Arapça yolculuğu

ABDURRAHMAN SELİM ÇELİKBİLEK
Abone Ol

Bundan yaklaşık altı sene önce ortaokulu bitirip de lise tercihlerini yapacağım sırada, okulumun bende derin etki bırakacak yolculuklardan birinin ilk durağı olacağını bilemezdim. Liselere geçiş sınavının sonucunda elde ettiğim puana göre tercih listemi hazırlarken, imam-hatip liselerinden birine yerleşmek istediğimi biliyordum. Okulları araştırdığımda ise bambaşka bir olayla karşılaştım: Bazı okulların hazırlık sınıfı eğitimi vardı. Üstelik bu okullar, yaz aylarında yurt dışında kamp yapıyorlardı.

Yabancı dillerle küçük yaşlarda tanışıyoruz. Hiçbir özel müdahale olmasa bile Milli Eğitim müfredatı dördüncü sınıfla birlikte yabancı dil öğrenmeniz için planını ortaya koyuyor. Ortaokuldan mezun olan birisi hiç değilse dört yıl boyunca -genellikle- İngilizce ile muhatap oluyor. Şimdilerde İngilizce dersinin ikinci sınıftan itibaren başladığını biliyorum. İşin çocuk gelişimi kısmını ben bilemem ama çok iyi bildiğim bir şey varsa, bu kadar uzun süre işlediğimiz derslerden ellerimiz boş ayrılmak içimizde birer ukde olarak kalıyor yıllar boyunca. İşte bu ukde, lisede bir sene fazla okumak pahasına yabancı dil öğrenme isteğimi artırmıştı.

Arapça, geniş bir coğrafyada 400 milyondan fazla insan tarafından konuşulan bir dildir.

Hazırlık sınıfları çoğunlukla üniversitelerde duyduğumuz bir eğitim modeli. Aslında Türkiye’de birkaç on yıldır liselerde de uygulanıyor. Anadolu liselerinde İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi dillerin hazırlık sınıfları ile karşılaşırken, Anadolu imam-hatip ve diğer meslek liselerinde Arapça, Farsça, Çince, Rusça, Japonca ve İspanyolca gibi dillerin öğretildiğini de görebiliyoruz. Yaygın olmayan bu özel uygulama çoğu kurumda başarılı netice veriyor ve ve öğrenciler liseyi bitirirken en az bir yabancı dile vâkıf oluyor.

Şimdilerde kolaylıkla anlattığım ve genç kardeşlerime tavsiye ettiğim bu eğitim modeli, beni geliştirmeyeceğine kani olduğum lise müfredatının yanında çölde vaha gibi görünmüştü gözüme. Üstelik aile büyüklerim sayesinde Arapça da bana uzak gelmiyordu ve çocukluğumuzda Kur’an okumayı öğrenerek zaten bu dile giriş yapmıştık. Tüm bunlar benim kararımı netleştirmemi sağladı:

Lisede yabancı dil öğrenmek istiyordum ve öğrendiğim dillerden biri muhakkak Arapça olmalıydı.

Tüm kıstasları ve imkânları değerlendirerek yaptığımız tercih listesinden, Pendik’teki Ömer Çam Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne yerleşmek nasip oldu. Bu tercihin hayatımda önemli merhaleleri aşmama yardım edeceğini henüz fark edememiştim ama bu yaşıma gelip düne bugünden bakmayı denediğim zaman görüyorum ki bu sonuç “Ne kadar şükretsem az!” demem gereken bir sonuçmuş.

Pendik Ömer Çam Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde başarılı bir Arapça programı uygulanıyor.

Ömer Çam AİHL’deki hazırlık sınıfı eğitimimizde yabancı dil derslerimiz haftada 40 saate yaklaşıyordu. En az 20 ders Arapça öğreniyor, yedi ders İngilizce işliyorduk. Çoğunlukla takviye dersler de oluyordu. Yabancı dil öğrenirken bizim çok önemli bir avantajımız vardı: Suriyeli hocalar. 2011 yılında ülkelerinde başlayan iç karışıklıklardan ötürü mecburen evlerini, işlerini ve tüm kurulu düzenlerini bırakarak ülkemize gelen bu insanlar “değer üretmeye” Türkiye’de devam ediyorlardı.

