Fransa’nın dinimizle ve coğrafyamızla derdi nedir?

SELÇUK TÜRKYILMAZ
Abone Ol

Fransa’da başlayan ve diğer Avrupa ülkelerine yayılma istidadı gösteren İslâmî değerlere yönelik nefret suçları kapsamındaki saldırılar sıradan hadiseler değildir. Bilindiği gibi Soğuk Savaş sonrası dönem İslam karşıtlığı üzerine inşa edilmişti.

1990’lardan önce Batı Avrupa ülkelerinde İslam ve Müslümanlarla ilgili daha ılımlı bir siyaset takip ediliyordu. İslam’ı bir din olarak benimseyen tanınmış Batılı şahıslar öne çıkarılıyor ve İslam dünyası ile ilişkilere bir derinlik kazandırılıyordu.

Batı, Sovyet tehdidini bertaraf etmek ya da İslam dünyası üzerindeki hâkimiyetini devam ettirmek için İslam’a doğrudan cephe almamayı tercih ediyordu. Fakat bu dönem çok kısa sürdü ve Sovyetlerin dağılma sürecinde Fransa başörtüsü yasaklarıyla yeni bir dönemi başlatmış oldu. Fransızlar, Fransa’da yaşayan Müslümanlara ve eski sömürge uluslarına gelişme imkânı tanımayacağını göstermiş oldu. Bu dönem İslam dünyası açısından yıkıcı sonuçlar doğurdu.

Fransa başörtüsü yasaklarıyla yeni bir dönemi başlatmış oldu. Fransızlar, Fransa’da yaşayan Müslümanlara ve eski sömürge uluslarına gelişme imkânı tanımayacağını göstermiş oldu.

Fransa’da başörtüsü yasakları başladığında Batı etkisine açık çevreler, baskı karşısında harekete geçmedi. Hatta aynı yasakların Türkiye’de de en sert şekilde uygulanmasına aracılık ettiler. Fransa, İslam dünyasını zaaf üreten bir konumda tutmak istiyordu. Amerika ve diğer batı Avrupa ülkeleri İslam dünyasının yeniden işgal ve istila sürecini birlikte yönettiler. Milyonlarca masum insanı gözlerini kırpmadan öldürdüler.

Hâlbuki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan “barış” ortamı nefes almayı mümkün kılmış ve sömürgecilik karşıtı eğilimler siyasî alana da yansımıştı.

Bu kez yol açıktır Türk’ün bayrağına
Gerçek Hayat

Batı, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlarla İslam dünyasını baskı altında tutuyor ama diğer taraftan da Fransa, Amerika ve İngiltere gibi ülkeler darbelerle bütün bir coğrafyayı sarsıyordu. Buna rağmen Müslüman ülkelerde umut vaat eden olumlu gelişmelerden bahsedilebilirdi. Bu, özellikle Akdeniz’i kuşatan İslam ülkeleri için geçerliydi. Tam da bu dönemde Fransa, başörtüsü yasaklarıyla dinî semboller tartışmasını gündeme getirdi ve Müslümanları terör kavramına hapsetmeye başladı. Aynı dönemde Fransa’nın ASALA’dan PKK’ya geçiş sürecinde uluslararası terör ağlarını desteklemesi, Batı kamuoyunda ilgi görmüyordu.

Fransa bir taraftan Suriye gibi eski sömürge topraklarında Türkiye karşıtı terör örgütlerini güçlendirirken diğer taraftan Cezayir, Tunus ve Libya’yı kendi içinde boğuyordu. Batı ve Kuzey Afrika’yı da içine alan Fransa nüfuz sahasını temel aldığımızda Fransa’nın İslam dünyasına yönelik genel bir siyasete sahip olduğu anlaşılıyordu.

  • Bugün iyice gündeme oturan Doğu Akdeniz merkezli gelişmeleri, son otuz yılda Akdeniz’i kuşatan İslam ülkelerine yönelik baskıları göz önünde bulundurarak anlamak gerekir. Eğer Türkiye’yi de kargaşaya sürüklemiş olsalardı Doğu Akdeniz de dâhil olmak üzere çok geniş bir sahada istediklerine zahmetsiz ulaşacaklardı. Bu sebeple Türkiye’yi de kendi içinde boğmak istediler.

