Akif ile Blonch arasında

ASIM ÖZ
Abone Ol

Akif, Ali Vahid Üryanizâde’yi şükranla ve minnettarlıkla anarak insanlara eş zamanlı bir bilincin dili ve perspektifiyle konuşmak gerektiğini söylerken, Bloch, Martin Luther’e karşı Thomas Münzer’e atıflarda bulunarak köylülerin eş zamansız bilincinin değerinin farkında olmayı öne çıkarır. İlki köylülerin görme biçimini değiştiren umudu, ikincisi onların görme biçimini kullanan umudu sürekli kılmayı arzulamıştır.

Son yıllardaki ilgisizlik bir yana bırakılırsa köy ve köylü meselesi toplumsal tarihimizin uzun ve kırılmalara uğrayan mirasında şu ya da bu ölçüde zaman zaman hararetli atışmalarla gündeme gelmiş konular arasındadır. Bu mesele etrafında yürüyen fikrî-ideolojik tartışmalar, farklı hatta zıt istikametlere doğru kayan düşünceler, Meşrutiyet devrinden Cumhuriyet Türkiyesi’ne, Maoculuktan George Perec’in “kasaba ütopyası”nın yanı başında ikamet eden romantik antikapitalizme, eski köylülerden hâli yerinde emekli yeni köylülere uzanan tortulu bir bakışlar tarihidir aslına bakılırsa. Ne var ki her hâlükârda Nurettin Topçu’nun köycü düşüncesi gibi tekillikler dışında soğuk akıntıların hükümran olduğu bir anlatılar toplamıdır köylülük etrafındaki ilmekler.

Nice zamandır siyasal iklimde köylü kelimesi pek de iyi bir intiba uyandırmıyor. Köylü denen zümreler özellikle medeni söylemin bendelerince küçümseniyor ve öncelikle negatif bir anlamda kullanılıyor. Kamusal doksadaki gevezeliklere bakıldığında yaşanmaz yerden terk edilmesi gereken bilince değin bir de değersizleştirme yahut tahkir meselesi var tabii.

Gençliğimin Denizli’sinde okumuş yazmış, bilhassa medeniyetçilik anlatısına kapılan abiler arasında “köylü” Miguel de Unamuno’nun Aziz Manuel’indeki gibi “aptallaşma” yahut “uyuşuklukla” dahası “dar kafalılıkla” eş tutularak bir yerme ifadesi olarak sıkça geçerdi, tevil de edilmezdi üstelik.

Gençliğimin Denizli’sinde okumuş yazmış, bilhassa medeniyetçilik anlatısına kapılan abiler arasında “köylü”Miguel de Unamuno’nun Aziz Manuel’indeki gibi “aptallaşma” yahut “uyuşuklukla” dahası “dar kafalılıkla” eş tutularak bir yerme ifadesi olarak sıkça geçerdi, tevil de edilmezdi üstelik. Yeri gelmişken ifade etmeliyim ki, bu zaviyeden, 1 Kasım 2016 seçimlerinin “köylülerin” son zaferi, 16 Nisan 2017 referandumunun “şehirlilerin” ilk zafer narası olduğu şeklindeki kanaatler de siyasal yorumların yamacına alınabilir. Eski Maocular başta olmak üzere köylüleri kimse kale almıyor artık. Keza ait oldukları modern kliklerin yekpare kanılarından kopmayı başaramadıklarından, sözde duygudaşlık gösterirken, özde etik bir mirassızlığın sahibiydi bu zümreler öteden beri. Çünkü feodal taşraydı onların nazarında köylüler son kertede.

Bu açıdan, bunlar sadece kulak tırmalamakla kalmadı, ruhlarda rahatsızlığa neden oldu fakat nedense hemen unutuluverdi. Elbette hobi bahçeleri, hafta sonu için alınan tarlalar, rezidans kültürü yerine yeniden bahçeli evlere dönmeye çalıştığını göz ardı ediyor değilim burjuvaların.

Gelgelelim tüm farklılıklara karşın meselenin düğümlendiği noktanın eş zamansızlığı ortadan kaldırmak şeklinde tezahür ettiği de muhakkak söylenmelidir.

Problemli yanlarına karşın bir mekân olarak köyü ve köylü bilincinin mahiyetini iki farklı isim; Mehmet Akif ile Ernst Bloch üzerinden çerçevelemenin köylülüğe dair kanaatlerimizi temize çekmek için hayli yararlı olacağını düşünüyorum. Tarihle ilgili romanlar kaleme alan ve ondan esinlenen bir şairimizin köylüleri uyanık, gözü açık hatta “çakal” görmesini unutuyor değilim tabii.