Suriyeli hocaların sağladığı avantajı anlayabilmemiz için ülkemizde süregelen Arapça eğitimine biraz göz atmak gerekiyor. Diller sürekli değişim halinde olduklarından bin yıl önceki hâlleriyle günümüzdeki hâlleri asla aynı olamaz. Bu durum İngilizce, Almanca, Çince ve Türkçe için de böyledir. Arapça da kendi içinde “klasik” ve “modern” olmak üzere ikiye ayrılıyor. Arapça deyince aklımıza gelen ilk işlev yani temel dinî kaynaklarımızı anlayarak okuma için bize lazım olan, “klasik” Arapça. Ne var ki sadece “klasik” Arapça eğitimi alan kişiler eğer ayrıca gayret göstermezlerse ne Arap medyasını takip edebilecek ne de günlük konuşma dilini kullanabilecek “modern” Arapçaya vâkıf olabiliyorlar. İşte Suriyeli hocaların önemi burada ortaya çıkıyor. “Klasik” eğitimde kendi çizgisinde akan bir usulü benimseyen ülkemiz, “modern” eğitimde diğer yabancı dilleri öğretemediği gibi Arapçayı da maalesef öğretemiyordu. Ancak anadili Arapça olan hocaların aracı dil kullanmadan yani ders esnasında Türkçe konuşmadan ve yaşayarak verdikleri eğitim bu durumu tersine çevirdi.

  • Günümüzde ve birkaç sene sonra diplomasi, medya, ticaret, turizm, tıp, askeriye gibi alanlarda Arapçayı kullanarak ülkemiz için çalışan ve çalışacak kimselerin çoğu bu becerisini, Suriye’deki savaştan ötürü mecburen ülkemize gelen Suriyeli hocaların verdiği eğitimle kazandı.

Birkaç ay sonra, lise mezuniyetimin ilk yılı tamamlanacak. 2015 yılında hazırlık sınıfı okurken birkaç hocanın gayretleriyle aldığımız eğitim, aynı okulda bugün uygulanan programa göre çok mütevazıydı. Tüm aksaklık ve eksikliklere rağmen o hocaların gayretleriyle Arapça, kolumda bir altın bilezik olarak nereye gidersem gideyim benimle geliyor. Bu durum diğer birçok arkadaşım için de böyle. Elbette hocaların gayretleri kadar sevmek ve çalışmak da çok önemli, ki yabancı dil başarısındaki bireysel farklılıklar bu unsurların etkisiyle ortaya çıkıyor.

Hayatıma girdikten sonra Arapça hakkında daha fazla şey öğrendim. O zamana kadar “en az bir Doğu ve bir Batı dili” öğrenmemiz gerektiği bir şekilde kulağıma çalınmıştı. Ayrıca dinimizin temel kaynaklarını orijinal metinlerinden anlayarak okumak için de Arapça bilmem gerektiğini biliyordum. Ama mesela Arapçayı Birleşmiş Milletler’in (BM) altı çalışma dilinden biri olarak bilmiyordum. İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Rusça ve Çincenin yanında Arapça da BM’de kullanılabiliyordu. Üstelik ana dili Arapça olan 400 milyonu aşkın insan vardı ve Arap olmayan Müslümanların en çok öğrendiği yabancı dillerden biri Arapçaydı. Tüm bunlar göz önüne alındığında, Arapçanın ülkemiz dışında kalan insanlarla irtibat kurmak için bulunmaz araçlardan biri olduğu görülebiliyordu.

Arapça, Birleşmiş Milletler'in altı resmî dilinden biridir.

Hazırlık sınıfı bitip mevsim yaza kavuşunca, lise tercihim sırasında beni çok heyecanlandıran bir olaya geldi sıra: Yaz tatilinde Arapça konuşulan bir ülkeye gitmek. Okulumuzun programına göre eğitimize Ürdün’de devam edecektik. Suriye’deki savaşın öncesine kadar ülkemizde Arapça öğrenmek isteyen herkes Suriye’ye gidiyormuş. Öyle ki karayoluyla gidilebildiğinden çok daha az külfetli oluyormuş bu yolculuk. Ancak bizim lise yıllarımızda bu imkân kalmamıştı ve hatta bırakın insanların Suriye’ye gitmesini, uçaklar hava sahasını bile kullanamıyordu.

