Binicilikten atçılığa:Hayatı atla öğrenmek üzerine

CANKAT KAPLAN , İSMAİL HAKKI KUMBASAR
Abone Ol

Mahir Başdoğan, diğer bütün değerli vasıflarını gölgede bırakacak kadar büyük bir at âşığı. İstanbul şartlarında yapıldığı şekliyle atçılık ve binicilik, artık kendisine yetmediği için, şu anda Bayramiç’te yerleşmiş olduğu arazide, en doğal hâliyle atçılık yapmaya çalışmakta. Kendisini atlarıyla beraber yaşadığı bu güzel arazide ziyaret ediyoruz. At seviyoruz, su taşıyoruz ve derin bir sohbete dalıyoruz. Kendisinin ve atlarının doğayı keşfetmesi üzerine konuşuyoruz. Bir zamanlar atlarla yaşadığımız, anıldığımız o eski günlere, o tarz bir atçılığa geri dönebilmenin imkânını sorguluyoruz. At için ne kadar uygun insanlarız? Tekrardan, atların bir makine olarak algılanmadığı, ortak bir ilişki geliştirebilir miyiz? Mahir Hoca’nın şahsi tecrübesinin, bize toplumsal olarak da bir imkân sunabilmesini ümit ettik. İstifadelerinize sunarız.

Hocam, bugüne kadar sizinle at ve atçılık konusunda birçok röportaj yapıldı. Bunun dışında, uzun yıllar radyoda atçılık üzerine bir program yaptınız, muhtelif televizyon programlarına konuk oldunuz. Benim takip edebildiğim kadarıyla, bu programlarda, at üzerine çok konuşuldu, atla ilgili neredeyse her alanda bilgiler paylaşıldı. Müsaadenizle biz bu röportajda biraz daha farklı bir şey yapmak istiyoruz. Birkaç sene evvel, İstanbul’daki tüm hayatınızı bırakıp Bayramiç’in bir köyüne atlarınızla yerleştiniz ve burada yaşamaya başladınız. Öncesinde, İstanbul şartlarında, daha çok atlı spor kulüplerinde atçılık yapan bir Mahir Başdoğan vardı. Şimdi ise Bayramiç’in bir köyünde, hatta köyün de dışında bir arazide yaşayan, bir başka Mahir Başdoğan var. Bu iki Mahir arasındaki fark nedir? Buraya taşındıktan sonra ne değişti?

Hani bir şey oldum demek zor. Ne olduğumu söylemekte zorluk çekerim. Benzetme üzerinden gidersek şöyle diyebilirim ama, eskiden ata binen biriydim, bazen haftada birkaç gün... Daha sonra profesyonel olarak atlarla çalıştım. Ama burada atın altına girip, onun bütün ihtiyaçlarını eşimle beraber kendimiz karşılar olduktan sonra, “binicilik” kısmından “atçılık” kısmına doğru değiştim diye düşünüyorum.

Binmenin de bir meşakkati, zorluğu vardır. İnsanın başına bir sürü dert gelir. Ama bakmak, tamamıyla attan mesul olarak bakmak, yani şunun ucundan tut diyebilecek kimse olmadan bakmak, daha bir başka pişiriyor insanı.

Mesela şöyle bir örnek vereyim: Benim açımdan, nalbantın ahıra gelmesi olayı, eskiden, bütçemde ancak bir miktar harcamaya tekabül ediyordu. Nalbant gelirdi, seyisler atı tutardı, nalbant ve çırağı ata nal çakardı. Bana da ücreti şu kadar derlerdi, öderdim. Buraya geldikten sonra şunu gördüm: Burada “nalbant çırağı” diye bir kavram yok. Burada nalbant tek başına geliyor, bir kişi.

Dolayısıyla atı tutmak, atın ayağını kaldırmak hep bana kalmış oldu. Bilirsiniz, atlar, özellikle bazıları çok büyük, çok ağır hayvanlar. Nal takımı ve bakımı esnasında, bu atın ağırlığı, doğrudan ayağını tutan kişinin beline biniyor. Atın dört ayağı var. Diyelim ki benim büyük atım, Uçar. İlk ayağını kaldırıyorsun; hadi idare ediyorsun... İkinci ayakta zorlanmaya başlıyorsun, belin kopuyor. Bu anlattığım durum tabii her şey yolunda giderken...

Mahir Başdoğan, diğer bütün değerli vasıflarını gölgede bırakacak kadar büyük bir at âşığı.

Bir de işlerin kötü gittiği zamanlar var. Nalbant geldiğinde aldığım darbeleri, çektiğim sıkıntıları daha önceki atçılık tecrübemde hiç yaşamamıştım. Bunlar, sıkıntısını çekmediğim şeylerdi benim. Ha, nalbant burada daha ucuz, onu da söyleyeyim. Ama artık nalbant gittikten sonra, ben, çok yorulduğum için, yatmaya başladım. Atın ayağının belime verdiği ağrıyı ben buraya taşınana kadar yaşamamıştım.

Buradan yola çıkarsak, benzer bir sıkıntıyı, yemleri, samanı ve gübreyi taşırken de çektiğimi söyleyebilirim. Mesela bir yem çuvalı elli kilo, yulaf balyası ortalama otuz beş kilo. Yani bir at beslediğinde bunları kendin taşıman gerekiyor. Yem çuvalını, elli kiloyu taşıyorsun...

Şimdi ne var bunda diyebilirsiniz, ama ben hesap ettim, günün sonunda toplam bir buçuk ton taşımış olduğum günler oldu. Bu işi sevmezseniz, gönülden yapmıyorsanız, para karşılığı kimse bu yükü taşıtamaz. Bu risklerin, sıkıntıların altına girilmez.

Mesela kamyonla ot geldiği günler... Bir kamyon 250 balya ot taşıyor. Kamyoncunun yanında çırağı var ya da yok, bunu bilmiyorsun... Öyle günler oldu ki, tanesi 37 kilo olan 250 balya otu, bir yere istiflemem, bazılarını yukarı kısımlara kaldırmam gerekti. Bunlar atçılıkla doğrudan alakalı değil. Ama atının yediğiyle ilgilenmiyor, temel ihtiyacını gidermiyorsan, atçılık adına neyi konuşacağız ki!

Çok değiştim, hayatımda yapmadığım işleri yaptım: ahır temizliği, gübre... At, günde ciddi bir miktarda mal yiyen bir hayvan. E, bir o kadar da çıkarıyor. Çıkanı da taşımak gerekiyor. Böyle bir espri yaptık kendi aramızda; gübreleri döktüğümüz bir yer var, orası şu anda bir tepe hâline geldi. Biz de oraya “Hacettepe” diyoruz.

Demin siz konuşurken de bahsettiniz, Uçar, buradaki en eski atınız sanırım. İlk defa burada, doğayla bu kadar iç içe yaşamaya başladı. Daha korunaklı olan atlı spor kulübü hayatının dışına çıktı. Uçar’da ne gibi değişiklikler oldu ?

O at bana geçtiğinde, başka bir hayattan bizim hayatımıza yaklaşmış oldu. Bayramiç’te doğayla iç içe olma imkânı arttı. Burada, arazide öteki hayvanlarla bir arada. Arazide yaşadığın zaman, atçı olsan da olmasan da, başka hayvanların oluyor.

Köpeklerin, kedilerin oluyor, gerekiyor da bu. Bu kadar meşakkati çekiyorsun, bir de faydasını sürelim diye tavuğun da oluyor mesela. Bunları şunun için söylüyorum, mesela tavuğun ne kadar hareketli bir hayvan olduğunu, ne kadar ayak altında dolaşan garip bir musibet olduğunu biliyorsunuz.

