Anlamlı ve onurlu bir hikâye

HABER MASASI
Abone Ol

"Eşim bana “Kibritçi Kız” benzetmesini kullanır, latife buyurur. Sanırım elimde olanlarla imkansızı başarmanın yoluna düştüğüm içindir. Ben bir hakikat avcısıyım. Elimdeki son kibrit sönene dek çevremi aydınlatmaya devam edeceğim."

Ayşe Şasa kendisini nasıl tarif eder?

Akıllılar dünyasının kıyısında, sisli bir dağ başına çöreklenmiş, dünyayı anlamlandırmaya çalışan bir deli. Hayat hikayemi bir tek çizgiye indirgeyecek olursam “hep bir arayışın, hakikat arayışının özeti” olduğunu söyleyebilirim.

Nasıl bir evde doğdu?

Babam annemle övünürdü: “Biz modern insanlarız, ben annenizle yemek pişirsin, çocuk baksın diye değil, arkadaşlık etsin diye evlendim.” derdi. Yani geleneksel ev hanımı ve annelik rolünü aşağı görürdü. Çocukluğumdan aklımda kalan; ilgisiz baba, Nazi tarzı disiplinleriyle Alman Yahudi dadılar, Batılı eğitim almam uğruna içine bırakıldığım girdap, üzerime kilitlenen odalar, radyodan dinlediğim İkinci Dünya Savaşı ve bunların hepsinden ötede annem ve babam hayattayken bana yaşattıkları yetimlik duygusu.

Henüz çocukken “Ben çok yalnızım lütfen beni bulun.” diye yazarak şişeyle denize bıraktığınız not bize sizinle ilgili neler anlatıyor?

Annem Melike Hanım, genç yaşta anneliği benimle tatmış birisidir. Ancak yaşadığımız muhitin toplumsal şartları bebeğine bakan anneyi onaylamıyordu. “Ben hayata büyük bir özlem duyuyorum.” diyen bir anneyi sizinle karşı karşıya getiriyor. Annemin gölgesi altında geçmesi gereken günlerim, ıssız ve dadılar eşliğinde yabancı ve soyut geçmeye başlamıştı. Bu öyle bir soyutluk ki karanlık bahçeye geceleri ceza için bırakılmak, anne ve babam yokken odun parçaları ile dövülmek hatta bir parkta çukura itilip gecenin karanlığına terk edilmek gibi durumlar şişedeki notu açıklayabilir. Kardeşlerim aynı ıssızlığın içine hapsolmasın diye onlara geceleri şarkılı masallar uyduruyordum. Beni yalnızca anneannem, halam ve evdeki çocuklar dinlerdi. Varlığımın bu denli bir yok sayılışının ardından artık dayanamayarak “Ben çok yalnızım, bu notu bulan lütfen beni arasın.” yazarak bir şişe ile denize bıraktım. Evet, doğru bunu yaptım. Bir gün birilerinin beni duyacağına yürekten inanarak çaresizce ama büyük bir umut içinde yaptım.

Sizi bu ortamdan çekip çıkaracak bir gücün varlığına içsel bir inanış ve arayış, diyebilir miyiz denize salınan bu not için? Henüz yedi yahut sekiz yaşlarınızdayken beyaz önlüklü koz helvacı, hayatınızda nasıl bir boşluğu tanımlamaktaydı?

Cennetten bir parça gibi olan evimizde kalabalığın içinde adeta kimseye değmeden yaşıyordum. İnsanlar için görünmezdim, sanki bir ruh gibi dolaşıyordum. Sizi kimsenin fark etmemesi ne demek bilir misiniz? Buna başarılarım, hastalıklarım, hele de yalnızlığım dahilken. Kahkahaların tavana kadar yükseldiği uzun davet gecelerinde, hayattan bir yansıma olan odamın penceresinin kenarında oturur; yolun karşısında beni fark edecek mutlu insanlar var mı, diye düşünerek yoldan geçenleri izlerdim. Bu mesela bir sucu veya dondurmacı olabilirdi ya da bir koz helvacı. Beyaz önlüğü ve küçük arabası ile sokakları dolaşan helvacı neden bizim sokağımızdan bu kadar az geçiyor diye düşünüyordum. O günlerde helvacının sırrını çözmek için önümde uzun ve çileli bir yaşamın olacağını elbette bilemezdim. Şimdi yapmam gereken, içine doğmuş olduğum müthiş zengin bu ailenin içinde her gün biraz daha yalnızlık biriktirmekti. Yaşadığım bugünleri ilerleyen yıllarda günlüğüme şöyle not düşmüşüm: Her katresi bedeninden kan ve ter olarak çıkan bir zenginlik.