Arap Baharı'nın karmaşasından çok az etkilenen Ürdün, Arapça dil eğitimi için güzel bir seçenek.

Bir lise talebesinin yurt dışına çıkması ve orada birkaç hafta, belki birkaç ay kalması Türkiye’deki algıya göre hâlâ sıra dışı. Öte yandan gelişmiş ülkelere bakıldığında -her ne kadar salgın hastalık döneminde sınırlar kapatılmış olsa da- bu durum daha olağan karşılanıyor. Küçük yaşta başka bir ülkeyle, başka bir coğrafyayla, başka bir kültürle tanışmış olmak benim gelişimime beklemediğim kadar olumlu katkı sağladı. Bu açıdan, tecrübeme dayanarak, imkânı olan herkesin olabildiğince erken yaşta yurt dışına çıkmasını tavsiye ediyorum.

Yabancı dil öğrenen herkesin muhakkak karşılaştığı bir slogan vardır: Dil yerinde öğrenilir. Bence gayet yerinde bir cümledir bu. Zorunlu olmamakla birlikte yabancı dil öğreniminin en kesin ve pratik yolu, sokaklarında o dilin konuşulduğu bir ülkeye giderek belli bir müddet orada “yaşamaktır.” İnsan, dili maruz kalarak ve sürekli konuşmaya çalışarak öğreniyor. Bunun en pratik yolu da -tüm maliyetine ve zorluğuna rağmen- yurt dışına çıkmaktır. Öte yandan bir yabancı dil öğrencisi için bu zorunluluk değildir. Yukarıda bir örneğinden bahsettiğim gibi, öğrenmek isteyenler ellerindeki imkanlarla çok başarılı neticelere varabilirler.

Ürdün'ün başkenti Amman'ın genel görünümü...

Ürdün’e lise arkadaşlarımızla birlikte gidecektik. Benzer eğitim programı uygulayan diğer liselerin de yaptığı gibi rotamız başkent Amman’dı. Bölgede sükûnet içinde yaşayan az sayıdaki ülkeden biri olan Ürdün bu durumu fırsata çevirmiş.

  • Suriye’nin durumu kötüleşince Arapça öğrenmek isteyenlerin ilk tercihi de Ürdün olmuş. Ortadoğu ve Afrika’daki diğer ülkelere kıyasla pahalı olan Ürdün, güvenli ortamı ve nispeten gelişmiş altyapısıyla misafirlerinin teveccühünü kazanmış.

Şimdi seyahatimizin ayrıntılarına gelelim. Organizasyonumuz netleştikten sonra arkadaşlarımızla birlikte hazırlık yapmaya başladık. İhtiyaçlar az çok belliydi. Okulun belirlediği bir liste ve önceki yaz aynı seyahati yapan öğrencilerin tavsiyeleri vardı. Bu işleri bitirdikten sonraki birkaç gün, ilk defa bu kadar uzun süre yurt dışında kalacak olmanın heyecanıyla geçecekti. Hâliyle tanıdıkların ilgisi ve onlarla vedalaşma seremonileri de oluyordu.

15 Temmuz darbe girişimi sırasında, Boğaziçi Köprüsü'ndeki tanklar ve insanlar...

Tüm bu telaş devam ederken ve uçuşumuza çok az kalmışken asla tahmin edemeyeceğimiz bir olay yaşandı: 15 Temmuz 2016 darbe girişimi. Dönüp baktığımda o geceye dair biriktirdiğim çok şey var. Söz konusu olay hepimizin hayatında az veya çok etki bıraktı, bırakmaya da devam ediyor. Ama darbe girişiminin ilk saatlerinde durumun vahametini anlayamamıştım. Henüz jetler tepemizde uçmaya başlamamıştı, sadece televizyonda Boğaz Köprüsü’nün trafiğe kapatıldığı haberini görüyorduk. Yaşı müsait olanlar ise darbenin sadece söylentisinden bile tedirgin olmuşlardı. Benim zihnim Ürdün seferinin akıbetiyle meşgulken büyükler çoktan sokaklara çıkmıştı.

