Pele'nin şarkıları

ŞAHKURT EMİRDAĞLI
Abone Ol

Kral Pele, futbol zekâsı, boğa gibi güçlü ama panter gibi çevik fiziği ve futbol topuna vurmak için yaratılmış ayaklarıyla tam 15 yıl boyunca (1955-1970) dünya futbolunu domine etmiş, çalım ve gollerinden oluşan varlığıyla herkesi heyecanlandırmayı başarmıştır.

Bir dönemin futbol efsanesi Pele, son yıllarda can sıkıcı bir ihtiyara dönüştü, kabul. Yerini de yadırgamıyor üstelik. Steril bir futbol eliti gibi davranan, durmadan konuşan, anlamsız benzetmeler yapan ve berbat öngörülere sahip bir efsane.

Amca, başardık!
Cins

Evet, çok tatsız. Her tarafı çizik içinde kalmış bir süperstarın siyah-beyaz fotoğrafları kaldı elimizde. Pele, her konuşmasında bile-isteye kendi kariyerine ve hikâyesine saldırıyor sanki. FİFA’nın ve endüstrinin sadık bir hizmetkârı olarak konumlandığı, anlamını çoktan yitirmiş bu emeklilik günlerini, hikâyesinin hatırına bir süreliğine unutabiliriz sanırım. Brezilya gettolarından çıkıp, yeşil sahalara adım atığı ilk günden beri kendi yıldızına tutunmuş bu esmer kavruk çocuk, meşin yuvarlakla dans ederek yazdığı, istatistiklere sığmayan bir hikâyeyi ayaklarıyla büyüttü.

Kırmızı kart gördüğünde tribünler ayaklanmış, gollerini izlemek için savaşlara ara verilmiş, ulusal hazine ilan edilerek yurtdışına transferi yasaklanmış ve 18 yılda 24 kupa kazandırdığı kulübü Santos’la -yoğun ilgi sebebiyle- dünya turnesine bile çıkmıştır.


Edson Arantes do Nascimento. Çocukluğundaki favori oyuncusu Bilé’nin (Vasco da Gama’nın kalecisi) adından mülhem -yanlış bir telaffuzla söylenen- nam-ı diğer Pele. Henüz 15 yaşındayken Santos’la sözleşme imzalayan, 16 yaşında milli takıma çağrılan, 17 yaşında Brezilya’nın İsveç’teki 1958 Dünya Kupası kadrosuna alınan ve bu şampiyonada tam 6 gol atarak kupayı ülkesine getiren, tekrarının mümkün olmadığı uzunca bir hikâyeyi kramponlarıyla yazan, her daim 10 numara, Brezilyalı siyah inci, sambagol, son Ginga. Kral Pele, futbol zekâsı, boğa gibi güçlü ama panter gibi çevik fiziği ve futbol topuna vurmak için yaratılmış ayaklarıyla tam 15 yıl boyunca (1955-1970) dünya futbolunu domine etmiş, çalım ve gollerinden oluşan varlığıyla herkesi heyecanlandırmayı başarmıştır.

Kırmızı kart gördüğünde tribünler ayaklanmış, gollerini izlemek için savaşlara ara verilmiş, ulusal hazine ilan edilerek yurtdışına transferi yasaklanmış ve 18 yılda 24 kupa kazandırdığı kulübü Santos’la -yoğun ilgi sebebiyle- dünya turnesine bile çıkmıştır. Bu sürece 3 Dünya Kupası, 92’si hat-trick olmak üzere toplamda 1281 gol sığdırmış ve omzunda taşıdığı “en çok gol atan gol kralı” gibi onlarca unvanla istatistikleri paramparça etmiştir. “Pele’nin zamanında oynanan futbol” gibi cümlelerle analiz edilecek türde bir kariyerden bahsetmiyoruz. Bir tane Pele var çünkü.

