Moğol tahribinden kurtarılan kitap

YUSUF SAMİ KAMADAN
Abone Ol

Moğol istilası sırasında hemen Bağdat’ın yanından geçen Dicle Nehri’ne atılan bu kitap Arap dil âlimi Râgıb el-İsfahânî’nin “el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân”ıdır. Kur’ân’daki garîb kelimelere (çok az kullanılması sebebiyle mânası kolayca anlaşılmayan kelime) dair sözlük olan bu eser, Bağdat’ta Bâbüşşeyh Mahallesinde bulunan, Osmanlı tarafından büyük bir kompleks haline getirilen Abdülkâdir Geylânî Külliyesi içindeki Abdülkâdir Geylânî Kütüphanesi’ndedir.

Cengiz Han 1227 yılında öldüğünde arkasında öylesine geniş bir devlet bırakmıştı ki bu devletin sınırları sadece batıda Güney Avrupa’ya kadar uzanıyordu. Bu durum da tabii beraberinde başkent Karakurum’a olan uzaklığı dolayısıyla bu bölgelerdeki merkezî otoritenin sağlanamamasına ve bu toprakların tehdit altında olmasına yol açıyordu.

Dördüncü Moğol imparatoru olan Mengü Han merkezî otoriteyi kuvvetlendirmek ve büyümeyi devam ettirmek için bu yönde bir adım atmış, kardeşi Kubilay’ı Çin’e gönderirken, diğer kardeşi Hülâgû’yu da başkent Karakurum’un batısına; İran, Irak, Suriye, Mısır, Kafkasya ve Anadolu’yu kapsayan coğrafyaya göndermişti.

İlhanlı hükümdarı Hülagû Han ve karısı Dokuz Hatun'un bir tasviri.

Aslında bu karar, her ne kadar bir müddet devletin menfaatine işlemiş olsa da gelecekte devletin parçalanmasına da yol açacaktır. Zira İlhanlılar olarak bilinen devletin kurucusu bilindiği gibi Hülâgû’dur. 1253 yılında Moğol kurultayı Hülâgû’yu, mevcut Moğol ordusunun onda ikilik bir kuvveti ile bu topraklara “bölge hükümdarı” anlamına gelen ilhan sıfatıyla göndermiş, ileride bağımsız olacak bir devletin de burada nüvesi atılmıştı.

Mengü Han tarafından gönderilen Hülâgû’ya üç temel görev verilmiştir;

  • Hasan Sabbâh’ın kurduğu ve merkez üsleri Alamut Kalesi olan İsmâilîleri ortadan kaldırmak, Abbâsî halifeliğinin itaat altına almak ve Suriye ile Mısır’ı ele geçirmektir.

Uzun zamandan beri İslâm dünyasının baş belası haline gelen İsmâilîler (diğer tabiriyle Haşîşîler) vakit kaybetmeden harekete geçen Hülâgû’nun karşısında direnemez. Hülâgû, başta Alamut Kalesi olmak üzere onlara ait diğer kaleleri de ele geçirerek Haşîşîleri ortadan kaldırır.

Alamut Kalesi’nin Hülâgû’nun ordusu tarafından ele geçirilişini gösteren bir minyatür.

Sıra Abbâsî halifeliğinin itaat altına almaya gelmiştir. Bağdat’ın kapılarını Hülâgû’ya açan Müsta‘sım-Billâh, böyle yapması dolayısıyla Hülâgû’nun kendisinin zarar vermeyeceği konusunda yanılır. İyimserliği kendisine çok pahalıya patlar. Üç çocuğuyla birlikte bu son Abbâsî halifesini hapseden Hülâgû, işkenceyle hazinesinin yerini söylemesinin ardından onu öldürür. Bağdat Moğollar tarafından büyük bir katliama ve yıkıma maruz kalır. Kaynaklarda ifade edildiği şekliyle Hülâgû’nun ordusu burada günlerce kalmış, yine kaynaklarda belirtildiği üzere yüzbinlerce kişinin canı alınmıştır. Öyle ki yapılan bu katliam sonrası cesetlerden yayılan koku dolayısıyla Hülâgû bile bir müddet şehirden ayrılmak durumunda kalmıştır.

Yakılıp yıkılan yapılar yanında bu tahribattan o dönem İslâm dünyasının en büyük ilim merkezlerinden biri olan Bağdat kütüphaneleri de nasibini almış, târumar edilmiştir. Moğolların Bağdat kütüphanelerinde yaptıkları bu tahribat öylesine büyük bir yıkım yapmıştır ki, kimi ilim ehli tarafından da kabul edildiği şekliyle bu durum İslâm medeniyetinin gerilemesine giden sürecin başlangıcını oluşturmuştur.