Çok şükür, korkulan olmadı. Gün ağarmadan başarısız darbe girişiminin ilk dalgası püskürtülmüştü. Geriye bambaşka bir ülke kalmış olsa da, en azından ülkemiz “işgal edilmekten” kurtulmuştu. Atatürk Havalimanı tekrar uçuşlara açıldı. Okuldan yapılan açıklamaya göre programımız aynen icra edilecekti.

Atatürk Havalimanı da, darbecilerin hedefindeydi.

Havalimanına vardığımızda darbe girişiminin izleri hâlâ görülebiliyordu. O gece meydanlara çıkan ve olaydan sonra ilk defa bir araya gelen büyükler olup biteni konuşup anlamlandırmaya çalışıyorken, birbirlerine “Ucuz atlattık!” deyişleri hâlâ aklımda. Ucuzu buysa, pahalısı kim bilir nasıl olacaktı…

18 Temmuz 2016 Pazartesi günü; endişe, şaşkınlık ve heyecan içerisinde yolculuğumuza başladık. Yolculuktan önce birbirimize sürekli söylediğimiz “Bundan sonra ülkemize dönene kadar Türkçe sözcük kullanmak yok.” cümlelerinin geçerli olmadığını fark etmemiz için birkaç saat daha geçmesi gerekiyordu. Ürdün’ün Kızıldeniz kıyısındaki liman şehri Akabe’ye indi uçağımız. Daha hesaplı olması için rota böyle tercih edilmişti, çünkü Amman’a inen uçakların bilet fiyatları misliyle fark ediyordu.

Akabe Körfezi'ne dört ayrı ülkenin sınırı vardır.

Ortadoğu neresi?
Mecra

Akabe’den Amman’a giderken yarı açık gözlerimizle uçsuz bucaksız düzlükleri izliyorduk. Yollar kelimenin tam anlamıyla dümdüzdü ve hatta aşırı hız yapılmasını engellemek için güzergâhımıza sık sık kasis yerleştirilmişti. Bizi taşıyan otobüs sürekli yavaşlayıp hızlanmak zorunda kalıyor ve bu da yol yorgunluğuyla uyumak isteyen bizlerin uykusunu kaçırıyordu. Sabah namazı için uygun görülen bir yerde mola verdik. Çeşmesi ve namaz kılacak yeriyle burası mola vermeye uygun görünüyordu. Öte yandan bakımsızlığı da gözümüze çarpıyordu. Namazı kıldıktan sonra yolculuğumuza dinç bir şekilde devam ettik ve birkaç saat sonra başkent Amman’a vardık.

Ülkedeki organizasyonumuzu üstlenen Özel Ewan Dil Enstitüsü bizim için Ürdün Üniversitesi’nin yakınlarında üç apartman dairesi ayarlamıştı. Dört oda bir salondan oluşan bu dairelerde dokuz veya onar kişi kaldık. Varışımızdan sonraki ilk birkaç saat temizlikle geçti. Ardından kimimiz ilk heyecanla şehri keşfetmeye çıktı, kimimiz ise dinlendi. Yabancı ülkelerde piyasaya aşina olmadığınızdan ürün ve hizmetleri standart fiyatının üstünde satın aldığınız oluyor. Türkiye’de havalimanı taksilerinin vukuatları malum. Ürdün’de de buna benzer olaylar yaşadık. İlk günden dışarı çıkan arkadaşların iki dinara (o zamanlarda yaklaşık 8 TL’ye denk geliyordu) gidebilecekleri mesafeye altı dinar verdiklerini unutmuyorum.

Amman'daki Ewan Dil Enstitüsü'nün dersliklerinden biri...

