O kadar hızlı gittik ki ruhlarımız çok çok gerilerde kaldı

AHMET SARI
Abone Ol

Hızlılık modern zaman hastalığıdır. Yavaşlık ve insanın acelesinin olmamasıysa bir eski zaman hasleti. İnsanın hayatını çepeçevre sarmış bu acelecilik, hektiklik onun ruhunda onmaz yaralar açmaktadır. Flanörlerin Paris’te kaplumbağa temposu ile pasajları gezerken temaşalarından elde ettikleri gözlem ve o gözleme dayalı fikirler; ruhsuz bir şekilde bir yerden bir yere, her yerden her yere akan, adları yitik, yüzleri ve nerdeyse artık gölgesi bile olmayan bir insan güruhunun yabancılaşmasına bıraktı yerini.

Suretin aynada tekinsiz silinişi
Cins

Modern zamanları kendinden önceki diğer dönemlerden ayıran en önemli özelliklerden biri dil krizidir. Goethe’nin, Schiller’in, Jena’da ve Weimar’da yaptığı, Romantik dönem yazar ve filozofların Heidelberg’de yaptıkları edebiyat ortamını modern zamanlarda yakalamak zor gözüküyor. Yemyeşil vadilerde, o güllük gülistanlıklarda, kuş sesleri eşliğinde ve sonsuz idillik ortamlarda, dünyanın her tarafından getirilmiş ağaçların ve çiçeklerin yer aldığı botanik bahçelerinde zihinlerinin tüm dinginliği ve sağlığı ile yazdıkları ve yaptıkları edebiyat ile “fin de siecle” de, dekadans dönemde insanın bedensel ve ruhsal bakımdan düştüğü, içinde yaşadığınız dünyanın “bir lanetli belde” hâline geldiği, size yaşam mutu vermediği zamanlarda yapılan edebiyat elbette bir değildi. Dilsizlik düşüncesinin ya da dil krizinin kökeninin insan yaşantısının elemle, felâketlerle yüzleşmesiyle, bir uçurum kenarına gelmesiyle de bağlantısı var. Dil rahat ortamlarda evrilir; yazarlar, şairler, düşünürler yemyeşil vadilerde uzun ve sağlıklı cümleler kurma imkânına sahiplerdir.

Yavaşlık ve insanın acelesinin olmamasıysa bir eski zaman hasleti.

Başlangıcının ve sonunun kapalı olduğu, bir duygu durumun anlatıldığı kısa, çok kısa öykülerin, short storylerin modern dönemlerde, dünya savaşları dönemlerinde ortaya çıkması tesadüfi olabilir mi? İyi etüt edildiğinde eskilerde kullanılan çakaralmazların ya da barutlarla çalışan pistollerin, tüfenklerin işlevini yerine getirmesi için onda insanın vermesi gereken emekle modern zamanlarda gün yüzüne çıkmış kekeme dile sahip markofnikofların, kalaşnikofların atış kısalığı nesneler indinde de bu felsefeyi bize imler. Hızlılık modern zaman hastalığıdır. Yavaşlık ve insanın acelesinin olmamasıysa bir eski zaman hasleti. İnsanın hayatını çepeçevre sarmış bu acelecilik, hektiklik onun ruhunda onmaz yaralar açmaktadır. Flanörlerin Paris’te kaplumbağa temposu ile pasajları gezerken temaşalarından elde ettikleri gözlem ve o gözleme dayalı fikirler; ruhsuz bir şekilde bir yerden bir yere, her yerden her yere akan, adları yitik, yüzleri ve neredeyse artık gölgesi bile olmayan bir insan güruhunun yabancılaşmasına bıraktı yerini.