Deyim yerindeyse siyaset polislerince sadece mekânsal bir duruma indirgenen böylelikle de anlam bakımından bir cılızlığın yahut dilsel kaşeksinin içerisine sıkıştırılan köy meselesiyle ilgili devasa literatürden birkaç kıymık koparıp almak, bir yerlere bir iz ya da birkaç işaret bırakmak için.

Köylü Bilincindeki Eş Zamansızlık

Akif, bu zaviyeden Üryanizâde’nin çabalarına temas eder ve onu şu cümlelere över: “Köy Hocası’nın ilk sayısını okuduğum zaman lisanın güzelliğine, fikirlerin temizliğine, üslûbun sadeliğine, mevzuların hüsn-i intibahına hayran olduk

Köylülüğü yahut onun başka bir biçimde onurlandırılışını katetmek için müracaat edeceğimiz ilk isim Mehmet Akif. Akif, bu zaviyeden Üryanizâde’nin çabalarına temas eder ve onu şu cümlelere över: “Köy Hocası’nın ilk sayısını okuduğum zaman lisanın güzelliğine, fikirlerin temizliğine, üslûbun sadeliğine, mevzuların hüsn-i intibahına hayran olduk. Yakinen anladık ki köylülerimizce bilinmesi elzem olan hakaik, bu lisan ile pek güzel anlatılabilecek ve ancak bu lisan ile anlatılabilecek. Köylü Köy Hocası’nı can kulağıyla dinleyecek, dinledikçe zevk duyacak, müstefîd olacak. Bir kere de bunu dinlemeye alıştı mı, artık Âşık Keremleri dinleyemez olacak.”

Harb-i Umumi zamanlarında kaleme alınan bu satırlar, köylülerde ortak duyguların teşekkülü için İslâmî umdeler öngörüyordu. Bu yüzden ondan “en mükemmel eser” diye bahsetmekte hiç tereddüt yaşamıyordu Akif. Biraz geride de “Ah ne olurdu şu Köy Hocası o zamanlar çıkaydı da sesini Anadolu’nun en ıssız yerlerine kadar duyuraydı” deme gereği duyar. Böylesi bir çalışma için geç kalındığını söylemekle birlikte gelecekten umutludur. Zira ye’se düşmek nazar-ı İslam’da intihar ile aynıdır. Aslında Akif’in kemal-i şükran ve hürmetle yâd ettiği eserin ana fikri, köylü bilincindeki eş zamansızlığı ortadan kaldırmaya matuftur. Akif’in zor zamanlarda bir şair-düşünür olarak bize önerdiği yol, köylülere bilinmesi icap eden hakikatleri aktararak onların bilinçlerini yeniden biçimlendirmektir. Bu yüzden, ümmetten hayrın kesilmediğinin, memleketin saadet ve selametini düşünenlerin fisebilillah uğraşmalarının neticesi olan Köy Hocası bağlamında iletilecek olan manevi özün toplumsal ve kültürel hayatımızda kalıcı değişmelere zemin hazırlayacağını düşünür.

Ortak düşünce organı vasıtası İstanbul ağzı ile köylünün gelenek ve görenekleri arasında yer alan hurafe ve bidatler, asli olana tabi kılınarak ayıklanacak bu da başka bir gerçekliğin oluşmasını sağlayacaktır. Bu sebeple erbab-ı metanetin sebat etmesi tavsiye edilir.

Herkesin Aynı Şimdide Yaşaması

Bloch, 1935 yılında yayımlanan ve merkezinde eş zamansızlığın yahut çağdaş olmama kavramının bulunduğu İsviçre’deki sürgün yıllarının hasılası olan Bugünün Mirası’nda, post-modern tartışmalarda sıklıkla gündeme gelen bir hususun ön tarihini hatırlatarak herkesin aynı şimdide yaşamadığının altını çizer.

Buradan Fransa ve Anglo-Sakson dünya ile birlikte Türk modernleşmesinin üçlü sacayağını oluşturan Almanya’da da köylülere ilişkin tartışmaların farklı ideolojik yaklaşımların gündemde olduğunu hatırlayarak hızlıca Ernst Bloch’a gelmek ve sözü ona bırakmak fena olmayacaktır. Zira o birçok alanda olduğu gibi köylülüğün algılanışında da bir dönüm noktasına işaret eder.

Görmezden gelinen mecralara kulak kabartma konusunda hünerli bir konumu bulunan Bloch, 1935 yılında yayımlanan ve merkezinde eş zamansızlığın yahut çağdaş olmama kavramının bulunduğu İsviçre’deki sürgün yıllarının hasılası olan Bugünün Mirası’nda, post-modern tartışmalarda sıklıkla gündeme gelen bir hususun ön tarihini hatırlatarak herkesin aynı şimdide yaşamadığının altını çizer. Böylelikle var olan imtiyazlı protokol düzeni anlatılarını yerinden oynatır. Bloch’a göre belirli kesimler zihniyet, düşünüş ve davranış şekilleri yanında arzularıyla, kaygı ve korkularıyla, çalışma ve toplumsal örgütlenme biçimleriyle mevcut toplumsal-siyasal sistemle eş zamanlı bir bilinç içerisinde değildir. Bunu anlamak için, lehçenin, çocukluk anılarının, az ya da çok modası geçmiş imgelerin öneminin farkında olmak gerekir.