Eğitim alacağımız Özel Ewan Dil Enstitüsü (Ewan, Arapça “i:van” kelimesinin İngilizceye transkribe edilmiş hâli. Eski mimaride “binaların iç veya dış cephelerindeki tonozlu yüksek cephe” anlamına geliyor.) kaldığımız yere yürüme mesafesindeydi. Sabah namaz için uyandıktan sonra kahvaltımızı yapıyor, hazırlanarak derslere geçiyorduk. İlk ders gününden önce seviye tespit sınavı yapıldı. Bütün arkadaşlarla aynı sınıftaydık. Okulda uyguladığımız eğitimin devamı mahiyetinde bir eğitim olacaktı Ürdün’deki de.

Enstitüde en çok dikkatimi çeken çeşitli milletlerden insanlarla, ortak hedefler için bir araya gelmiş olmamızdı.

Dersleri ayrı ayrı işlesek de Çin, Yeni Zelanda, Polonya, İngiltere ve sair ülkelerden gelen insanlarla aynı çatı altındaydık. Üstelik bu insanların bir kısmı Müslüman bile değildi ve içlerinde Arapça öğrenmek için devlet teşvikiyle Ürdün’e gelenler vardı. Bu da Arapça öğrenmenin yalnızca kendi aramızda karşılık bulan bir iş olmadığını kanıtlıyordu.

Aynı coğrafyaya mensup milletler olduğumuz için Ürdünlülerle de irtibat kurmakta sıkıntı yaşamadık. Elbette kültürlerimiz birbirinden farklı ama bu farklılıkların kolaylıkla aşılabileceğini düşünüyorum. Yeri gelmişken itiraf edeyim: Giderken benim zihnimde de uçsuz bucaksız çöller ve bembeyaz entarilerle dolaşan insanlar görmek beklentisi vardı. Televizyonlarda gördüğümüz kadarıyla algımız bunu hayal etmeye müsaitti. “Bize çok benzeyen” insanlarla karşılaşmış olmak beni biraz şaşırttı ve şu sorunun cevabını düşünmeye itti: Onlar bize benziyorsa biz kime benziyoruz? Bu benzerliğin kıyafetler ve yaşam tarzı itibariyle olduğunu belirtmeliyim.

  • İnsanın doğasından kaynaklanan benzerliklere dair farkındalığım da bu vesileyle gelişti ve kültür kavramını biraz daha net anlamaya başladım, diyebilirim.

Samimi ve gayretli insanlarla tanıştık. “Müşrif” diye hitap ettiğimiz ve Arapça eğitimimizin özellikle sokaktaki ve gündelik yaşamdaki kısmında bize eşlik eden insanlarla hayat boyu sürecek dostluklar kurduk. Onlardan biri bize Arapça “Her vadide kendine bir ev inşa et.” sözünü öğretti ve bu evlerin her vadide yani şehir veya ülkede kurulacak dostluklar olduğunu belirtti.

Genellikle kalabalık ve bol trafikli Amman sokaklarından bir görünüm...

Sokakta özellikle de dükkanlarda alışveriş sırasında konuşma pratiği yapabiliyorsunuz fakat buralardaki konuşmalar sığ oluyordu. Taksi şoförleriyle kurulan diyaloglar da birtakım riskler taşıyordu. En rahat ve en kaliteli konuşma imkânı bulduğumuz yerler ise camilerdi. Buralarda hem “iyi” hem de “heybesi dolu” insanlarla karşılaşabiliyorduk.

  • Tanıştıklarımız bizi evine davet ediyor, biz de doğal olarak reddediyorduk. Sonradan öğrendik ki Ürdün geleneğine göre ilk daveti kabul etmek ayıp karşılanırmış. Başka ülkelerde uzun süre geçireceksek bunun gibi kültürel nüansları bilmekte fayda var.

Bir diğer “kaliteli” mekânlar ise Kur’an kurslarıydı. Buralarda muhataplarımız akranlarımızdı hem de çok fasih konuşuyorlardı. Her dilde olduğu gibi Arapçada da farklı ağızlar var ve coğrafya geniş olduğu için bunlar arasındaki farklar çok büyük olabiliyor. Haliyle bu da yabancı dil öğrenenlerin önünde engel teşkil ediyor. Açıkçası sokakta konuştuğumuz birinde bu endişeyi taşırken cami ve kurs gibi yerlerde bu durum aklımıza bile gelmiyordu. Yine de sokak dili ve ağzının önemli olduğunu, özellikle bazı hususi işler için muhatap ülkenin kendine has üslubunu bilmek gerektiğini söylemiş olalım.