Fransa’nın başörtüsü yasaklarıyla ulaşmak istediği bir hedef vardı ve oraya ulaştı. Selman Rüştü gibi sömürge artığı satılık kalemler, yeni emperyalist istila ve işgal dönemini meşrulaştırmakta hayatî bir rol oynadı. Peygamberimize (sav) yönelik çirkin saldırıların zamanlaması gerçekten mânidârdır.

Erdoğan düşmanlığı ile Fransa’yı aklamaya çalışanlar 1990’larda asimilasyon ve entegrasyon sorunlarının, 19. yüzyılda da gayr-i medenîliğin bahane olarak kullanıldığını bilmek zorundadır.

Irak, Azerbaycan, Cezayir, Bosna Hersek’te Müslümanlara inanılması güç katliamlar ve işgaller uygulanırken temel İslâmî değerler de kapsamlı saldırı altındaydı. Bununla İslam dünyasını hareketsiz kılmak istedikleri çok açıktı. İslam toprakları işgal ediliyor, milyonlar katlediliyor, aydınlanma dönemi kavramlarıyla baskı altına alınıyor ve İslamî değerler aşağılanıyordu.

  • Bugün Türkiye’de Fransa’nın aydınlanma döneminden kalma kavram ve fikirlerine hâlâ atıf yapılabiliyor. Artık bu atıfların sahiplerini Fransa’nın son otuz yıldaki suçlarına ortak olmakla suçlayabiliriz. Aynı şekilde onları yüz yılları aşan sömürgecilik tarihinin parçası olmakla da itham edebiliriz. Erdoğan düşmanlığı ile Fransa’yı aklamaya çalışanlar 1990’larda asimilasyon ve entegrasyon sorunlarının, 19. yüzyılda da gayr-i medenîliğin bahane olarak kullanıldığını bilmek zorundadır.

Sömürgecilik tarihini geçen yüz yıllara ait unutulması gereken bir tecrübe olarak görmemek gerekir. Sömürgecilik ve kolonyalizmi İslam coğrafyasıyla sınırlı tutmadığımızı da belirtmekte fayda var. Ruanda’da yaşanan katliamlarda Fransa’nın dahli çok açıktı. 1994’te yaşanan bu acı hâdise de sömürgecilik tarihinin bir parçasıydı. İslâmî değerlere yönelik saldırıları aydınlanma dönemi kavramlarıyla izah etmeye çalışanlar, kilisenin ve Hristiyanlığın da benzer saldırılara maruz kaldığını dile getirerek kendilerince mantıklı bir izah yaptıklarını zannedebilirler. Bunun sığ bir yaklaşım olduğu açıktır. Bu tarz yaklaşımları benimseyenler, onlara verilecek cevabın yeni saldırıların önünü açacağı gibi açıklamalara da bel bağlamaktadır.

Azerbaycan’ın bugünkü başarısı Kafkasya’yı şekillendirecektir
Gerçek Hayat

Bu sonu gelmez fasit bir dairedir. İslam’a yönelik çirkin saldırıları yeni sömürgecilik faaliyetleri bağlamında ele aldığımızda, onu durdurmaya ve coğrafyada güç inşa etmeye çalışan bütün kişi ve çevreleri hareketsiz kılmak istedikleri sonucuna ulaşırız.

1990’larda başlayan yeni emperyalist saldırıları ya da yeni Haçlı Seferlerini, şok edici ilk dalgalar olarak görmeliyiz. 2013’ten sonra Türkiye’ye yönelik büyük saldırılar da bu dönemin devamıdır. İslam ülkelerinin kendi içinde boğulması sürecinin bir parçası olan saldırıları ancak 15 Temmuz 2016’da durdurabildik. Şimdi hamle sırası bizdedir. Sadece 15 Temmuz 2016’dan sonraki başarılara baktığımızda heyecan verici bir gelecekten bahsetmemiz yanlış olmaz.