Uçar hayatında ilk defa bunları gördü ve bir at olarak aslında çok geç kaldı. Bana geldiğinde yaşı büyük bir attı. Büyük laflardan imtina ederim, utanırım ama, söyleyeyim yine de, ona başka bir dünyayı gösterdim, diyebilirim.

Çok kapalı, alanları belirli, steril bir yerden çok hoş bir yere geldi. Bugün geldiniz, siz de gördünüz, padoktayken Uçar’ın üstünde kuş pislikleri vardı çünkü Uçar’ın ahırında kırlangıçlar yuva yapıyordu yıllardır. Biliyorsunuz, burada tabiat sesleri var, hele geceleyin... Dolayısıyla bu sesler, sürekli çevrede dolanan köpekler, kediler, tavuklar; böyle bir ortamda cesur atlar yetişebiliyor. Bu, hayatı kolaylaştırıyor. Bir kulüpte, kapalı bir ahır sisteminde, mahfuz bir yerde bunu yapamazsınız.

MAHİR VE UÇARIN SERENCAMI

Bu iki hikâyeye baktığımızda, Mahir Hoca ve Uçar aslında benzer süreçleri mi yaşamış, bu anlamda bir ortaklık mı var acaba?
Bu işi sevmezseniz, gönülden yapmıyorsanız, para karşılığı kimse bu yükü taşıtamaz. Bu risklerin, sıkıntıların altına girilmez.

Çok doğru söyledin. Mükemmel bir nokta bu. Ben şehirde büyümüş bir apartman çocuğuydum. Tabiata çok uzak bir yerdeydim ama içinde olmaya çok gayret gösteriyordum.

Mesela ava başlamıştım genç yaşımda. Av mühimdi benim için, çünkü doğaya çıkabiliyordum. Burada yaban domuzu var, köpeklerimiz geceleri yaban domuzuyla kavga ediyor, kesiliyorlar, kan revan oluyorlar. Arazi hayatında kan var. Köpeğin ölüyor, domuz ölüyor, sen birine müdahale etmek zorunda kalıyorsun. Elbet kanlı bir hayat. Mahir Efendi de Uçar Efendi gibi yeni bir hayata geçti.

Her ikimiz de çok genç olmayan yaşlarda buna cesaret ettik. Ben açık konuşayım, 54-55 yaşımda arazide yaşamaya başladım, genç bir yaş değildi ama çok şükür buna cesaret ettim. Bunu da marifet diye söylemiyorum, bu böyle oldu. Burada olmamın en büyük sebebi de Uçar’dır. Ben nasıl onun hayatını değiştirdiysem, o da benim hayatımı değiştirdi aslında.

Beraber ortak bir dönüşüm gerçekleşti sanırım. Peki bu, at için daha iyi oldu diyebilir miyiz? Atın doğasına daha uygun bir ortam mı burası?

Ben ve eşim Melda, biz çok şanslıyız. Çünkü bir atımız yok, çok atımız var. Bu da Uçar’a, bütün hayatı boyunca tek olan Uçar’a, bir sürü kazandırdı. İstanbul’da da bir köpeğim vardı.

  • Burada gördünüz, sekiz köpeğim var. Okuyanlara şunu tavsiye ediyorum: Bir sürü hayvanı edinecekseniz şayet, ne olur, sürü edinin. Bir sürü at çok daha sağlıklı. Uçar’ı, başka atlarla temas etmediği bir hayattan buraya getirdik.

Gördünüz, şu anda bir sürü içinde yaşıyor. İdare ediyor vaziyetini, çok daha sağlıklı bir at oldu. Aynı şey Mahir için geçerli değil ama. Böyle bir farklılıktan bahsedebiliriz.

Şehirdeyken sürü içindesiniz, ormanda çok daha yalnız oluyorsunuz. Hayvanlardan sürü temin edebildik, insanlardan sürü temin edemedik; bir eşim, bir ben, pek sürü sayılmayız yani.

YENİ BİR ATÇILIK

İnsan olarak bir sürünüz olmasa da birçok atın içinde yaşıyorsunuz. Peki atlarla yaşamak nasıl bir şey? Bugün durduğunuz noktada, sizin bir biniciden bir atçıya evrildiğinizi söylemek mümkün mü?

Binicinin mesuliyetleri ile kıyasladığımızda, çok daha fazla şeyden sorumluyum: Tedarik etmek, taşımak, günlük bakım, yem.

Temas ettiğin gibi, ben de atçılıkla biniciliğin birbirinden ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Yıllardan beri bunu söylerim zaten. Binicilik kendi içinde çok hoş, yapılmasında faydalar olan, çok zor ve çok keyifli bir şey. Ama atçılık ondan daha geniş bir yelpaze.

Ben biniciyken daha çok ata binebiliyordum ama atçı olduğumu düşündüğüm bu günlerde daha az ata biniyorum. Binicinin mesuliyetleri ile kıyasladığımızda, çok daha fazla şeyden sorumluyum: Tedarik etmek, taşımak, günlük bakım, yem. Yem at ve benim için çok mühim bir kavram. Dağ başında olduğumuz için atlarla “koruyucu hekimlik” şeklinde ilgilenmek beni daha güvende hissettiriyor.

Burada “düzeltici hekimlik” imkânımız pek yok. Bu sebeple, bir sorun oluşmadan öncesine müdahale etmemiz, “önleyici hekimlik” yapmamız gerekiyor. Dolayısıyla da atların en zayıf yanı olan ve onları en çok öldüren şeyle, sindirimleriyle ilgili elimden geleni yapıyorum. Bu da şuna sebep oluyor: Ben günde beş defa yem veriyorum. Bu ciddi bir disiplin gerektiriyor. Açık konuşayım, ben binicilik, binicilik hocalığı yaparken atın yemiyle hiç ilgilenmezdim. Ne verileceğini bilirdim de bir talimat neticesinde atlara yemleri dağıtılırdı.

Burada, talimatı veren de, o talimatı yerine getiren de benim. Eskiden büyük lükslerim vardı. Ata binip, üç saat bir yere gidebiliyordum. Şimdi yapamıyorum. Bu üç saat içinde geri kalanların yem vakti geliyor. Eskiden yüz atın olduğu yerlerde çalıştım.

Ata binip gittiğim zaman, ahırda kalanlar diye bir şey aklıma gelmezdi. Zihnim üstünde olduğum, o an beraber olduğum atla sınırlıydı. Şimdi bir de geride kalanlar var, siz de biliyorsunuz, bunlar bir sürü hayvanı.

Ata binip gittiğim zaman, ahırda kalanlar diye bir şey aklıma gelmezdi. Zihnim üstünde olduğum, o an beraber olduğum atla sınırlıydı. Şimdi bir de geride kalanlar var, siz de biliyorsunuz, bunlar bir sürü hayvanı. Sekiz atın iki tanesini alıp gittiğinizde geride kıyamet kopuyor. Atların düzen, dakiklik, ritim, rutin ihtiyacı çok temel bir ihtiyaç. Aynen çocuklar gibi güvene, işlerin mükerrer bir şekilde yapılmasına ihtiyaçları var.

Mahir Efendi atlara bindi, bir de hanımını aldı yanına, çıktı araziye... Ne olacak? Geri kalanların yem ve su vakti geliyor. Tüm bu mesuliyetler beni binicilikten çıkarttı dahi diyebilirim. “Şeytan taşlamaktan ibadete vakit yok” diye bir laf var ya... Bizde de yem vermekten ata binmeye vakit yok, öyle bir hâle geldik.

Şikâyet etmiyorum, bugünden sonra belki bunları düzeltebilirim. Gördünüz profesyonel bir yardımcım, bir seyisim de oldu. Seyisin ne kadar önemli olduğunu ben bir kez daha anladım.