Kupalara ambargo koymuş bir Brezilya’dan, yani dünyanın en iyilerinin oynadığı futbolun sert liginden çıkmış bir efsane. Bizim gibi Maradona hayranlarının bile saygı duyacağı -15 yıl boyunca dünyayı kasıp kavurmuş- bir çift esmer ayak ve her satırı nakış gibi çimlere işlenmiş unutulmaz bir hikâye. Şimdi bu can sıkıcı ihtiyarın dünyaya armağan ettiği o muhteşem “şarkılara” biraz kulak kabartalım isterseniz. Fonda da, Pele’nin ayaklarıyla şakıdığı 1962 yılına ait o unutulmaz Hamburg-Santos maçı olsun.

Kupalara ambargo koymuş bir Brezilya’dan, yani dünyanın en iyilerinin oynadığı futbolun sert liginden çıkmış bir efsane.

10 Numara için bestelenmiş 10 güzel şarkı

1970 Dünya Kupası finallerinde Pele’yi durdurma göreviyle baş başa kalan ünlü İtalyan savunmacı Tarcisio Burgnich’in dediklerini hatırlayalım; “Maçtan önce kendime onun da herkes gibi etten kemikten bir insan olduğunu söyleyip durdum, ama yanılmışım!”

Şair Ülkü Tamer 1972 yılında Mexico City’den Rio de Janerio’ya gitmek ister, lakin vizesi yoktur. Vize almak için Brezilya Büyükelçiliği’nin yolunu tutar. Elçiliğin kapısını çalar ama açan yoktur. Bir daha çalar. Yine ses yok. En sonunda son derece şık, kır saçlı, yaşlıca bir adam belirir kapıda. Noel tatili nedeniyle elçilikte görevli kimsenin olmadığını, bu sebeple önümüzdeki hafta gelmesi gerektiğini söyler. Ülkü Tamer “Evet, ama benim yarın Brezilya’ya gitmem gerek” dese de elçilik görevlisi ‘’ben ve büyükelçiden başka kimse yok binada, herkes izinde’’ diyerek, durumun imkânsızlığını anlatır. Ülkü Tamer tam olarak şöyle der görevliye; ‘’Şimdi ben Pele’nin ülkesini göremeyecek miyim?’’ İşte bu cümle işleri çözer, elçilik görevlisi, siz Pele’yi biliyor musunuz? diyerek yelkenleri suya indirir hemen. Tamer büyük bir salona alınır ve pijamasının üzerine giydiği robdöşambrıyla gelen büyükelçi derhal vizeli pasaportunu takdim eder Tamer’e. Ve uğurlarken tam olarak şunu söyler şairimize; “Brezilya şampiyon oldu, ama golü siz attınız!”

  • 1970’deki finale, Eric Cantona - Rimbaud işbirliğiyle gidelim bu kez; “Benim gözümde sanatçı, karanlık bir odayı aydınlatabilendir. Hiçbir zaman 1970 Dünya Kupası Finali’nde Pele’nin Carlos Alberto’ya attığı pasla Rimbaud’un -ipleri gerdim kuleden kuleye; / pencereden pencereye; çiçek bezekleri; / altın zincirler yıldızdan yıldıza / ve işte dans ediyorum- dizeleri arasında bir fark bulamayacağım…”

1962 senesinde dünya turnesine çıkan Pele’li Santos, İngiltere’de dönemin önemli takımlarından Sheffield Wednesday ile özel bir maçta karşı karşıya gelir. Pele’nin de gol attığı maçı Santos 4-2 kazanır. Maçı takip eden Times muhabirinin Pele hakkındaki izlenimleri şöyledir; “Onu tutmaya çalışmak, aniden çakan bir şimşeği tutmayı denemeye benziyordu. Bir an zararsız bir kedi gibi uyurken aniden canlanıyor, topa sahip olduğu anda rakiplerini orada yoklarmış gibi geçip, önündeki boş alana erişmesi güç bir süratle akıyordu.”