  • Meksika’da dünyaca ünlü Inka tapınaklarını görmek ve oraya ulaşmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, oranın birkaç yerlisiyle yola çıkarlar. Hedefledikleri dağın tepesidir ve orada yer alan tapınaklara uzanan yolu çok hızlı kat ederler. Ara vermedikleri ve sonsuz “hektiklik” içinde hedeflerine varmayı arzuladıkları için yerlilerin kendi aralarında bir şeyler fısıldaştıklarını ve birden yere oturduklarını görürler. Bir şeyleri beklemeye başlar bu yerliler. Avrupalı arkeologlar hareketlerine bir anlam veremezler yerlilerin. Beklemeleri saatler sürer. Yerliler fısıldaşırlar ve tekrar yola koyulurlar. Böylesi kesintili hareketlerle görkemli Inka tapınaklarına varırlar. Ne yaşadıklarını bilemeyen ve kafalarında da yerlilerin bu garip davranışını sorgulamayı bırakmayan arkeologlardan biri, yaşlı rehbere bu garip davranışlarının anlamının ne olduğunu sorar: “Görünürde olmayan bir şeyi niye defaaten saatlerce bekledik?” Doğayı kalbiyle okumayı bilen Inkalı yaşlı rehber kısa sürede çok hızlı yol aldıklarını, ruhlarının kendilerinden çok uzakta kaldığını, oturup ruhlarının kendilerine yetişmesi beklediklerini dillendirir.

Modern insanın bu “hektiklik”le ruhlarını artık beklemesine bile gerek kalmadı denilebilir. “Hektiklik” o kadar arttı ki ruhlar geri döneceği, normalde ait olduğu ve ulaşması gereken bedenin yönünü şaşırdı. Dil için de bu böyle. Roman Polanski’nin Piyanist’inde Spielmann, o muhteşem klasik müzik becerisine sahip adam, filmin başında bir radyo programında harika piyano çalabilirken; savaşın getirdiği acıyla, insan bedeninde ve ruhunda bıraktığı tarif edilemez oyukla, yeryüzüne inen lanetten, insanlık değerlerinin ayaklar altına alınmasındaki dehşetten ve utançtan kaynaklanan ezilmişlikle aç karnını doyuracak kavanozu bile açamayacak duruma gelmişti. Gücü bir kavanozu açmaya yetmiyordu artık. Dil nasıl ırmak anlatılardaki dinginliğe sahip olsundu bu demlerde? Modern zaman, şiirlerin kendi içine dönme, kapalı şiirler olma; modern dönemin tüm hastalıklarının tema olarak da biçim olarak da şiirin içinde barınma sürecini hızlandırdı.

Her maktul katilinin yüzünü kendi yüzünde gösterir
Cins

Yüksek evleri, gökdelenleri, fabrika yaşamını, akar şeritleri, yalnızlıkları, yabancılaşmayı, esrarı, kokaini, evlilik sorunlarını, teknolojik gelişmelerin dehşetini dile getirerek bunları büyükşehir edebiyatına kattı. Kendi içine kapanan sanat, sadece kendisi için olan sanat, saldırgan bir dil de öngördü. Metaforlar, semboller, imge ve imajlar, aliterasyonlar şefkatli tınılarından nobran hâllere doğru evirildi. 28 yaşındaki Hugo von Hofmannsthal’in Francis Bacon’a yazığı “Chandos Mektupları”nda Lord Chandos “edebiyattan topyekûn elini eteğini çektiğini” dillendiriyordu. Lord Chandos’un gerekçesi tam bir modernizm eleştirisi olması bakımından önemliydi. Chandos bu tehlikeli zamanlarda insanın, elbette kendisinin de “bir şey hakkında tedai zincirini kaybetmeden, düzgün ve sağlıklı bir şekilde düşünebilme ve konuşabilme yeteneğini kaybettiğini” dillendiriyordu. Gerçekliğin dille sunulabilmesi durumu neydi? Hakikat dile gelebilir miydi? Dilin sıkleti gerçekliği kaldırabilir miydi?