Hiçbir zaman seyislere saygısızlık etmedim, onları her zaman mühim bir binicilik ve atçılık insanı olarak gördüm. Ama bunlar şimdiye kadar hep laftaydı. Seyisin kıymetini şimdi anladım, bu çok önemli. Seyis, ahıra siyaset edendir.

Aynı kökten gelir. Bunu şimdi anladım. Biniciyken, mesuliyetim bebeği olan baba gibiydi. Nispeten kolay, koyuyorsun yatağında duruyor. Atçı, sokaklarda dolaşmaya başlamış çocuğu olan baba gibi. Yirmi beş yaşındaki çocuk eve geç geliyorsa endişelerin artıyor. Atçılık da buna benziyor. Bindiğim atla çok derdim olmadı, ama baktığım atla çok derdim oldu.

Bir binici olarak çiftlik hayatı içindeyken de at size yabancı bir şey değildi. At hakkında bazı bilgileriniz, fikirleriniz vardı. Şimdi, atla farklı bir ilişki içindesiniz. At algınızda bir değişim oldu mu?

Ben, bir ağaçkakan gibi aynı noktaya kafamı defalarca vurabilen bir adamım. Tekrar eden işleri yapabiliyorum.

Atın etrafındaki rutinin de bir meditasyon gibi olduğunu düşündüm.Beni sakinleştirdi, merkezime aldı. Uçan bir balon gibiydim, çocuk sahibi bir insan gibi oldum. Ata bakışım değişmedi fakat insanlara karşı değişti sanırım. Onlara karşı daha az müsamahakâr olduğumu, daha yabanileştiğimi hissediyorum. Önceden insanlara daha fazla bir toleransım varken artık azaldı.

Bunun sebebi doğrudan atçılık mı yoksa genel olarak doğada yaşamak mı?

Temel olarak attan dolayı oldu diye düşünüyorum, tabiat da bunun içinde tabii ki... Tabiat içindeki atçılıktan dolayı diyelim. Çok gerçek dertlerle uğraştığın zaman sahte dertleri taşıyamıyorsun.

Biraz sonra nalbant gelecek, yarın yem gelecek, öbür gün ahır temizliği yapılacak gibi dertlerim varken, “Fenerbahçe de yedi gol attı!” seviyesindeki bağlantılardan kopar oldum.

Bunlara geyik deniyorsa şehirdeyken bunlara daha yakındım, şimdi ise taşıyamıyorum. Biraz sonra benim yem vaktim geldi, gitmem gerekiyor noktasındayım. Sosyal hayatımda bunu gördüm, tabiatta yaşamanın bir sertliği bu.

Eskiden bir flörttü, şimdi evlilik gibi oldu, diyebilir miyiz? Hani kavgası gürültüsü de oluyor ama bir şekilde gidiyor, devam etmesi gerekiyor.

Çok doğru. Başkasının elindekini sevmek kolaydır. Önemli olan insanın kendi elindekiyle geçinebilmesidir. Başkasının bakımını üstlendiği ata, mülkiyeti senin de olsa, binmek de onu sevmek de çok kolaydır. Kendi atının altına giriyorsun, üstüne çıkıyorsun bir sürü şey oluyor. O çok farklı.

Ata binmenin her şey olduğunu söyleyen bir at kültüründen geliyorum ben. Hâlbuki şimdi ata binmenin bir vasat olduğunu, bir pırlantanın pırıltılı bir yüzü olduğunu, arkasında bambaşka bir dünyanın var olduğunu görüyorum.

Hiç ata binmeden de mükemmel bir atçı olunabilir. Bütün zamanın atla geçirilebileceğinin canlı bir örneği oldum. Sevmeyi öğrenmekle ilgili bir durum bu.

Bu yeni düzene, bir başka atçılık şekline geçtikten sonra, önceki hayatınızda atçılık ve biniciliğe dair öğrendiğiniz ve uyguladığınız kurallar hakkında fikriniz değişti mi? Mesela daha önce olmazsa olmaz dediğiniz bir kural hakkında artık olmasa da olur diyebiliyor musunuz?

Bu sadece yaşanılan yerle ilgili değil, aynı zamanda zamanla da alakalı bir konu. Zamanın ruhu, bize birçok şey kattı, çok farklı şeylere sahip olduk, çok başka şeyleri doğru kabul ediyoruz artık.

İlk öğrendiğim ve katı kurallar hâlinde bana yapmam gerektiği ifade edilen şeylerin neredeyse tamamını bırakmış durumdayız. Mesela, “Ata soldan binilir!” diye bir kural vardı, sorgulanmadan öyle kabul edilirdi. Zaten yeni bir daldı atçılık.

Atı, kendi içgüdüleri yerine senin komutlarını dinleyecek, sana itaat edecek ve güvenecek kadar etkileyebilmelisin.

Ata şimdi her tarafından binmeyi teşvik ediyorum ben kendi eğitimlerimde. Henüz daha baş tarafından binmek mümkün değil ama bu kalıpların kırıldığını gördüm. Eskiden yazıyı sadece bir elinle yazıyordun, ama artık yazıyı öteki elinle yazmanı istedikleri bir çağdayız.

Sen de belki her iki elini de kullanabilirsin. Atta da böyle. Her iki tarafı kullanmak, vücudun her tarafını kullanmak yepyeni bir hâl.

Çok hissederek bunu söylüyorum, ata binmek bana öğretildiğinde model şuydu, senden misli misli kuvvetli olan bir hayvanı sevk edeceksin ve yöneteceksin. Bunu yaparken gerektiği yerde gerektiği kadar kuvvet kullanacaksın. Bana öğretilen sistem buydu. Şimdi atın yanında olmalısın...

Kendi içgüdüsü diyelim ki sağa dön diyor ata... Sen ona sola dönüşü, o içgüdüsüne rağmen, kabul ettirebiliyorsan, işte budur diye tanımlamaya başladım. Takdir edersiniz ki bunun içerisinde kuvvet çok az. Hatta kullanacağın acemi kuvvet, tam tersine hayvanın ürkmesini arttıracak.

Ben çocukken bir şeyden korkup ağladığımda, sus diye tokat atarlardı. Biz çocuğu tokatla susturanların olduğu bir dönemdeydik, atı da kamçılayanları gördüm. Atın durması için kamçı kullananlar vardı.

Şimdi çocuğun susması ve atın durması için başka yöntemler var. Benziyor birbirine. Zaman değişiyor çünkü. Bir tane kesin doğrunun olmadığının farkına vardım. Eğer atlamacıysan atlamayan at, at değildi. Dresajcıysan dresaja uygun olmayan at, at değildi. Netice itibariyle senin yaptığın işin dışındaki hiçbir at, at değildi.

Şimdi başka atlarla başka şeyler yapmanın keyfinin yaşandığı zamanlardayız. Mesela engel atlama atıyla dresaj yapılması. Ne bileyim müsabaka atıyla, eğer yapabiliyorsan arazide gezmek... Bu çoklu uygulamanın insana ve ata iyi geldiğini düşünüyorum.

Bir kompartımana sıkıştırılıp bu, engel atıdır; bu, dresaj atıdır; bu, müsabaka atıdır gibi bir ayrım olmamalı. Araba ve binek atının aynı at olması gerektiğini, bu iki iş için de tek atın kullanılmasını istiyorum. “Aile atı” diye bir kavramı önemsiyorum. Bazen, çok sakin, kafası yerde, araba atı gibi bir atın, canavar bir ata nazaran çok daha iyi olacağını düşünüyorum.

Atın çoklu kullanımı insanın çoklu düşünmesiyle alakalı bence. Atçılık, eskiden bir tünele araba ile girmek gibiydi. Ucunda ışık var yok belli değil ama gidilecek yol tek. Bir atın, ömründe değişik işler yapabilmesinin değerli olduğunu biliyorum. Mesela eski bir müsabaka atını alıp, onu tekrardan elden geçirip arazi atı yapmanın çok iyi olacağını düşünüyorum. Araba atının arabadan alınıp binekte kullanılması gibi.