Kırılgan ve yalnız bir çocukluk, fark etmeden sizi ne ile tanıştırdı?

Başarılarına rağmen kalabalıklar ortasında bir başına kalan herkes kadar ben de kırılgan ve hassas birisine dönüşmüştüm. Bu incinme, ruhumdaki buhranı derinleştirdi. Farkında olmadan Rabbimin Cemal sıfatı ile karşı karşıyaydım. Çünkü kul için insanlar arasındaki her kırılış Rabb’ in kapısına yeniden dönüştür. Rab kendi kapısında kalbi kırık olan kulunu sarıp sarmalar. Ona “Sabret, cennet var.” der. Bunu gören ve duyan kul ise onun ipine sapasağlam sarılır.

Bu dönemlerde hayatı nasıl sorgulardınız? İçinizdeki küsmüş çocuk bir suçlu arar mıydı?

Elbette, buna ilk olarak anne babamdan başlayarak bütün bir çocukluğumun ağır psikolojik eziyetlerle geçmesine sebep olan dadılarıma kadar düşündüm. Zaman zaman “Yoksa tüm bunlara sebep olan yaratıcı mı?” diye de düşündüm. Bu öyle bir arayış ve çırpınış ki kanatları kırılan bir serçe misali her çırpınışta o mana tekrar tekrar fısıldanmış gibiydi.

Peki, okul yıllarınız?

Dadılarımdan öğrendiğim en önemli şey mükemmeliyetçilik ve dakiklikti. Başarının insanı görünür kılacağına öylesine büyük bir umutla inanmıştım ki başarısız olma korkusu beni geceleri herkes uyurken uyandırır ve okulun tuvaletlerinde sabahlara kadar ders çalıştırırdı. Pozitivist eğitim beni Batılı, ateist, solcu bir genç olarak yetiştirmişti.

Yoğun ders çalışma temposu size genç yaşta güzel dönüşler sağlamış, bunlardan bahsedebilir misiniz?

Başarı; gözlerimin parlamasına, tanınan ve zeki gözde bir öğrenci olmama olanak sağlamıştı. Dil konusunda çok başarılıydım. Hitabet yeteneğim gelişmişti. Öyle ki o yıllarda kendi dergimi dahi çıkarmıştım. Artık tiyatro oyunları yazan bir Ayşe’ydim. Kimsenin beğenmediği çirkin tırtıl, büyüleyici bir kelebeğe dönüşmüştü.

Sanırım bu güzel günler bir arayışla tekrar gölgeleniyor?

O yıllarda hayat, kitaplarda yazıldığı gibi anlaşılmıyordu. Çelişkilerim ve kendimi anlamlandırma çabam neticelenmiyordu. Elimde olan tek tespit: mutsuzluk. İçimdeki buhranı derinleştiren bir cümle beni sarmıştı: “Allah yoktur.” Tanrı varsa ben neden bu kadar yalnızdım.

Henüz küçük yaşlarda başlayan bu arayış çabanız, elbette bir neticenin değil başlangıcın tezahürüydü değil mi?

Ömrümün kısacık bir yarısını ardımda bırakmama rağmen fazlaca yorgundum. Korku nöbetleri, hıçkırıklara boğulan ağlama krizleri, bayılmalar… Aslında tüm bunlar bana sinyaller gönderiyormuş. Ne var ki beni yine kimse fark etmiyordu. Kalp rahatsızlığı dahi geçirmiş, görünmez bir çocuk olarak fazlaca yorgundum. Küçük yaşlarda başlayan bu arayışım onu bulmadan da huzura ermeyecekti genç ruhumda. Sorduğum soru bu genç kime, neye, niçin aitti. Her şeyin üstünde hangi göz bizleri izlemekteydi. Beni görmekte miydi?

Hakikat” ile Ayşe Şasa ne zaman tanıştı?

Hakikat kelimesi sorularımın iyice arttığı kolej günlerinde aklıma takılıveren bir kelimedir. Ortaokul yıllarından beri büyüleyici gelen bu kelime, bir dua olmasa da bir niyetin hem de kuvvetli kalbî niyetimin içinde uç verdi. 16 yaşındaydım. Şişli’ de özel bir ruh hastalıkları hastanesi olan La Paix’ in önünden geçerken şu cümleyi kurdum: Hakikate vasıl olmama vesile olacaksa yolumun bu hastaneden geçmesine razıyım. Bu cümlenin bir duaya dönüştüğünü çok sonraları yaşayarak anladım.