James Joyce’un bilinç akışını keşfi ve edebiyata Ulysses ile bunun girmesi, yüzyılın sonunda insanların zihinlerinin karmaşasının da edebî bir eserde nasıl sunulabileceğini gösteriyordu bizlere.

Irmak anlatıların anlatıcılarının tedai zincirlerinin sağlamlığına bakıldığında, anlatı katmanlarının bir harp düzenindeymiş gibi olduğu, her şeyin yerli yerinde olduğu ve anlatıda bir aksamanın, bir kekeme dilin, bilinçte bir yarılmanın, bir kesik söylemin olmadığı görülüyordu. James Joyce’un bilinç akışını keşfi ve edebiyata Ulysses ile bunun girmesi, yüzyılın sonunda insanların zihinlerinin karmaşasının da edebî bir eserde nasıl sunulabileceğini gösteriyordu bizlere. İster iç monolog bize bu dil krizini versin, isterse bilinç akışı, çağın sonunun karakterleri yaşadığı topraklarda belki de bundan önce görmeyecekleri bir dil dağınıklığına, dil krizine gireceklerdi. “Auschwitz’den sonra şiir yazmanın barbarca olduğu”nu söyleyen Adorno’ya Auschwitz’e anasınıbabasını kurban etmiş ve çoğu tanıdığı bu kamplarda ölmüş Paul Celan karşı çıkıyordu. Hüznünü, mutsuzluğunu, acısını, ana özlemini, baba hasretini ana sütü gibi emdiği bu dil (Almanca) nasıl olur da bir “katil dile” dönerdi.

Paul Celan her ne kadar ana-babasının Auschwitz acısını, altı milyon insanın Auschwitz acısını şiirsel dille anlatmaya; tarif edilmez hüznünü, insanın idrak edemeyeceği trajedisini başlangıçta inandığı, kendisine sığındığı, merhamet dilediği, özlediği, hüzünlendiği, âşık olduğu, ihtiyaçlarını giderdiği ana dili Almanca’yla gidermeye çalışırken, bu dile ne oldu da birden katil bir dile dönüşmüştü? Yaşanmışlıkları silip attı, şefkatli bir anneden, ölümcül bir daymona dönüştü… Dil nasıl oldu da bir kafese dönüştü ve bu dille şiir yapamamanın, bu dilin dilemmasını durmadan taşımanın, kendisine hoyrat davranmış bu dil ile nefret-sevgi içinde ömrünü idame etme zorunluluğun melankolisi bir ömrü bürüdü. Nasıl oldu da tüm bir hüznün ve kalbin coğrafyasını, acının, merhametin, aşkın, sevginin, fısıltının, kederin bütün varyasyonları ile şiirsel ifade bulması gerektiğine inanılan bir düşünce, dile sekte vurarak intihara karar kılındı.

Ana kucağına ait bir anının olmaması hüznü
Cins

Anadilde her şeyin şiirsel dille anlatılabileceği düşüncesi ve tarzından kapkara bir umutsuzluğa nasıl oldu da düşüldü ve dil kafesinden kurtuluş bulunamadı. İfade edilmeyen bir şeyin anadilde yer alamayacağı fikrinden, bu şeylerin ve her şeyin artık dille ifade edilemeyeceği fikrine keskin bir dönüş gerçekleştirilerek dilin gözesi bulandırıldı. İçte akan dil nehri, o görülmeyen “Styx” suyu, dışarıda Seinne nehrine gömüldü. Gecikmiş bir arta kalmışlık duygusuyla vicdani rahatsızlığın deryasında kendini kadim bir dil gibi sessiz sakin akan Seinne nehrine eklemleme hadisesi nasıl ruhta yol aldı? Bu, dilin dilde susuşudur aynı zamanda. İçsel dil ancak Seinne nehrinde susar. Sen’de susar. Martin Buber’in Ben ve Sen dediği Sen’de. O yüce olanda. O büyük akışta. Hen kai pan’da .