Bugün artık, at eğitimlerinde, binek atı veya spor atı eğitimlerinde, araba çekme hasletlerinden istifade edilebiliyor, bunun farkındayım. Disiplinler arası çalışmaların eski katı, sabit ve tek disipline odaklanan çalışmalardan çok daha verimli olduğunu görüyorum.

Meraklarımız değişiyor, geçen sene yaptığımız şeyi bu sene yapmak istemeyebiliyoruz. Atımızla beraber değişebilmek güzel bir dans gibi. Ata binmek neye benzer dersek ata binmek flört etmek gibi, dans etmek gibi bir kavram. Bu işlerin tek bir şekli, tek bir yolu yok... Dans adımları gibi düşünün; gayet hareketli, gayet yavaş, gayet hareketli, gayet pasif.

Sonuç olarak, at bana “sabit”in ne kadar değişken bir şey olduğunu gösterdi. Kıpırdamadan durmanın sabit bir şey olamayacağını, ancak düşmek olabileceğini gösterdi.

Hâl ile beraber hemhâl olarak pozisyonunu muhafaza etmenin sabit kalmayı mümkün kıldığını, bunun da ancak senin hareketli olmanla mümkün olduğunu gördüm. Sabitin ne kadar değişken ve hareketli bir şey olduğunu gördüm. Aksi hâlde düşüyorsun. Heykel gibi olduğunda yerdesin. Kıpırdadığın zaman canlısın.

“AT SPOR YAPMAK ZORUNDA DEĞİL!”

At eğitimlerinde, at genellikle belirli bir alan için eğitiliyor, yarışmak, engel atlamak, atlı dayanıklılık gibi. Ama, mesela, bir at araziye çıktığında önüne bir engel çıkabilir, oradan atlaması gerekebilir. Ya da gün gelir, bir koşu atının yük çekmesi gerekebilir. Bu açıdan bakıldığında, bir atı yalnızca bir alan içine hapsetmek, onu sınırlamak, atı bir anlamda at olmaktan çıkartmak mıdır?

Evet, bir anlamda böyle olduğunu söyleyebiliriz. Bu söylediğin bana şunu hatırlattı, bir tarihlerde Almanya Türkiye’den işçi alıyordu. Galiba bir Alman siyasetçi bu konuyu, şikâyet ederek, şöyle dile getirmişti: “Biz işçi istiyorduk ama bize insan geldi.” Burada da aynen bu.

Ben işimi yapacak bir binek arıyorken yanıma bir at geldi. Bu atı ben binek olarak kullanmak istiyorken, o, kendisinin fıtratı, tercihleri doğrultusunda farklı bir alana yönelmek isteyebilir. Bir atı sadece engel atlamak için satın aldığında, belki de ahırda yanına oturup kitap okuyacağın bir arkadaştan, onun sana verebileceği daha birçok şeyden mahrum kalıyorsun.

Ben bazı atçılar tanıyorum; çok güzel laflar söylüyorlar, “Atımla, hayatla alakalı çok güzel şeyler konuşuyorum, ona fikirlerimi anlatıyorum, o beni mükemmel bir şekilde dinliyor” diyorlar. Bu da bir şey. Atın illaki senin önden biçtiğin rolü oynaması gerekmiyor. Senin onunla ne yapacağını bulman gerekiyor.

Öyle bir bulmaca ki bu, aslında soru da yok. Cevabını bulacağın soruyu sen kendin oluşturuyorsun. Eğer meseleyi spordan çıkarıp genele taşıyabilirsen, atın bir kişisel gelişim yolu, macerası olur senin için. Nereye kadar gideceksen oraya kadar gidiyor. Odaklanarak atı etkilemekten tutun da, onun geçmiş travmalarını temizleyecek bir duruşa kadar, insanın muhtelif oyunlarına muhtelif çalışmalarına katılabiliyor at. Spor yapmak zorunda değil.

Biz her atı sporcu gibi görüyoruz oysa ki...

Maalesef. İnsan olarak, bizim de iki tane bacağımız var; yürüyebilme ve koşabilme imkânına sahibiz. Ama hepimiz koşucu, sporcu değiliz. Nedense atların hepsi sporcu diye düşünüyoruz. Niye insanların hepsi sporcu değil, niye ben sporcu değilim. İki tane bacağım, iki tane kolum var.

Benim atım niye illaki atlamacı olsun! Evet, mesela atlamacılık konusunda, çok meraklıysam, çok ilerlemek, derinleşmek istiyorsam bir lazer etkisi oluşturabilirim. Huzmeler, ışıklar birleşir ve ortaya atımla beraber çok güzel bir terkip çıkarabilirim. Ama hayatta kaçımız lazer gibiyiz? Kaçımız bu kadar odaklanabiliyoruz?

Hayat bir yolda giderken, aklımız başka yerlere gidiyor. Atın da böyle bir hakkı var. Rotasız yapılan bir arazi binişinde nice yolların keşfedildiğini ben biliyorum. Atın başını serbest bırakarak yeni yerlere gittiğim çok oldu. Spordaki en büyük tenkitim, önden tasarlanmış, yedinci engelden sekizinciye girmek kadar belirgin ve kısıtlı bir alan olması.

Tabii ki orada her şeyi kontrol edebiliyorsun. Ama müsabakaların süresine, kaç saniyede bittiğine bakın. Hayat bu değil. Bir atla beraber kaybolup, sonra evin yolunu tekrar bulma keyfini yaşamayan çok atçı var. Atla kaybolun ormanda, sonra bakalım ne oluyor? Büyük ihtimalle eve yine geliyorsunuz. Sizin bilmediğiniz yollar açılıyor size.

Her nedense bu mübarek hayvan hani bazen aptal diyoruz, bazen eşek, bazen inatçı diyoruz, o evin yolunu buluyor. Tıpkı öteki hayvanlar gibi, bizim bilmediğimiz, görmediğimiz bir sürü şeyi bilebiliyor ve görebiliyor.

ATINA GÜVEN!

At, duyuları çok açık bir hayvan değil mi? Biraz güvenmek lazım ona sanırım…

Evet. Atın manasız ve sebepsiz yere, bir noktaya gözlerini dikip, sonra aman Allah diye oradan kaçtığı zamanlar bilirim. Binicilik bize bunun yapılmaması gerektiğini söyler. Hâlbuki, ben, eğer atınız sizi üstünden atmadan, sizi de beraberinde alıp bir yerden kaçmayı tercih ediyorsa lütfen ona güvenin, sizi düşünemeyeceğiniz bir tehlikeden kurtarıyordur, demek istiyorum.

Oradan belki de kaçmanız gerekiyor. Biz insanlar bilmiyoruz. Bizim duyma, görme ve koku kabiliyetimiz çok kısıtlı. Bu kadar kısıtlıyken her şeyi bildiğimizi zannediyoruz. Bir adet tabiat binişinde, köşenin ötesinde ne olduğunu bir insanın bilmesi mümkün değil. At biliyor. Ve biz o atın bizim de hayatımızı kurtaracak olan bir tasarrufunu, böyle bir inisiyatif almasını engellemeyi, onu durdurmayı “binicilik” diye kabul ediyoruz. Sen sağa mı gideceksin, sola gideceğiz. Ne malum solda marifet olduğu ya da sağda iyilik olduğu. Bir kere de bırak! Atçılık, almakla vermek arasında bir denge tutturmaktır. Hep almak üzerine bir edebiyat var.