Amman merkezindeki Roma Antik Tiyatrosu.

Ürdün notları
Mecra

Ürdün’ün gezilebilecek tarihî ve kültürel yerlerini de ihmal etmedik. İlk başlarda gezintilerimiz Amman’la sınırlıydı. Şehir merkezindeki Roma Antik Tiyatrosu ve Hüseyin Camisi’ne kaç defa gittiğimizi hatırlamıyorum. Civarındaki kitapçılar ve hediye dükkanları da düşünüldüğünde şehir merkezindeki gezintiler bize çok keyifli geliyordu. Köşe başlarında meyve suyu satan dükkanlar, gün ortası sıcaklığını daha hafif hissetmemizi sağlıyordu. Ürdün’de Türkiye’ye kıyasla çok çeşitli meyve suyu gördüm. Bu durum hem market reyonlarında hem de taze sıkım satan dükkanlarda görülebiliyordu. Yine Hüseyin Camisi’nin hemen karşısındaki felafelciden söz etmezsem ayıp olur. Felafel, haşlanmış nohut ve baharatlardan oluşan bir hamurun kızartılmasıyla elde ediliyor. Ortadoğu mutfağında hayli meşhur olan bu ürüne sokaklarda da sıkça rastlayabiliyorsunuz. Ucuz, lezzetli, doyurucu ve sağlıklı olmasıyla sokak lezzetleri arasında en tepeye oynayabilecek ürünlerden birisi olduğunu düşünüyorum.

Felâfeli kim icat etti?
Mecra

Felafel, bütün Ortadoğu halklarının ortak lezzetidir.

Başkentin dışında gittiğimiz en meşhur yer Petra Antik Kenti idi. Dünyanın yedi harikasından biri olan bu kent, Nebatiler tarafından kayaların muhteşem bir ustalıkla işlenmesi suretiyle oluşturulmuş. Bu eşsiz yer, Ürdün’ün en çok ziyaretçi çeken turistik merkezi.

Olağanüstü güzelliğiyle Petra.

Petra’nın dışında gezdiğimiz yerlerden birisi Akabe şehriydi. Kızıldeniz kıyısındaki bu liman şehri, aynı zamanda Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail ile kesişim noktası olması hasebiyle de dikkat çekiciydi. Ürdün’ün sahil turizmine ve balıkçılığına ev sahipliği yapan Akabe’de deniz turlarına katılarak mercan resiflerini gözlemleme şansı da bulabiliyordunuz. Dünyanın en alçak rakımlı gölü olan Lut Gölü, Kudüs’e nazır Aclûn Kalesi, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin benzersiz otomobillerini görebileceğiniz Kraliyet Otomobil Müzesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında şehit olan Türk askerlerinin yattığı Salt Türk Şehitliği de ziyaret ettiğimiz noktalar arasındaydı.

Salt Türk Şehitliği'nde, Birinci Dünya Savaşı'nda şehit düşen yaklaşık 300 Osmanlı askerinin kabri bulunuyor.

İlginç bir etkinlik de Hicaz Demiryolu üzerinde gerçekleştirildi. Sultan İkinci Abdülhamid döneminde “vizyon projesi” olarak tasarlanan ve inşa edilen demiryolunun bir durağı da Amman’da bulunuyormuş. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından restore edilen bu tarihi eserin turizme kazandırılması amaçlanıyormuş. Orijinal vagonlarda kısa bir gezinti yaparken ulaşım ve iletişim altyapımızın kendimize ait olmasının ne kadar önemli bir stratejik hamle olduğunu düşündüm. Üstelik bu sayede Amman’ın öteki yüzünü de görmüş oldum.

Bizim yaşadığımız bölgeye göre son derece elverişsiz şartlarda inşa edilen derme çatma evlerden oluşan bu mahallelerde Filistinli mültecilerin yaşadığını sonradan öğrenecektim.