Barış şehrinden hüzün şehrine: Bağdat
Mecra

Özellikle 500 yıldan fazla İslâm dünyasının belki de en önemli ilim merkezlerinden biri olan Beytülhikme ve muhteşem kütüphanesi yakılıp yıkılmıştır.

Moğolların yaktıkları kitaplar dağ kümecikleri oluştururken, kimileri de Dicle Nehri’ne atılmış, kaynaklarda aktarıldığı şekliyle nehir günlerce mürekkep renginde akmıştır

Hülâgû’nun 1258 yılında yaptığı Bağdat saldırısını resmeden bir minyatür.

Bu arada düşünüyorum da, böylesine vahşiyane bir yıkım ve katliamda bulunmak için Hülâgû’nun nasıl bir sebebi vardı bilinmez ama bu katliamı, vahşi tabiatlı bir kişinin, yapması muhtemel vahşi işlerle kestirip atmak bana uzak bir ihtimal olarak geliyor.

  • Kendisi bir Budist olan Hülâgû, kim bilir belki de çok sevdiği, kendisi uğruna kiliseler yaptığı, camileri kiliselere tahvil ettiği, Hristiyanlara nüfuz kazandırdığı Hristiyan eşinin tahrikleriyle böyle bir girişimde bulunmuştu.

Acımasız ordusuyla hareket eden bir komutanın, arkasında kimi kaynakların verdiği şekliyle milyonlara varan cesetle dönmesini açıklayan mantıklı bir şey varsa, o da vahşi bir düşünceye veya propagandaya saplandığıdır.

Bir hayaleti aramak: Rahip Kral John efsanesi
Hristiyanların Müslümanlar karşısında peş peşe hezimete uğradığı 12'nci yüzyılda, Avrupa topraklarında bir söylenti yayılmaya başladı. Halk arasında kulaktan kulağa aktarılan bu hikâye, Hindistan'ın ötesinde, Müslümanları yenebilecek kadar kudretli Hristiyan bir kralın varlığına dair bir efsâneydi: Rahip Kral John efsânesi.

Yazımızın temasını teşkil eden Hülâgû tarafından yağmalanan kütüphaneler meselesine dönmeden önce şunu ekleyip Hülâgû’nun hikâyesini de tamamlamış olalım. Moğol kurultayı tarafından kendisine verilen üç görevden ilk ikisini başarıyla tamamlayan Hülâgû için artık sıra üçüncü göreve, Suriye ile Mısır’ı ele geçirmeye gelmiştir. Bu amaç doğrultusunda Haçlılarla desteklenmiş ordusuyla başarılar elde eden Hülâgû, Mengü Han’ın ölümü dolayısıyla başlayan taht kavgalarını daha yakından takip etmek amacıyla Moğol ordusunun kumandasını bir başkasına devreder. Bu durum işlerin de seyrini değiştirir. Filistin topraklarında yer alan Ayn Câlût mevkiinde yapılan savaşta Moğol kuvvetleri bozguna uğratılırken, ordu kumandanı da öldürülür. Böylece Hülâgû üçüncü amacını gerçekleştirmekte başarısız kalır.

Moğol İstilasından Kurtarılan Eser

İşime yarayabileceği düşüncesiyle Türk bir arkadaşımın benimle paylaşması dolayısıyla haberdar olduğum bir fotoğraf Hülâgû tarafından yapılan kitap tahribatının en somut delillerinden birini teşkil ediyor. Türk arkadaşıma da bir Suriyeli tarafından gösterilen bir fotoğrafta yazma bir eserin iç tarafında şu ifade yer alıyor:

Bu kitabı, Tatarların attıkları Dicle Nehri'nden çıkarttım

Arapça ibarede yazdığı kadarıyla isminden de haberdar olduğumuz bu kişi tarih düşmeyi de ihmal etmez. Buna göre bu kişinin düştüğü tarih olan hicrî 656’nın mîlâdî takvimdeki yıl karşılığı tam olarak Hülâgû’nun Bağdat’a girdiği tarih olan 1258’dir.

Bugün hala ayakta olan Abdülkadir Geylani Kütüphanesinin içinden bir görüntü.