Tahsilde, antrenmanda, sporda; hep almak üzerine odaklanıyoruz. Önden tasarladığın, her şeyi bildiğin bir parkur var. Orası öyle; 30 saniye sürüyor. Ama çıkın bildiğiniz bir yerden bilmediğiniz bir yere gidin, orada kaybolun ve oradan eve dönün. Bakalım atın gerçek potansiyelini anlamaya yaklaşıyor musunuz? Yani insan evladı mükemmel atlayan, mükemmel yük çeken ve mükemmel söz dinleyen bir hayvanın mükemmel bir muhakeme yeteneği olduğunu unutuyor. Atın muhakemesini hiç istemiyoruz.

AVM ne ile yaşar?
Nihayet

Robotik askerler gibi olmasını tercih ediyoruz. Ben ne diyorsam o olsun istiyoruz. Emirlerime itaat etsin, reddederse şu kadar ceza puanı falan. Oysa hayatta reddetmek de var. “Katılmıyorum, sen de gitme, orası tehlikeli” diyebilmeli at. Manej tehlikeli değil ama etrafı çevrili. Atla kaybolmanın ve atla yol bulmanın kişisel bir tekamül egzersizi olduğunu söylüyorum. Hatta gözünüz kapalı ata binin.

Tabii ormanda dala çarpmak gibi bir risk var. Çocuklarla çalışırken şöyle bir eğitim yapmayı seviyorum ben. Bir tanesi körebe olur, öbürü onun gözü olur. Ve omuzlarından onu hafif hafif iterek engelli bir yerden geçirir. Bu o kadar mühim bir güven çalışmasıdır ki...

Gözü kapalı çocuğu omuzlarından tutup yönlendirdiğinizde arkadaki gören insanın güdülendirmelerine uyar. Yaş büyüdükçe, kemale erdikçe, o körebe yetişkin bir insan oldukça bakın görün sahneyi: Gitmez, arkadaki ona sağa sap dedikçe vücudu katılaşır. Çünkü direktif almaya hazır değildir, direktifi yerine getiremez. O zaman ata da binemez. Direktif de veremez.

Ata binmek insanın atla beraber yaptığı bir eylem yani. Ortada mutlak bir itaat ilişkisi yok.

Evet. Şimdi bilgisayarlar için interaktif kelimesi kullanılıyor. Bırakın bunları! Asıl atla ilgilenen insan interaktiftir. Öyle olamazsan yapamazsın. Atçılık ve binicilik birlikte bir şey yapabilmektir ki buna “interaktif olma hâli” denir.

Sana biri omuzundan, gözün kapalı körebeyken, “Sola doğru gidelim” dediğinde, eğer sen sola doğru dönmüyorsan, uymuyorsan o komuta, atının uymasını bekleme hakkın nereden geliyor? Ama istiyoruz ki bize kör itaat olsun. Ama bu, yumuşak bir kör itaat. Bunu yaşayabilmen çok önemli. Atta dizginleri kaybettiğin çok zaman oluyor. Benim arazi binişlerimde bir iki defa dizgin kolum koptu. Atın başı dizginsiz. Birkaç şey olur bu durumda: Ya bağlantı koptuğu için at durmayı tercih eder, ya daha tuhaf şeyler yapıp seni düşürmeyi tercih edebilir ya da sen Allah’ın verdiği bir cevvaliyetle uzanıp ağzının kenarında sallanmakta olan kantarmanın halkasına parmağını takıp bir şeyler yapmaya çalışırsın.

Bunların hiçbirinin bir tanımı yok. O anda ne gerekiyorsa o yapılır. Bir tanesi de düşmektir... O da var bu işin içinde. Arazide dörtnal gidiyorsun, üzengi kayışın koptu. Tercih edilecek olan, tabii ki dengeni muhafaza etmen ama edemedin, o zaman da düşüyorsun. Anlatırken kolay.

Hele uzakta bir hadise ise çok kolay ama kendin düşmeye gelemiyorsun. Yani kendini düşürmemeye çalışırken kazayı büyütüyorsun, olabilecek olan sıkıntının dozunu artırıyorsun.

Hafif bir düşüşle kurtulmak yerine sürükleniyorsun atla birlikte. At; tutmak ve bırakmak arasında bir oyun. Tutmayı evelallah herkes çok iyi biliyor, tutmak öğrenilebiliyor çünkü, ama bırakmanın öğrenmesi yok. Bırakamıyorsun.

AT HERKES İÇİNDİR

Yani önden belirlenmiş katı kurallar atçılığımızı kötü yönde etkiliyor. Bu bir anlamda, daha iyi ya da daha kötü atçılık, binicilik tanımlamalarının önüne geçen bir yaklaşım, değil mi? Sonuçta, kural yoksa, kimin neye göre daha iyi bindiğini nereden bileceğiz?

At herkes içindir ama kimi kiminden daha iyi olabilir. Daha iyi olanın, görece kendi seviyesinde olmayanlara, yol budur demesi yolu bozuyor. Çünkü atçılık çok geniş bir yelpazedir.

Atın neresinde oturulacağı dahi hâlâ net değildir. Ama tartışılmaz bir kural olarak omuz üstü, eyerin konduğu yer denir. Atın başka yerlerine oturarak da başarı yakalamış muhtelif biniciler var.

Mesela Amerika’da yapılan ilk atlı okçuluk müsabakasında, Kızılderili bir kız, atının sağrısında yani arkasında oturmuştur. Nitekim Asur kabartmalarında atın sağrısında oturulur. Orada oturduğun zaman, bir problem anında attan ayrılmak, omuz üstünde oturduğun hâle göre daha kolaydır.

Dolayısıyla bir müsabaka sistemi düşünün, bir tane kız çocuğu geliyor atının sağrısında, “Evladım, geç doğru yere otur” diyoruz. Bizim bir doğrumuz var, bundan rol model çıkartıyoruz. Herkes atın omzunun üstünde, eyerin konduğu yerde oturacak. Doğru tamam, buna itirazım yok. Ama bir durup bakmak lazım. O kız, Amerika’da yapılan ilk dünya atlı okçuluk şampiyonasında atının sağrısında oturup ok atarak birinci oldu. Bunu yok sayamazsın.

Böyle oturulmaz diye müsabakadan kovamazsın, bu da var. Bununla yaşamayı öğrenmen gerekiyor. Böyle bir sebepten mesela onun diskalifiye edilmesine benim gönlüm razı olmazdı.

1920’lerin sonuna kadar, yani Federico Caprilli kendi metodunu kabul ettirene kadar, at ile engel atlamak geriye doğru yatarak yapılıyordu. Atın ağzına asılıp geriye doğru yatıyor, atı uçak gibi kaldırıyorsun ve öbür tarafa geçtiğinde atı düzeltiyorsun.

Federico öbür yolu açtı, öne doğru eğilerek atladı ve o tutuldu şimdi. Unutmayın ama, hâlâ geriye doğru yatarak atlanan uygulamalar var. Mesela Grand National gibi. Yüksek süratli ve yüksek engelli koşularda senin ön pozisyon almandansa, hâlâ bunun yapılabildiği yerler var.

Federico bu sistemi oturttuğu zaman, öteki kadük olmuyor. Maya takviminde çok önemli bir kavram var. Bu, atçılıkta da geçerli. Dokuz katman var. Ve en üst katmanın varlığı en alt katmanı kadük kılmıyor, hepsi aynı anda var.

Benim gönlüm öyle bir binicilik ve atçılık arzu ediyor ki, eski ve yeni usullerin beraber olduğu, tek tip bir totaliterliğin olmadığı bir atçılık bu. Kazan üzengi ile şimdi kullandığımız Avrupai üzengiyi beraber görebilelim istiyorum. Eski eyerlerle yenilerini beraber görmek istiyorum.

Bir nevi hayatta yaşayamadığımız tarihî uyumu görmek istiyorum atta. At bunların hepsini taşıyabiliyor. Muhtelif şekillerde binilen atlarla, şöyle bir yirmi otuz atlının beraber gitmesi, görüntü olarak da çok önemli. Yani biz tek tipte kaldık. Aşmak lazım.