Pele’yi transfer etmek için Brezilya’ya gelen namlı Avrupa kulüpleri, menajerleri eliyle yüksek bonservis ücretleri ödeyerek bu işi bitirmek niyetinde olsalar da, karşılarına çıkan engel aşılacak gibi değildir. Brezilya Hükümeti Pele’yi “Resmi Ulusal Hazine” ilan ederek, ülke dışına transferini yasaklamıştır.

Brezilya Hükümeti Pele’yi “Resmi Ulusal Hazine” ilan ederek, ülke dışına transferini yasaklamıştır.

1950 yılında Brezilya ile Uruguay arasında oynanan Dünya Kupası finalinde Uruguay’a 2-1 yenilerek kupayı kaybeden Brezilya’nın sokaklarına büyük bir hüzün çökmüştür. Pele’nin, babasını ilk kez ağlarken gördüğüdür bu. 10 yaşındadır. Babasına bir söz verir. Brezilya’ya dünya kupasını kazandıracaktır. “Ağlama baba, ben alıp gelirim o kupayı sana” diyerek babasını teselli eden 10 yaşındaki bu esmer kavruk çocuk, yalnızca 8 yıl sonra sözünü tutacaktır.

Pele’nin şöhretiyle dünyayı gezen Santos, hazırlık maçı için bu kez Afrika’ya, Nijerya’nın başkenti Lagos şehrine gider. Yıl 1967. Bağımsız Biafra Cumhuriyetini kurmak isteyenler ile merkezi otorite arasında cereyan eden Nijerya İç Savaşı tüm şiddetiyle devam ediyordur. Pele’nin ülkeye gelişiyle taraflar arasında 48 saatlik bir ateşkes ilan edilir. Herkes stadyuma gider, Pele’yi izler ve sonra savaş kaldığı yerden devam eder.

Celal Üster anlatıyor; “Futbolun tüm güzelliklerinin simgesi Pele, birkaç Bulgar oyuncunun sürekli markajındaydı. Daha doğrusu, Bulgarlar, Pele’yi oynatmamayı seçmişlerdi. Top daha ona gelmeden, her seferinde kendini yerde buluyordu. Sık sık sakatlanıyor, zaman zaman saha kenarında tedavi görmesi gerekiyordu. Dino (Abidin) burada, işin özünü yakalamıştı. Pele, saha dışına çıktığında, tüm ses efektleri kesiliyor; Pele, tedavisi tamamlanıp oyuna döndüğünde, ses efektleri de geri geliyordu. Futbol, Pele’ydi; Pele, futbol. Bu yaklaşımın ne demeye geldiğini, yıllar sonra, P Sanat Kültür Antika’nın ‘Spor ve Sanat’a ayırdığımız sayısını hazırlarken fark edecektim; Ferit Edgü, Dino’nun, Gol! filmi için keçe kalemle çizdiği taslakları getirdiğinde. Bu taslaklardan kimilerinin üzerine, ‘Ana Tema: Gurur -Şövalyeler – Tören’ gibi notlar düşülmüştü. Edgü’nün dediği gibi, bu taslakları, nasıl bir film düşlediğini açıklayabilmek için çizmiş olmalıydı Dino. Futbol alanında düşlediği ‘şövalye’yi Pele’nin kişiliğinde bulmuştu: Savaş sanatına durmadan yeni güzellikler katan, yaralandığında gururundan en küçük bir ödün vermeyen, kuraldışı dövüşenlere aldırmaksızın her seferinde olanca soyluluğuyla yeniden savaş alanına çıkıp onların karşısına dikilen bir şövalye!”

Brezilya Ligi’nde oynanan bir karşılaşmada Pele’nin kırmızı kartla oyundan atılması sonrasında taraftarların ateşli bir şekilde isyan ederek hakemi baskı altına aldığı anlatılır.