Hicaz Demiryolu'nda bir yolculuk...

Gezdiğimiz noktalar arasında Vâdî Ram’a, yani çöle ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Çölde yıldızların altında geçirdiğimiz bir gece, şehrin ışıklarını izleyerek geçirdiğimiz bin geceden daha kıymetli geldi bana. O kadar muhteşem bir deneyimdi ki Güneş’e söz geçirebilecek olsam şairin dediği gibi “Doğacaksan da seneler geçsin, ondan sonra doğ! Yeter ki gece bitmesin.” demek isterdim. Yıldızların hepsi aynı renkte değilmiş, gökyüzünde gruplar halinde bulunurlarmış.

  • “Biz onları memlekete her gittiğimizde görüyoruz.” demeyin, çöldeki gökyüzü diğerlerine benzemiyor.

Güzel sesli arkadaşların yıldızlardan bahseden âyet muhtevalı Kur’ân tilâvetlerini dinlerken, bir yandan bu güzelliği her ademoğlunun seyretmesini diliyordum Allah’tan. Çölde yön bulmayı bilen bir hocayla birlikte geldiğimiz yerden döneceğimiz sırada telefonlarımızın ışıklarını açtık. Kafilemiz yer yer birbirinden uzaklaşıyordu.

Nefes kesici coğrafyasıyla Vâdî Ram...

Kapkaranlık çölde, kaybolmamız işten değildi. Kaybolsak telefonların bile çekmediği bu yerde bizi bulabilirler miydi, bilmiyorum. Issız, sessiz… Sadece rüzgârın fısıltılarını dinliyorsunuz. O gece gerçekten muhteşemdi. Nihayetinde Amman’a geri döndük. Hatıralarımız ve içine kum dolan çantalarımızla…

Altı hafta geçtiğinde eğitim programımız tamamlandı. Ailelerimizin fedakarlıkları ve okulumuzun gayretleriyle çıktığımız yolculuk sona eriyordu. Bir seviye tespit sınavı daha yaparak enstitüde okuyan bizlerin altı haftada ne kadar geliştiğini kanıtlamaya çalışan kursumuz, kapanış merasimi tertip ederek güzel bir hatıra ile buradan ayrılmamızı istemişti. Kurumda bizimle birlikte Marmara ve İstanbul Üniversitesi gibi okullardan gelen öğrenciler de vardı. Merasim tüm kursiyerlerle birlikte gerçekleştirildi.

Dil okulumuzun mezuniyet töreninden bir kare.

Ayrılıklar her zaman zor oluyor. Hele de uzun zaman geçirdiğiniz bir yerden ve kişilerden, muhtemelen bir daha hiç görüşemeyeceğinizi bilerek ayrılıyorsanız... İnsan ister istemez hisleniyor, duygusallaşıyor. Ancak öyle veya böyle havalimanına geçip ülkemize dönmek üzere uçağımıza bindik.

Ürdün’de 15 Temmuz’un yankıları

15 Temmuz 2016 darbe girişimi tüm dünyada gündem olduğu gibi Ürdün halkı tarafından da dikkatle takip edilmiş. Bölgenin güçlü aktörlerinden birinde olağan dışı hareketlilik yaşanması civar ülkelerdeki halkların ilgisini çekebilir elbette. Ben bunu makul karşılıyorum. Öte yandan tanıştığımız bazı Ürdünlülerin hassasiyeti ve meseleye bakışı zaman zaman gözlerimizi yaşartacak raddede olabiliyordu.

Her ülkede olduğu gibi Ürdün’de de halkın içinde farklı görüşlerden ve yaşam tarzlarından insanlar var. Meseleye bakış da bu görüşlere göre farklılık gösteriyor.

  • Kimisi darbe girişimini Türkiye aleyhinde konuşmak için kullanırken, kimisi de Türk halkına olan hayranlığını anlatacağı bir fırsat olarak görüyor.