Ata teslim olmakla ilgili söyledikleriniz şöyle bir çağrışım yaptı bende. Ata binen binici, sanki atı ile nefsi arasında kalıyor. Bu ikisi arasında bir çatışma yaşıyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Onun için belki de çocuklar daha rahat. Onlar kendilerini daha kolay bırakabiliyorlar. Kucaktaki çocukların ayağı yere değmiyor, büyüdükçe insanın ayağı yere basar oluyor. Ayağın yerden maddi veya manevi kesildiğinde, mesela ata bindiğinde, kendi bildiğin doğrular azıcık sorgulandığında, onların geçerli olmama riskinde dağılıyorsun.

Hâlbuki biraz dur bakalım. Atınla beraber bir yolculukta bazen idareyi kaybedebilirsin, bu suç değil, ayıp da değil. Eğer o yolculuk, 47 saniyeden fazla sürecekse her adımını kontrol etmen kabil değil. Bize öyle bir şey anlatılıyor ki, bir nümerik kontrol sisteminde makine gibi atın her adımını, her açısını, her güdüsünü çenesinin her hareketini tutacaksın elinde ve onu sen yapacaksın. Hayır, bazen at yapacak. At yürüyecek, ben duracağım.

Öyle bir eğitim veriliyor ki insanlara, sanki atı yürüten de, atlatan da biniciymiş gibi bir kültür var. Burada yanlış da anlaşılmaması lazım. Atın yaptığı birçok şeyi binicinin yaptırabilmesi çok önemli. Ama binicinin bazı şeyleri yaptırmaması da eşit derecede önemli. Hangi hâlimizi tamamen kontrol ediyoruz da atı tamamen kontrol edeceğiz? At aslında, “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete”nin tam da kendisidir. Özür dilerim yani kıyamete gitmem diyebilen var mı? Nihayetinde gideceğimiz yer orası. Böyle olduğunda bir tevazu gerekiyor, bugün de böyleymiş, nasip demek gerekiyor.

Bir ahbabımın eskiden İstanbul’da olan bir atını, Antalya Tekirova’da, Faselis’te bir kulüpte gördüm. Yaşlanmıştı, eskiden İstanbul’da bayağı bindiğim bir attı. İsmi de Esra idi. O ahbabın atını eyerledim. Faselis’ten Tekirova’ya giden bir yolda ilerliyoruz. Fakat benim yıllarca bindiğim at, o gün adım atmak istemedi.

Yavrusu vardı, onu da ahırda bırakmışlar bizi rahatsız etmesin diye. Herhâlde onun da etkisi var. Grup gidiyor, Esra dört ayağıyla duruyor. O gün bir karar verdim. “Siz gidin, ben kalacağım, çünkü at gelmek istemiyor” dedim. Şimdi hâlâ ahbaplarla karşılaştığımızda, “O gün gelemedin” diyorlar.

Evet öyle oldu, herkes gitti biz kaldık. Bir at bir gün senin dediğini yapmayabilir. O gün ne yapacağız? Çekip tabancayı atı vuracak mıyız? Ben gideceğim deyip muhakkak götürecek miyiz? O gitmekten ne hayır gelecek? Bir açıdan bakınca başka bir şey bu durumlar. Bunlar birazcık metafiziğe yaklaşıyor. Bir binişi ve kendi hayatını nasıl planlarsın? Ne dedik ne, oldu?

BAŞARISIZLIK DA ATÇILIĞA DAHİL

Başarısız da olabilirsiniz yani?

Pek tabii... Atın üzerindeki başarısızlıkları bir savaş yarası gibi gururla taşımak gerekiyor. “Ben eşeğe binsem atlatırım, ben ata bindim mi, her şeyi yaptırırım.” Bu müthiş bir iddia, eminim söyleyene kendini iyi hissettiriyordur. İnşallah hep böyle devam eder. Ama böyle devam etmesi için bunu diyenin, bir gün attan inip bir daha hiç binmemesi gerekiyor. Çünkü yarın ne olacağını bilmiyoruz.

Bu kadar sağlam bir egonun kırıldığı zamanki hasar çok daha kötü. Bu da, özür dilerim, hocaların verdiği eğitimden dolayı böyle oluyor. Bir binicinin her şeyi yaptırmaya niyet etmesi, bunu yaptıracak şekilde eğitim alması, daha sonra da eğer yaptıramıyorsa bununla da yaşamayı bilmesi gerekiyor.

Ben her dediğini yaptıran, uçan kaçan yirmili yaşlarında genç bir binicilik talebesinin, egosundan kaynaklanan böyle ciddi bir hasarı görmesini de istemem. Bu kadar da kendi ağzımızdan çıkan sözün sarhoşluğuna kapılmamak gerekiyor.

Önce had bilmek gerekiyor herhâlde. Sınırlarını bilen, kaybetmeyi, kazanmak kadar doğal karşılayan bir anlayış... Her iki ihtimale de hazırlıklı olan ve nasıl devam edeceğini kestiren bir duruş. İnsan için kaybetmenin de ne kadar değerli olabileceğini görmek gerekiyor...

Çok güzel bir yere geldin. Benim hayatımda iki şey aynı anda etkili oldu. Bir tanesi, atlarla fiilen yaşıyorum. İkincisi, çok da genç bir insan olmamam bir fark yaratıyor. Dürüst konuşmak gerekirse, aslında yenildiğimi hissediyorum. Mağlubiyeti tattım, yapamadıklarımın ne kadar çok olduğunu gördüm. Ama bundan dolayı sahadan da çekilmedim.

Sahaya tekrar çıktım. Yenildik, kabul. Şimdi önümdeki maçlara bakıyorum. Ama o maçlara yenildiğimi bilerek, namağlup bir kişi gibi, gökteki yıldız falan olmadan bakıyorum. Geçen hafta beraber hocalık yaptığım bir arkadaşım bendeydi. Çok mühim bir şey söyledi: Ben gençlere kendi atından korkmadan nasıl ilerleyeceğini anlatamıyorum. Her gün beslediğin, her gün beraber olduğun atının, bir gün ahırına girememe ihtimali var. O gün ya tabancanı çekip vuracaksın o atı ya da o gün böyle bir gündü deyip, ertesi gün, önceki gün yanına girmekten korktuğun atın tekrar yanına girebileceksin. Şimdi mağlubiyet böyle bir şey.

Dünkü başarısızlığın üzerine bugün de devam edebiliyor muyum? Evet. İstanbul’dayken bunları hiç denemedim. İstanbul’da iken de yapamadığım şeyler oldu, atlayamadığım yerler, dönemediğim sapaklar... Ama, geneline bakarsanız, orası sürekli bir akış ve gidişti. Dolayısıyla, hiçbir gün ben yapamadım, edemedim demedim. Ama burada yapamadığım çok şey oldu. Atımla alakalı, kendi atımın sağlığı, benim sağlığımla ve sinirlerimizle alakalı kaldıramadığım şeyler oldu. Yapamadım, gücüm yetmedi.

Nalbant geldiğinde at bana bir tekme attı, gittim o gün üzüntüden uyudum. Ama ertesi gün pat yine orada. Dün bana tekme atan atla, “Sen bana tekme attın” diye başlamıyorsun güne. Bu eskiden yoktu.

Muvaffakiyetsizliği denedikten sonra tekrar teşebbüs etmek mühim bir şey. Ata geldiğimizde bu çok eksik. Her defa muvaffak olunacak diye bir şey var. Ne yapacağız muvaffakiyetsizleri? Atının senin sözünü dinlemediği zamanları yokmuş gibi yapmak nereye götürecek bizi? Dedenin de muvaffakiyetsiz zamanları vardı, çocuğunun da olacak. O zaman ne yapacağız? Bunu anlatın bana! Eğitim diye bir şey anlatıyorlar; herkes olimpiyat kupasını kaldırıyor, herkesin ağzı kulaklarında.

