Gönüllü imanlı ekonomi askeri

MUSTAFA ÖZEL
Abone Ol

Kapitalizmin ruhu Avrupa’dan sonra Japonya, Kore ve nihayet Çin gibi Asya ülkelerine de yayıldı. Türkiye’ye uğrayıp uğramadığı 21. yüzyıla kadar durum şüpheli gözükse de, Avrupa İstikrar Girişimi (ESI) adlı kuruluş 2005 sonlarında en azından Kayserili girişimcilerimizin (Max Weber’den ilhamla) “İslami Kalvinistler” olduğunu ilan ediverdi.

Kalvinizm, John Calvin'in 16. yüzyıl başlarında ortaya attığı görüşlere dayanarak kurulan bir Hristiyanlık mezhebidir. İnsanlar lanetlenmiş veya kutsanmış olduklarını iş yaşamındaki başarılarına göre inanıyorlar.

Çok sayıda Kayserili iş adamının başarılarından örneklerin yer aldığı ESI raporuna göre, girişimcilerimiz iş hayatındaki başarılarını sahip oldukları iş ahlakına bağlıyormuş: “Müsriflik yok, spekülasyon yok, kârlar yeniden yatırıma aktarılıyor.” Raporun önemli bir sonucu da şuydu: “(Kayseri’de) hayat tarzları muhafazakâr ve dinî olsa da, girişimcilerin hızlı büyüme ve gelişme tutkuları var.1

İki yıl sonra, Sivas’ın Güney köyünden bir mektup aldım. Balzac’ın romanlarından fırlayıp gelmişe benzeyen genç bir girişimci, “Beni bir içten içe yanan, patlamaya hazır volkan durumuna getiren sizsiniz!” diyordu. Allah, Allah! Ben ne yapmıştım acaba?

“Tahsil derecesi lise terk” Muammer’in cevabı şuydu:

  • “Bana yazılarınızda Fortizimi, bana Hondaizimi siz öğrettiniz. Benim duygularımla oynadınız!” Mektupta hiçbir noktalama işareti yoktu; büyük harf nadiren kullanılmış ve cümleler Muammer’in iç dünyası gibi kaynıyor, nerede başlayıp nerede bittikleri belli olmuyordu.

Belli olan, Muammer’in azim ve samimiyetiydi:

  • “Hocam, Allah şahit ki içimi, gerçeklerimi yazıyorum. Sizinle tanışıp, enine boyuna düşüncelerimizi masaya yatırıp, analizleri yapıp, yol haritamızı çizmek istiyorum.”

İyi güzel de, tam olarak ne istiyorsun Muammer?

“Kendi alanımda kabuğumu kırmak, gönüllü imanlı ekonomi askeri olmak istiyorum!”2
  • Thomas Mann
  • Neredesin ey Türk Thomas Mann, işte sana kahramanının iç dünyasındaki dalgalanmaları ülkesinin iktisadi kaderiyle bütünleştireceğin bir roman!

Büyücü ile büyübozucu

Thomas Mann ile Max Weber, ilk bakışta iki zıt kutup gibi görünür. O kadar ki, bu iki ustayı mukayeseye müstakil bir kitap ayıran Harvey Goldman, kitabı Almanca yazmış olsaydı başlığını “Büyücü ile Büyübozucu” (Der Zauberer und der Entzauberer) koyacağını belirtiyor.

Hummalı bir oluşum hâlindeki 19. asır Almanya’sının 20. asra armağan ettiği iki büyük düşünür olan Thomas Mann ile Max Weber, ilk bakışta iki zıt kutup gibi görünür.

O kadar ki, bu iki ustayı mukayeseye müstakil bir kitap ayıran Harvey Goldman, kitabı Almanca yazmış olsaydı başlığını “Büyücü ile Büyübozucu” (Der Zauberer und der Entzauberer) koyacağını belirtiyor.