Hülâgû’nun Bağdat’ı işgali esnasında atıldığı Dicle Nehri’nden çıkartılan İsfahânî’nin Müfredât’ına yazılmış notun bulunduğu kısım.

Moğollar tarafından hemen Bağdat’ın yanından geçen Dicle Nehri’ne atılan bu kitap Arap dil âlimi Râgıb el-İsfahânî’nin “el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân”ıdır. Kur’ân’daki garîp kelimelere (çok az kullanılması sebebiyle mânası kolayca anlaşılmayan kelime) dair sözlük olan bu eser, Bağdat’ta Bâbüşşeyh Mahallesinde bulunan, Osmanlı tarafından büyük bir kompleks haline getirilen Abdülkâdir Geylânî Külliyesi içindeki Abdülkâdir Geylânî Kütüphanesi’ndedir. Sahip olduğu yazma eserlerle oldukça zengin bir kütüphane olma özelliğine sahip olan bu kütüphaneye değer katan eserlerin başında şüphesiz İsfahânî’nin bu eseri gelir.

Hülâgû’nun Bağdat işgalinden çok da farklı olmayan Amerika’nın 2003’teki Bağdat’ı işgal döneminde 10 büyük kütüphane yok olurken, Abdülkâdir Geylânî Kütüphanesi ayakta kalmayı başaran nadir kütüphanelerden biri olmuştur. Dolayısıyla bu durum da kütüphanenin barındırdığı bu değerli eserlerin günümüze kadar gelebilmesini sağlamıştır.

Bir vakit önce edindiğim bu fotoğrafın ait olduğu kitabın İsfahânî’nin Müfredât’ı olduğunu öğrenmem tabi çok da kolay olmadı. Bunu veren kişinin bu kitabın İbn Mâce’nin bir nüshası olabileceği yönündeki şüpheli fikri beni yoğun bir arayışa soktu. İbare üzerinden aramalarım neticesinde bu ibarenin yer aldığı kitabın Bağdat’taki Abdülkâdir Geylânî Külliyesi içindeki Abdülkâdir Geylânî Kütüphanesi’nde olduğunu tespit ettikten sonra geriye asıl iş kalıyordu ki o da bu yazmayı tespit etmekti. Çok şükür burada da aramalarım esnasında karşılaştığım İbrâhîm ed-Derrûbî tarafından hazırlanan “Abdülkâdir Geylânî Kütüphanesi’nin Yazmaları” başlıklı katalog çalışması çok işime yaradı. Taradığım katalogda karşılaştığım bu eserin ardından artık emin bir şekilde bu yazımı da yazmaya karar vermiş oldum.

İbrâhîm ed-Derrûbî’nin hazırladığı “Abdülkâdir Geylânî Kütüphanesi’nin Yazmaları” adlı eserdeki Dicle Nehri’nden kurtarılan kitabın kaydı.

Bu yazmayla alakalı, kim tarafından ve ne zaman istinsâh edildiğine ilişkin bir bilginin olmadığını söyleyen Derrûbî, hicrî 5. yüzyıla ait bu yazmanın kuvvetle muhtemelen müellif nüshası olduğunu ifade eder. Zira İsfahânî de zaten eserini hicrî 5. yüzyılda kaleme almıştır. İlk ve son cildinin elde olmayıp, sadece ikinci cildinin mevcut olduğu eserin fiziksel yapısı hakkında Derrûbî detaya varan başka bilgiler de verir.

Böylesine değerli bir eserin Moğol tahribine uğramış olması, kurtarılması mümkün olmayıp da yok olan diğer eserler hakkında da fikir veriyor. Beytülhikme’nin kaynaklarda belirtildiği üzere o muhteşem kütüphanesinde bulunan kim bilir nice nadir nüsha bu tahrip esnasında yok olmuştu. Ahmet Dinç’in hazırladığı “Doğu’nun Kayıp Kitapları” adlı hacimli eserde bahsedilen mevcut olmayan kayıp kitaplar da kim bilir belki de bu dönemde yok edilmişti. Şahsım adına işin belki de en ilginç tarafını Moğol saldırısının gerçekleştiği o hengâme esnasında, ibarede ismi yer alan kişinin Dicle Nehri’ndeki kitabı kurtarması oluşturuyor. Bağdat’ta belli ki Beytülhikme’nin temellerini attığı o dönemin kültür seviyesi öylesine yüksekti ki Dicle Nehri’nde gördüğü kitabı kurtarmayı bu kişi kendisine içinde bulunduğu hengâmede bile bir vazife bilmişti.