Arkadaşlar, bir biniş sırasında at kafasını geriye alırsa eğer, atçının dişleri kırılabilir. Kırık dişlerinle o pozisyonda bir bulun bakalım ne yapacaksın? Burnu kırılan, dişi, çenesi kırılanlar, koyun çobanı değil ya, onlar da atçı. Sporculuktan bahsediyoruz burada... Moral bozmamak lazım ama geri gelebilme kabiliyetiyle yatırım yapmak lazım.

Korkum şu ki, balonlar şişiriliyor ve ufacık bir iğneyle patlıyor. O kadar şişirmeyelim balonları. Çocuklarımızın o kadar mükemmel olması gerekmiyor. Vasat atlarla, vasat işlerle yetinmeyi bilelim. İlla en tepesi gerekmiyor. Öyle bir yer yok. “Sen nereden bileceksin” diyeceksiniz. Ben en tepeye hiç gitmedim, doğru. Ben düz yollarda debeleniyorum, o da bir iş.

Ben anlattıklarınızdan şunu anladım. Karşımızda bir at var: Bu bir insan değil evet ama bir eşya da değil. Mesela arabamız bir sorun çıkardığında, tamirciye götürüyoruz ve düzeltiyoruz. Ama bu onun gibi bir şey değil. O kadar kontrol edilebilir bir nesne değil. Konuşarak da bir yere varamıyorsunuz, başka bir dil, farklı bir bağ geliştirmek gerekiyor.

Bugün biz nesnelere hükmetmeye, onları çabucak istediğimiz şekle sokmaya bu kadar alışmışken, böyle bir kafa yapısıyla ata yaklaşmakta zorlanıyoruz. Koyunculuk üzerine konuşsak benzer bir şey diyeceğiz belki ama atla ilişki diğer hayvanlarla kurduğumuzdan nispeten daha farklı olduğu için atı ayrı tutuyorum. Mesele at olduğunda, karşımızda devasa bir güç de var. Uçar mesela bir tona yakın. Size bir kafa atsa siz dönüp bakamazsınız bile.

Vücudumuzdaki bütün kaslardan daha fazlası onun boynunda var. O kemik kütlesini boyun kasıyla vurduğunda... Allah vermesin.

Onlarda, ayrıca, başka bir akıl var. Feraset kelimesini biz akıllılık olarak kullanıyoruz günlük hayatta. Hâlbuki o kelime kökü itibariyle at binmekten geliyor. O yüzden de ayırıyorum atı. Bu kadar her şeyi nesneleştirmeye alışmışken, bu zihin yapısıyla, at ile bahsettiğiniz şekilde bir bağ kurmak bana çok zor bir işmiş gibi geliyor.

Bir atla beraber yaşamak çok zor. Spor için yapılan at eğitimlerinde, bugün, ata bir meta gibi davranılıyor. Müsabakaya uygun, öyle bir at üretmek isteniyor. At hayvanının atlığından ziyade, onu bir meta, bir makina olarak görüp, şurasına dokununca muhakkak şu cevabı versin isteniyor.

Sporu bir kenara koyalım, lafın doğrusu, atla beraber yaşamaya uygun değiliz. Bu her şeye her an hükmetme zehabımızla bu iş mümkün değil. Dolayısıyla birkaç adet atla bir mekânda yalnız kalmaya da alışık değiliz. O noktada da, bu at kötü lafını çok sık kullanıyoruz. “Ben yetmiyorum” cümlesini çok az dile getiriyoruz. İnsan oysaki nerde yetmediğini çok iyi bilir. Ama dışarıya konuşurken, yine de at kötü olur.

Sanki atın üstündeki ya da çevresindeki kişi, nefsini ne kadar yenebiliyorsa o kadar iyi bir atçı oluyor.

Buna inanıyorum. Çok sevdiğim bir tabirdir: “Atçının, binicinin korkusuz ve sinirsiz olması gerekir.” Bir tanesi kolay, sen çılgın ve deli bir adamsındır. O zaman korkusuz olabilirsin. Ama aynı anda da sinirsiz olman gerekir. Tabirin çok doğru, kendi nefsine binebiliyor olduğunu gösteriyor. Sinirsiz adam sinirleri alınmış biri demek değil, sinirlendiğinde kendine hâkim olabilen adam demektir. Korkusuz adam korkmayan değil. Korkusunu yenebilen, o korkunun elini ayağını güçten kesmesine izin vermeyen adam demektir. Biz nefsine hâkim olmayı çok kolay zannediyoruz. Ahırda bir müddet yaşadığında, o geçmişten getirdiklerinin ne kadar ayak bağı olduğunu görüyorsun.

“Ben bu işi bırakıyorum, yeter artık!” dediğiniz bir şey yaşadınız mı? Ya da öyle bir şey yaşamışsınızdır ki, “Her şeye rağmen iyi ki yapmışım” dediğiniz oldu mu?

Dürüst konuşacağım. İstanbul’dayken birkaç defa atı bıraktım. Yani bıraktım derken olmadı, olmadı, olmadı. Para, hesap kısmı tutmadı. Ben bir akşam üstü, 13 tane atımı o zamanın parasıyla 100 milyona, bugünün parasıyla tanesi 100 liradan verdim. Böyle günler yaşadım. Atlarımı bu kadar ucuza vermemin sebebi, aksi takdirde, ertesi gün büyük bir maddi külfetin içine girecek olmamdı.

Bulunduğum yerde birdenbire kiracı olacaktım. 13 atla kiracı olmak altından kalkılacak bir durum değil. Maddi sebeplerden üç defa atı bıraktım. Ama bu da laf. Bıraktım da ne oldu? Eve gidip atları düşündüm, radyoda atları konuşmaya devam ettim. Ne bileyim kütüphanemde hâlâ at kitaplarına bakmaya devam ettim. Bir daha atı hiç görmeyeceğim bir durum olmadı. Mesela işten kovuldum.

O tesiste iki at besleme hakkım vardı, kovulunca iki atla İstanbul’un göbeğinde kaldım. Evim altıncı kattaydı, bahçesi, götürebileceğim bir yerim yoktu, Allah razı olsun, birine dostlardan biri diğerine başka biri baktı. Hayat ne bekliyorsan, ne tasavvur ve ne hayal ediyorsan belki de onu gösterecek.

Burası sizi rahatlatmıştır.

Burada, eşim Melda da şahittir buna, her gün şükrettik. Bana, içinde 8 atı besleyebileceğim bir yer hayatımda ilk defa nasip oldu. İstanbul’da ağzımızdan bu kadar şükür çıkmazdı. Hatta çok kavgalar ederdik. Yetmiyordu, eksikti, Allah’ım daha çok ver gibi şikâyetler ederdik, tüm bunlardan şimdi şükre döndük. Ben çok memnunum, dostlarımın da bu derdinin artmasını çok istiyorum.

Etrafımızdaki ahbaplarımızın bir kısmı at sahibi olmaya başladı. Buranın bir atlı hayatın etrafında şekillendiği bir nebula organizasyonu olmasını istiyorum. Danışanlar, konuşanlar var, at alanlar var. Şu an itibariyle on küsur ata ulaştık. Bir kısmı bizde, bir kısmı komşu ve arkadaşlarımızda. Gelecek olanlar da var. Kolay değil, zor ama şükrediyorum. Bugüne kadar kolay bir şey hiç görmedim.

“ATIN HALİNİ ANLA YETER”

Demin “At herkes için” demiştiniz. Burada da bunu gösteren bir hayat kurmaya çalışıyorsunuz sanırım.