Mann için bir tür büyünün sadece hayatının bir gerçeği değil, hayatının gayesi olduğunu söylüyor. “Büyülü dağlar” bile hayal edebilen ve orada onu takip etmeye hazır bir dinleyici kitlesi de bulabilen bir adam.

Weber’in çalışmaları ise aksine “rasyonelleşme” kavramına odaklıydı. Her şey büyüden, hayalden fersah fersah uzak gözüküyordu.

  • Fakat, bu iki büyük Alman fikir adamı “muhtemelen ancak iki defa karşılaşmış olsalar bile, ta başından beri benzer girişimlerle meşguldüler. Eserleri ortak bir fikrî ve millî mirastan çıkarılan paylaşılmış kavramlara dayanıyordu. Dahası, iki adamın eserleri de benzer kişisel kimlik ve ulusal ben-idraki sorunlarıyla uğraşıyordu. Her ikisi de, kendilerinin ve yakın dostlarının hayatlarına hâkim benlik ve çalışma fikirlerini vuzuha kavuşturma arayışı içindeydiler.”

Ee, olabilir; farklı yöntemler kullanıyorlarsa aynı konularla uğraşmaları onları yakınlaştırmaz, diyebilirsiniz. Goldman, onları Siyam ikizleri gibi görmede kararlıdır ama:

  • “İç hayat ile dış dünya arasındaki bağlantıyı anlamaya çabalıyordular. Çalışma ve kimliğe anlam verecek kelime Beruf idi. (Meslek yahut Vazife!) Her ikisi için de değer, amaç ve anlama dair toplumsal ve kültürel bir bunalımla yüz yüze gelmiş kişinin kimliği ancak benliğinin bir (yüce) hizmete koşulmasıyla gerçekleşebilirdi.”3

Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Max Weber

Beruf kelimesi İngilizceye dört ayrı kelimeyle çevrilebiliyor: calling, vocation, occupation ve profession.Bunların ilk ikisi içe, son ikisi dışa dönüktür. Türkçede davet, çağrı gibi kelimelerle karşılanabilecek olan calling, manevi bir görevi dile getirirken; vocation da keza ruhsal içerikli bir yolculuğu çağrıştırır. Occupation meşgale, profession ise sistemli çalışma anlamında daha dünyevi bir bağlamda kullanılan kelimelerdir.

Weber, Beruf kelimesini önce 1904-5 yıllarında meşhur Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu çalışmasında kullandı; sonra “Meslek Olarak Bilim” (1917) ve “Meslek Olarak Siyaset” (1919) başlıklı nutuk-kitaplarında.

Maneviyat kokulu meslek kavramı, inanan insana konumunu haklılaştırma ve kendini güçlü hissetme yolunda dünyevi bir destek sağlıyor; ANLAM ve ÖLÜM sorunlarıyla uğraşmasını kolaylaştırıyordu .

Fakat aynı zamanda, ortaya çıkışı Batı’nın kaderini değiştiren bir insan tipini de biçimlendirmiş oluyordu.

Bu “Püriten Hristiyan” için meslek, Tanrı tarafından verilmiş bir görev ve ilahi bir hizmet idi. Ünlü eserini yazdıktan on yıl kadar sonra patlayan dünya savaşı sırasındaki gözlemleri, Weber’e iş adamının mesleğinin esasta askerinkine benzer bir hizmet olduğu fikrini de vermişti. Çalışmak sadece ibadet değil, savaşmaktı. Örnek girişimciler “gönüllü imanlı ekonomi askerleri” idiler.

İlkeli haydutluk sanatı
Nihayet

Weber kapitalist çağda kişi ile iş arasındaki bağlantıyı sistemli biçimde kurmaya çabalarken; Thomas Mann aynı sorun ve deneyimlerin iç tarihini yazmaya uğraşıyordu. Birincisine sosyolog, ikincisine romancı dememiz çoğu zaman yanıltıcıdır.