Pele’siz futbol olmaz çünkü. Zor durumda kalan hakemin tartışılan kararıyla Pele 15 dakika sonra oyuna geri döner. Hayat kaldığı yerden devam eder.

Hayatındaki ağır krizleri atlattıktan sonra küllerinden yeniden doğan Maradona, Buenos Aires’teki yerel bir televizyonda ‘’10’un Gecesi’’ adlı bir sohbet programı yapmaya başlamıştır. Maradona’nın açılış gecesindeki onur konuğu ise Pele’dir. Arjantin halkının tamamı ekran başındadır. İki efsane 10 numara, 10’un gecesinde buluşurlar. Pele’nin, kendisi için çekilen bir belgeselin müziklerine el attığını herkes biliyordur. Program için sürprizini yapar Pele, eline gitarını alır ve bestelediği bir şarkıyı söyler. Maradona da bu pası göğsünde yumuşatarak, futbolu konu alan bir tango söyleyerek karşılık verir Pele’ye. Program sonrası yapılan basın toplantısında ise Maradona’ya bir kez daha o meşhur soru yöneltilir. Gerçekten hanginiz daha iyiydiniz? Cevap şöyledir; “Annem benim daha iyi bir futbolcu olduğumu söylüyor. Pele’nin annesine göreyse, onun oğlu daha iyiydi.”

Capoeira’nın, eğlenceyi temsil eden futbolun içindeki adı Ginga idi.

Son olarak

Brezilya’da, kumsallarda ve sokak aralarında çıplak ayaklarla oynanan futbol, ülke tarihiyle eşdeğer olarak kadim ve köklü bir geleneğe sahiptir. 16. yüzyılda, yanlarında getirdikleri Afrikalı köleler eşliğinde yeni sömürgelerine, yani Brezilya topraklarına ayak basan Portekizli sömürgeciler, çalıştırmak üzere getirdikleri kölelerin Amazon ormanlarına kaçmasına engel olamamışlardı. Ormanlarda katillerinden saklanan Afrikalıların, kendilerini korumak için geliştirdikleri etkili bir dövüş sporu Portekizlileri çaresiz bırakmıştı. Hızlı, akrobatik ve düşmana dersini veren bu ölüm dansının adı; Capoeira’ydı. Kölelerin en büyük silahı.

Uzun yıllar sonunda saklandıkları ormanlardan çıkan Afrikalılar, kavgayı temsil eden Capoeira’yı, yeni icat edilen futbola uyarladılar. Capoeira’nın, eğlenceyi temsil eden futbolun içindeki adı Ginga idi. Futbolu estetik ve şiirsel bir görsellikle örülü, eğlenceli, kıvrak, çalımlı, artistik bir şova dönüştüren Ginga stili, tribünleri coşturan bir havaya sahipti. Bu süratli, artistik ve atak oyun tarzıyla 1950’deki finalde Uruguay’a kaybeden Brezilya Milli Takımı, üstüne bir de 1954’deki kupanın çeyrek finalinde Puşkaş’lı Macaristan karşısında 4 gollü bir hezimete uğrayınca bütün fatura Ginga stiline kesilecekti.

Endüstriyel futbola kısa bir ara Taylandlı peri masalı: Leicester City
Cins

Daha fazla ciddiyet, daha fazla oyun sistematiği ve daha fazla Avrupalı gibi oynama arzusuyla ortaya çıkan yeni Brezilya futbolunda artık Ginga stiline yer yoktu. Pele’ye göre Ginga Brezilya’nın ruhunu temsil ediyordu. Pele Ginga’yı hiç bırakmadı. Oynadığı futbolun tarzını teknik direktörlerin isteği belirlese de, o her maçta Ginga’yla harmanlandığı şiirsel stiliyle tribünleri heyecanlandırmayı başaracaktı. Attığı her golde, aynı zamanda köklerine bir selam gönderiyordu çünkü.