Evet çünkü bize öyle bir resim çizdiler ki sanki böyle en seçilmiş insanlar ancak atçı olabilir. Yok efendim, yetersiz ve sınırlı kabiliyette olsan da oluyor. Geçen hafta İstanbul’daydım. Bir cambazla (at alım satımı yapan kişi) tanıştım. Bu insan fiziki olarak sorunlu, bir kolu bir bacağı kötü durumda. Böyle iki kolu, iki bacağı sağlam insanın bile çok zorlanacağı bir şekilde yıllardır atçılık yapıyor. Bu arkadaşın atlarına kovayla su götürmesine bakmak bile benim için bir dersti. Kollarda sınırlı kuvvet var. Tıbben sorunlar var ama su taşıyor. Bugün sizin de taşıdığınız ağır kovalarla. Ve iki tane çocuk yetiştiriyor.

Onlar da atla ilgileniyor. Her an büyük bir sıkıntı, ama tanıdığım nice şirketlerde çalışan kartvizit sahibi makamı olan kişilerden çok daha iyiydi ve mutluydu. Fiziki sıkıntılarını hiç konu etmiyordu. Buna karşılık aslan gibi, pehlivan gibi nice adamlar var, beş kilo taşıyamıyor elinde. Atçılık herkese göredir. İyilere göre ve vasatlara göredir. Sadece en iyilere göre değildir. Ben öyle anladım. Ben bunun yaşayan örneğiyim.

Çok iyi olmayarak da atçı olunabildiğine ben şahidim. Daha iyi ve daha kötü de olunabilir. Atın hâlini anla yeter. Ne yaptığına da bağlı. İlla zor bir şey yapmanıza gerek yok. Beni arıyorlar bazen. “Mahir Bey, sizin olduğunuz yerde engel çalışması yapılıyor mu?” “Yapılmıyor efendim, biz engellerin etrafından dolanıyoruz.” Bunu da şunun için söylüyorum: En iyi olmadan da yapılabilecek bir şey bu. En kötüsü ne? Olamayabilir, dönersin geriye, yarın tekrar denersin. Hiç unutmadığım bir dersim var: 45 dakika sürdü.

Meraklı bir talebe atın üzerinde manejin ortasında 45 dakika ağladı, bir kız. Erkek de ağlayabilir. Ankara’da Ulus Meydanı’nda heykel var ya, atı aynen öyle hiç kıpırdamıyor. Selam veriyor gibi. Manzara çok güzel. Kızın gözlerinden akan yaşlar manejin kumunu ıslattı. Ağlıyor, tepiniyor, hesapça bacağını, kamçısını kullanıyor ama at kıpırdamıyor. Ben de kıpırdamıyorum.

Kız helak oldu. Kız da dostum. Diğer hoca arkadaşlarım beni çok tenkit ettiler, “Böyle hocalık, böyle yardım olmaz!” dediler. Bir cumartesi günüydü. 45 dakika bitti, kız indi attan. Seyis geldi, atı aldı götürdü. Kız da elini yüzünü yıkadı, arabasına bindi gitti. Herkes “Bir daha gelmeyecek” dedi. Ertesi gün, pazar sabahı ilk ders rezervasyonunda o kız, aynı atla, uçuyorlar. Mükemmeller. Çünkü muvaffakiyetsizliğinden sonra gelebilme cesaretini gösterdi. Benim saygım sonsuz bu işe, her gün kazandım ama bir gün işler kötü gittikten sonra ne olacak sualinin cevabıydı o kız.

Her gün aynı olmayacağı kesin. Kimse kimseye gül bahçesi vadetmiyor. Sadece geleceksin, uğraşacaksın, yapman gerekeni yapacaksın, eğer at dinlemiyorsa dinlememiş olacak. Sen yapman gerekeni tam imlasında doğru dozda yap! “Gayret bizden, tevfik Allah’tan.” Okçulukta da böyledir.

Sen çileyi çekersin, hedefi vurmak veya vurmamak senin işin değildir. Bunu kültür olarak kabul etmekte çok zorlanıyoruz çünkü çok modern olduk. Ben 12’den vuracağım. Benim işim çileyi çekmek. Benim işim atın üstünde onun ileri gitmesi için gereken yardımları yapmak. Bazen bir problem oluyor, at gitmiyor. O zaman durmak. 45 dakika bir atın üzerinde durmak çok ciddi bir biniciliktir. O arkadaş, bunu muvaffakiyetle yaptı. Sadece gidemedi ama durdu.

İstese belki de bir daha yapamaz.

Evet. Durdurmayı istese durduramaz, yürütmek daha kolay. Benim tahminim: O kadar gürültü yaptı ki ağlayarak, at anlamadı ne olduğunu. At merakla ne oluyor diye durdu. Kocaman da bir attı bu arada. Korkularımız bizi aslında muvaffakiyetsizliğe götürüyor. Sağa dönmek için gereken yardımları yaptığımızda at sağa dönmeyebilir. O zaman işte, “Bak yapamadın” dememek gerekir. Emir verdikten sonra, emirin gerçekleşmesi gereken zamana hak tanımak lazım. Biz boşluktan o kadar çok korktuk ki... Konuşurken de böyleyiz.

Gidersin dost meclisine, herif susmaz. Susarsa bir şey olacak diye korkar. Bu iş çapkınlık gibidir, sen ver teklifini, bekle bakalım. Avazı bir sal bakalım ortaya. “Pişt, gel buraya” diyorsun gelmiyor. Hemen “Benim boyum kısa, şişmanım, zaten param da az” diye ağlıyorsun. Ya, geç bunları, aslında gelecek belki, bir dur. Teklifini yap, bekle. At da böyle.

Seni test edebilir, bakalım öz güveni nasıl, yapmazsam dağılacak mı? Hasmın sitemini anlamamak hasma sitemdir. Atının yaptığı itlikten daha önemlisi, senin bilincindir. Şimdi sağa sapalım diyorum sapmıyor, biraz sonra sapıyor. Kendinden şüphe etmediğin zaman at sağa sapacak. Her dediğin yerde hanlar kurulmuyor. Atta da böyle, hayatta da böyle. Neler istiyoruz da oluyor mu yani. Kaç tane isteğimiz oluyor, kaç tanesi gerçekleşiyor? Niye bir attan her şeyi bekliyorsun ki!

Attan çıkarak hayat dersine doğru gidiyoruz yavaş yavaş...

At başka bir şey değil zaten. Atın içinde hayattan başka bir şey yok. Atı alıp spor yaptığında neye dönüyor biliyor musun? “Şu kadar açıda, şu kadar şöyle yaptım” derken, başka bir şeye dönüyor. Çocuğunuz 70 cm atlıyordu da bu hafta da 75 cm atlıyor. Atı da hayatı da tutmuyor. Tespih tanesi gibi dizilmiş kurallar var. Aslında çok güzel, asla alay etmiyorum. Ben de bu kelimeleri kullanıyorum. Ama bu, atçılığın sadece bir yüzü.

Sağ baldırınla sol baldırının olduğunu hissedecek bir aklın ve kalçanın olması gerekiyor ki atla bir şey yapman söz konusu olabilsin. O da yapabilirsen şayet. Bu, garanti değil. Öyle bir intiba oluyor ki, sanki baldırını şuraya dayamak, açıl susam açıl demek gibi bir şey.

Herkes tılsımlı bir kelime arıyor. Dilimin ucunda, şimdi söylersem dünya şampiyonu olacağım. Olmayacaksın. İstediğin kadar sihirli cümleyi söyle ya da kayanın önünde bağır, açılmıyor. Yok çünkü öyle bir kelime ama bu varmış gibi yaşıyoruz.

Çok teşekkür ederiz hocam. Hem atçılık hem de hayata dair yaptığınız yorumlardan çok müstefid olduk. Atçılık adına çok daha güzel günlerde görüşürüz inşallah. Sağ olun.