca oturmuşuz bir köşeye. Vaazın sonuna anca yetişmişiz, ezanın eli kulağında. Yavaştan dolmaya başlamış cami. Hepi topu üç yüz kişi alır ya da almaz zaten. Müezzin efendinin nidasıyla kalkıp ilk sünnetini kılmışız Cuma’nın.

Raskolnikov’un eline bir kez alıp bıraktığı fakat sonrasında eline bile almadan sürekli kendisini doğradığı balta, yalnızlığın hangi hecesidir?

Hutbe başlamış, biz de düşünmeye başlamışız, minberde diksiyon dersi almış bir imam mı var yoksa imam taklidi yapan bir tiyatrocu mu diyerek. Sonra kovmuşuz şeytanı, nasibimizi alma derdine düşmüşüz, söylenenlerden. Hutbe bitmiş, kametle beraber şöyle bir toparlanmışız. Ve Cuma namazının farzını kılmak için ayağa kalkmışız, saflar biraz daha sıklaşmış. İmam efendinin tekbiriyle birlikte ellerimizi bağlayıp divana durmuşuz, her şey olması gerektiği gibi, bildiğiniz bütün Cuma’lardan bir Cuma işte.

İlk rekatta Fatiha’nın bitişiyle beraber caminin içindeki bütün cemaat mutadları olduğu üzere kendi işitebileceği bir yükseklikte ‘amin’ derken, sol arka köşeden feryada benzer bir nida, muhtemelen her zamanki alışkanlık ve fakat bir anlık dalgınlıkla yükselivermiş: Aaaaamiiiiiin!

***

Kalakaldım öylece. Boğazım düğüm düğüm... Bastırmaya çalıştığım bir hıçkırıkla sarsıldı bedenim kalp hizasından. Bin parçaya bölündüm o ‘amin’le. Çünkü Arap turist gelmezdi buralara... Herhalde bir Suriyeli mülteci olacaktı... Onların oralarda Fatiha’dan sonra böyle söylenirdi âmin’ler. Buralar da onların oralardı ama amin’ler bir başkaydı işte. Yapayalnızdı adam koca mescidde. Yeryüzü kocaman bir mesciddi ve adamın yüzüne, vatansız yeryüzünün ‘amin’ aynasından tarifsiz bir mülteci yalnızlığı çarpıyordu. Rüku, kıyam, secdeler derken imam efendi ikinci fatihayı okumaya başladı. Kafaya koymuştum eşlik edecektim kardeşime avazım çıktığı kadar bir âmin’le. “Er-rahman-i’r Rahim.” Yalnız değildi o, bu cami, bu toprak, bu bayrak, bu insanlar ona bağrını, sinesini, gölgesini sonuna kadar açmıştı. Bunu bilsin istiyordum. “Ihdine-ssıratel müstakim.” Yanılmak istiyordum sonra... Belki O bizim usulümüzü de biliyordu.

  • Kim bilir kıldığı kaçıncı Cumaydı Türkiye’de. “Ğayr’il mağdubi aleyhim.” Ama Vatansızlığın acısını böyle dindiriyordu belki de. Ne olursa olsun onun yalnızlığına ortak olacaktım. Başarabilir miydim? Fatiha bitti bitecek... Ne yapacaktım Allah’ım, ne yapacaktı? “Vele’ddâllîn...”

Ve cami sessizliğe büründü...

Caminin sol arka köşesi içine hıçkırdı ‘âmin’ini. Ben ‘âmin’sizliğimden utandım sarsıla sarsıla ağlayarak... Ne ben ona eşlik edecek kadar cesur olabilmiştim; ne de o ikinci kez aynı yalnızlığa tahammül edebilecek kadar kuvvetli...

Kuşlar bile kederle uçar
Cins

Şiirini okurum yalnızlığın, felsefesini bilmem, kendisinden korkarım. Diyeceğim o ki: Biz o gün o mescitte yalnız bir adamla namaz kılan üç yüze yakın mülteciydik Pendik’te.