15 Temmuz'un akabinde ayrıldığımız Türkiye'ye dönerken, bindiğimiz uçak ''Gölbaşı'' adını taşıyordu.

Ürdün’de bulunduğumuz günlerde Türkiye’deki “demokrasi nöbetleri” devam ediyordu. Arkadaşlarımızla birlikte her akşam haberlere bakar, gelişmeleri okurduk. Ürdünlülerle konuştuğumuzda fark ettiğimiz bir şey oldu: Olup bitenler yabancı halklar için açık ve net değildi. Türkiye’de bile anlaşılamayan yanları varken dışarıda anlaşılması beklenemez” diyebilirsiniz ama benim kastım bu değil. Bize sorulan sorular arasında yalanlamamız gereken bilgiler oluyordu ve o bilgiler, zihinlerdeki Türkiye algısına zarar verecek cinstendi.

Türkiye’nin kendi dertlerini ve kimi zaman haklılığını dünyaya anlatmakta ne kadar zorlandığını hepimiz görüyoruz. Yurt dışına İngilizce haber akışımız asla yeterli düzeyde ve kalitede değil. Arapça haber akışımız ise o kadar bile değil. Dolayısıyla insanların gelişmelerin temeli hakkında bile yanlış bilgi sahibi olmalarını anlayışla karşılamak lazım. Çünkü haberleri bizden değil BBC, CNN, AFP, AP veya Reuters gibi kuruluşlardan alıyorlar.

Medya alanında sürekli anlatılan bu eksikliğe gözlerimizle şahit olmamız, benim ve arkadaşlarımın hayat planlarında büyüklü-küçüklü değişikliklere sebep oldu.

Bu değişikliklerin bir sonucu olarak okula döner dönmez “İtidal” isminde aylık süreli bir Arapça gazete çıkarmaya başladık. Birincil amacımız bizim kendimizi geliştirmemiz ve tecrübe edinmemiz olsa da ikincil amacımız başarabildiğimiz ölçüde Türkiye’yi Arap ve Müslüman dünyasına anlatmaktı.

''İtidal'' adını verdiğimiz Arapça gazetemizin bir sayısı.

Sonradan öğrendiklerimize göre 15 Temmuz 2016 darbe girişimi siyaset cephesinde de önemle takip edilmiş. TİKA Amman temsilcisiyle tanıştığımızda bize bazı bakanların sabaha kadar uyumadan gelişmeleri takip ettiğini, ancak sabah durum netleşince uyuduklarını ve kendisini arayarak sevinçlerini bildirdiklerini söylemişti. Sabah saatlerinde darbe girişiminin başarısızlığa uğradığı kesinleşince halk da irili ufaklı sevinç gösterilerinde bulunmuş ve ülkenin bazı yerlerinde hayırseverler künefe dağıtarak neticeyi kutlamış.

Türkiye’ye döndükten sonra diğer arkadaşlarım gibi ben de gördüklerimi, öğrendiklerimi anlatmak için sabırsızlanıyordum. Zaten merak eden tanıdıklarım da benden sorularını esirgemiyorlardı. Ama karşı tarafta olumsuz kanı oluşturacak şekilde anlatmamaya gayret ediyordum. Bu, gerçekleri saklamak değil. Ürdün’deyken Türkiye’yi temsil ettiğimi düşünerek hareketlerimde titiz davranıyor, ülkemiz hakkında yanlış algıya sebep olacak konuşmalardan kaçınıyordum. Şimdi aynı dikkati Ürdün için göstermeliydim. Çünkü, belki de hayatı boyunca o ülkeye hiç gitmeyecek birisiyle konuşuyordunuz ve yanlışlıkla abarttığınız bir yorumunuz telafisi zor ön yargılara neden olabilirdi.

Benim ve arkadaşlarımın Arapça yolculuğunu böylelikle özetlediğimi sanıyorum. Bazı silik hatıraları ve fuzuli detayları atlamış olsam da elde kalanlar beni yeniden etkilemeye yetiyor. Ürdün’ü Ürdün olduğu için değil, oradaki hatıralarım ve bendeki izleri sebebiyle asla unutmayacağım. Arapça vesilesiyle başladığım bu yolculuğun hayata dair öğrettiklerini de…