Zira Bloch, “Köyde tüm gençliklerine rağmen öylesine yaşlı yüzler vardır ki, kentlerin en yaşlıları bile onları hatırlamaz.” tespitini yapacaktır. Kaldı ki, bu aforizma ortaya konulduğu bağlantı içinde Hegel’in sabah gazetesini okumanın gerçekçi bir tür sabah duasına benzediğini, son kertede onun yerine geçtiğini söylemesi kadar değerlidir.

Yukarıdaki aforizmanın cümle kapısının altından geçerek devam ettiğimizde başka meselelere de yönelmek kaçınılmaz olacaktır. Toplumun çeşitli kesimleri arasındaki eş zamansızlık meselesine eğilen Bloch’un, Arno Münster ile 26 Mart 1975 tarihli söyleşisi de büyük ölçüde bu konuyla ilgilidir.

Bloch, burada, köylülerin ve küçük burjuvaların bilincinin dünyanın geri kalanından kopuk bir altyapıya dayanması sebebiyle zamanımızla aynı zamanda olmadığını da belirterek, durumu eş zamansız bilinç olarak adlandırmanın uygun düşeceğini okurlarıyla paylaşacaktır. Bu kişilerden şöyle bahseder: “Bu, geçmişin sabanıyla toprağını kaldıran, tarlasını işleyen bugünün köylüsüdür; balıkları hâlâ babalarının ve atalarının eski yöntemiyle tutan ve bir kasabada yaşayan Kuzey veya Baltık denizinin balıkçısıdır.”

Yukarıdaki notlar çerçevesinde Mehmet Akif ile Ersnt Bloch’u, köylülerin dönüştürülmesi ve onların bilinci üzerinden umutlu bir gelecek kuran yaklaşımların hepsi için kudretli iki örnek şeklinde ele alabiliriz.

Akif, köylülerin büyük kısmının bir başka çağın durumuna ait kavramlar ve meseleler içinde oyalanmalarını dönüştürmek ister. Âşık Garib, Âşık Keremtipi halk kitaplarının eleştirisi başka bir umudunun canlılığını korumasıyla alakalıdır. Keza Evliya Çelebi’nin keyifli seyahatnamesi ile birçok hakikati olanca üryanlığıyla gözler önüne seren Abdürreşid İbrahim’inkini karşılaştırması da bununla doğrudan bağlantılıdır. Buna karşın Bloch, köylülerin var olan bilinçleri üzerinden bir umut inşa etmeye gayret eder.

Akif’in İstanbul’un sade ve kibar ağzına dikkat çekmesine karşın, Bloch, telefon ve televizyon gibi teknik yahut “telefizyon” cihazlar olmaksızın yaşayan bir kişinin hâlâ eski lehçesini yüzyıllar boyunca konuşmaya devam ederek yaşayabileceğini belirtir. Onların kendi dillerine hayranlığını açık eder.

Hasılı Akif, Ali Vahid Üryanizâde’yi şükranla ve minnettarlıkla anarak insanlara eş zamanlı bir bilincin dili ve perspektifiyle konuşmak gerektiğini söylerken, Bloch, Martin Luther’e karşı Thomas Münzer’e atıflarda bulunarak köylülerin eş zamansız bilincinin değerinin farkında olmayı öne çıkarır. Ana hatlarıyla söylersek, ilki köylülerin görme biçimini değiştiren umudu, ikincisi onların görme biçimini kullanan umudu sürekli kılmayı arzulamıştır.

“Köylüleri niçin öldürmeliyiz?”
Nihayet

Gelgelim, gördüklerimizi not ederek görmesini bilirsek görünüşte birbirinden farklı umutları içeren her iki görme biçimi de bir biçimde eş zamansızlığı ortadan kaldırmaya hizmet etmiştir. Artık köy, erimiş, parmakların arasından kayıp giden kum gibi eş zamanlılık tarafından alınıp götürülmüş geriye biçimsiz parçalar kalmıştır. Buradan nasıl çıkılır, cevabını bilmiyorum fakat “kitle medyasının mutfak robotunda” olayların rüzgârlarıyla sürüklenen kuru yapraklar gibi uçuşan köylü havadislerini bir de bu zaviyeden ele almayı denemenin başka bakışlara kapı aralayacağı konusunda umutluyum.