Sanırım hayatınızın bundan sonraki kısmı Rabb’ in bu kalbî niyete ümitle icabet etmesi dersek yanlış olmaz.

“Allah insanın ümidine nazar eder.” bunu sonraki yıllarda gençlere çokça anlattım. Bende öyle bir ümit vardı ki Rabbimin icabetinden sonra dahi devam etmiştir. Unutulmamalıdır ki her imtihanda olduğu gibi önce kabz hali sonra bast hali gelecektir ancak arayanlara.

“Marksist dünyaya adım atmıştım.” dediğiniz kolej yıllarından sonra hayatınıza gelen bir düşünce: sosyalizm. Zenginlikle birlikte dışlandığınız kalabalıklara, halkın arasına katılmanın zamanı neydi?

Sosyalist çevremin etkisiyle ile sinema üzerine çalışmaya başladım. Kemal Tahir ile yolum kesişti. Kemal Tahir benim entelektüel babamdır. Kendisiyle on sekiz yaşımda liseyi bitirmeye yakınken tanışma fırsatı buldum. Onun kitaplarını okuyarak derin sohbetler ettim. Onun vesilesiyle Şerif Mardin ile tanışarak Batılılaşma maceramıza derinlikle eğilme imkânım oldu. Muhyiddin Arabi ile tanışmam da Şerif Mardin’in önerileriyle başlamış oldu.

Sinemadaki miladınız?

Sinema, yazar ve yönetmeninin bilinçaltını ayna gibi dışa vurur. Senaryosunu yazdığım Utanç filmi benim için bir milattır. Filmi her seyredişimde çocukluğumda maruz kaldığım yoğun Hıristiyan-Yahudi etkisi ile bir kez daha yüzleşmek zorunda kalıyorum. İnsanın kendi ruhsal çelişkisini beyaz perdede izlemek filmin adı gibi utanç verici.

La Paix’ de tedavi gördüğünüzde şehir ayaklarınızın altında akıp giderken sizin de tabirinizle “mağaranızda” yaşamak zorunda kalmak nasıldı?

Tedavi süreçleri, haplar, bekleyiş ve korkular… Etrafımı saran bütün sancılar beynimin içinde deveran eden düşünce sarmalı. Sanki her şey Rabbimi bulmam için beni kabuğuma çekiyordu. O ilahi kudret öylesine güçlüydü ki beni orada, o mağaramda bulacağı anı bekliyordu. O yıllarda en yakın arkadaşlarım kalem, kâğıt ve kitaplar oldu.

Fusûsu’l Hikem, Ayşe Şasa’nın hayatına nasıl bir boşluğa doldurmaya geldi?

Londra’ya tedavi için gittiğim yıllarda bir kitap kataloğunda onu gördüm. Tasavvufa ilgim olmadığı halde kitabı edindim. Ancak hemen hemhâl olamadım Fusûs ile çünkü onun bana perdelerini açacağı âna fikren hazır olmam gerekiyordu. Zaman beni ona hazırlıyordu. Rabbimin izin verdiği dakika Fusûs, arayışımı duyacak ve bana yaklaşacaktı. Aradan birkaç yıl geçti ve vakit tamamdı. Kitaplık rafında onunla göz göze geldik. Alıp indirdim ve okudukça daha çok okuyasım geldi sanki şeyhin eteğinde huzur dersleri alıyordum. Elimdeki, daha öncekilerden çok daha farklıydı. Bu beni büsbütün sarıp sarmalamıştı.

Fusûsu’l Hikem’de sizi kucaklayan cümle?

“Ben bir hazineydim, bilinmek istedim.” Bu cümle öyle saf bir tebliğ sözü ki kalbimi sardı. Fıtratıma özümle döndüm. Hidayet, nasip tılsımından payıma düşen en kıymetli şeydi.

Sürekli okuduğunuz şey?

İsmet Özel’in her sabah ve akşam yeniden okuduğum dizeleri: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar…”

Sahrayı Cedit Camii’nin sizin için önemi?

Arayışlarımın cevabını bulmuş adeta gürül gürül akan bir pınarın başına varmıştım. Kasvetli bohem hayatım Rabbin renkleriyle boyanmıştı. Kırk yıllık çile sürecim bitmiş. Artık benim için lütuf günleri başlamıştı. İçimde bâtıla dair olan her ne varsa ellerimle kazıyıp attım. Küçük bir çocukken anneannemin kıldırdığı iki rekâtlık namazlar ve Sahrayı Cedit’in uhrevi ortamı bana yolumu gösterdi. Hamdolsun orada Müslüman oldum. Artık etrafım, gönlü kandil gibi İslam ruhuyla yanan güzel insanlarla sarılıydı.

Her arayış cevabını bulur mu?

İnsan bir arayış içimdeyse cehennemden çıkma ümidi daima vardır. İnsan bazen iflasını kabul etmeli.

Arayışınız hangi filmlerinize yansıdı? Balatlı Arif ve Ah Güzel İstanbul Yaşadıklarınıza mucize olarak bakıyor musunuz?

İbn Arabi’nin dediği gibi “Mucizeler bir kez başladı mı bitmek bilmez.” Benim yaşadığım bu mucize tek başına bir şey değildi. İman bana başörtüsü ve namazı da getirdi.

Ayşe Şasa’nın tefekkürü?

Rabbim hayretimi artır diye dua ettikçe rabbim bana birçok göz verdi. Allahu Ekber dağlarına bakarken hayrete düşmemek mümkün mü? O Celal’in içinden çıkan Cemal’i görmemek olur mu? Ben Rabb’imden razıyım. Bana dehşetli hastalık günlerini bahşetmese böyle rahmet görmezdim.

Eşiniz Bülent Oran size niçin “Kibritçi Kız” benzetmesini kullanır?

Latife buyurur. Sanırım elimde olanlarla imkansızı başarmanın yoluna düştüğüm içindir. Ben bir hakikat avcısıyım. Elimdeki son kibrit sönene dek çevremi aydınlatmaya devam edeceğim.

Tüm bu dertlerin üstüne eşinizi kaybetmenin ağırlığı da binince onun yokluğunu gönlünüzde nasıl taşıdınız?

Bütün hastane serüvenimde yanımdaydı. Eski meslektaşım, arkadaşım ve biricik eşimdi. Bülent’i kaybedersem binlerce parçaya ayrılırım sanıyordum. Ancak zikrin, namazın, duanın; modern tıbbın hiçbir şekilde nüfuz edemeyeceği mucizevi şifa etkileri olduğunu anladım.

İnsanı diri tutan şey nedir?

İman. Allah ve Resul’üne duyulan muhabbet ve aşk.

Peki ya bilinirlikten ne anlamalıyız?

Şunu bilmiş ol ki, bu ülkede maskaralık yaptığın sürece herkes sana alkış tutar. Ciddi bir şey yapmaya kalkarsan kimse ilgilenmez. Yüzüne bakmaz. Bunu baştan böyle bil.

Romantizmi nasıl tanımlarsınız?

"Romantizm" kelimesi Kemal Tahir'in; gevşek ahlaklı, bencil, mariz biçimde hayalperest insanlara uygun gördüğü bir sıfattı.

Ölüm... Ölüm nedir?

İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar. Dolayısıyla ölmeden önce ölünüz. Buradaki “Ölmeden önce ölünüz.” ibaresi, seküler kafalara söylendiği zaman, hemen bunu yanlış anlıyorlar. Dünyevî kafalar, ölüm kelimesini bir yok olma, bir uyuşma, bir kaybolma olarak algılıyorlar. Halbuki dini muhteva içerisinde ölüm, asıl hayattır. Hayy sıfatı. Hz. Allah'ın hayat sıfatı yani Hayy sıfatıyla sıfatlanmak. Sathi bir hayatın ölmesi, onun yerine deruni bir hayatın başlangıcı. Kuru mantığın ölüp kalbî idrakin, yani bütün melekelerle eşyayı idrak etmenin canlanması. Bu, ebedi hayatın başlangıcı oluyor. Yani iki dünyada da Hayy olmak, diri olmak.

Hani bir hikâye vardır, Hz. Mevlana’dan; Bir garip damla düşer Okyanus’a da korkar azametinden denizin. Parıltılı bir damla iken düştüm deryaya, meğer ben bir hiçmişim der. Şansı yaver gider damlanın, bir istiridye alır onu koynuna. Besler içinde, değerli bir inci olur. Hayatını bizzat kendisinden dinlemeyi çok isterdim. Ancak her şeye ve herkese geç kalan ben çok kıymetli bir büyüğümü daha ölümünden sonra tanıyabildim. Onunla tanışan her insanın kendi yaşamına ayna tutmuşçasına yüreğinde benzer bir yarayı teşhis edeceğini eminim. Yolu Ayşe Şasa’ya düşenlerin gönlünde, o sözleri ve eylemleri ile daima yaşayacak.