Mann, sosyolojik bir bakışla ve kendi ailesinden başlayarak, içinde yaşadığı şehir ve ülkenin tarihini yazmaya çalışırken, belki de Weber kadar kurgusal davranıyor değildi. Yahut romancımızın hiçbir kurgusu, Weber’in “Kapitalizmin Ruhu” kurgusu kadar roman’tik sayılamazdı. Bu kurguların arkasında, Weber’in geniş kanatlı hakikat arayışı yatıyordu.

Sosyolog Weber, felsefi ve edebî kurgulara bu denli müştak iken; romancı Mann, kurgusal kahramanlarının iç deneyimlerini ülkesinin siyasi/iktisadi çalkantılarıyla irtibatlandırmaya çabalıyordu

“Husserl üzerine çalışıyor, beşerî bilgeliğin standardı saydığı Goethe’nin içgörülerini kullanıyor, Lukacs ile sık sık felsefi ve estetik tartışmalara giriyor, Tolstoy’a dair bir inceleme yazmayı bile tasarlıyordu. Dahası, kullandığı metodolojinin kalbinde, kendisinin bizzat kurgu diye adlandırdığı ‘ideal tipler’ yatıyordu.”

Sosyolog Weber, felsefi ve edebî kurgulara bu denli müştak iken; romancı Mann, kurgusal kahramanlarının iç deneyimlerini ülkesinin siyasi/iktisadi çalkantılarıyla irtibatlandırmaya çabalıyordu.

“Sosyal ve politik angajmanlardan uzak durmuyor, Büyük Frederick’in hayatına dair eserler tasarlıyor, savaş sırasında ve sonrasındaki politik tartışmalara giriyor, kapitalizmin ve burjuva sınıfının ortaya çıkışına dair kitap üstüne kitap okuyordu.”4

Romancının en önemli kaynağı geniş aile üyeleriydi. Babasının kuzeni Wilhelm Marty’den Lübeck şehrindeki kamusal ve ekonomik hayatın ayrıntılarını; kız kardeşi Julia’dan ise Elisabeth Hala’nın hayatına dair uzun malumatı öğrendi.

Bu halanın hem fiziksel görünümünü ve konuşma tarzını hem de duygusal yaşamını romanına Tony Buddenbrook olarak yansıttı.

Büyükbabası Johann Siegmund Mann’ın babadan oğula geçen bir sözünü romanın önemli bir şiarına dönüştürdü: “Gündüzün severek çalış oğlum, öyle iş yap ki gece rahat uyuyabilelim!”

Romanın finalinin ise bir Türk atasözünden mülhem olduğunu söylüyor: “Ev hazır olunca, ölüm artık geliverir.”

Tabii, üç büyük filozofun etkisini de hesaba katmak lazım: Romana başlarken Wagner ile Nietzsche’yi tanıyordu zaten. Yazım sırasında keşfettiği Schopenhauer ise onu alabora etmişe benziyor. “Schopenhauer’in keşfi bir vahiy kuvvetiyle geliyor ve hemen romanda kendi yolunu buluyor. Buddenbrooklar belirli bir yaşam biçimiyle güçlü ve karmaşık bir hesaplaşmadır. Mann sayesinde aile romanı tarihsel, sosyal ve psikolojik değişimin romanı hâline geliyor. Fakat Mann’ın en büyük hesaplaşması bizzat Almanya ileydi.”5

Amentüyü bırak, ticarete bak!

Roman, 1835 yılında, Aydınlanma kafalı büyükbabanın, kız torunu Antonie’nin amentü kitabını sökerken yaptığı acemiliklere takılmasıyla başlıyor.

  • “Din öğretisi kitabıyla eğleniyor olmanın verdiği keyifle” kahkahaya boğuluyor ihtiyar. İleride Tony Hala olacak olan 8 yaşındaki minik kız, babaannesinin yardımıyla okumaya devam ediyor: “İnanıyorum ki, Tanrı beni de bütün öteki yaratıklarla birlikte yarattı. Ayrıca giysileri ve ayakkabıları, yiyecekleri ve içecekleri, evleri ve bahçeleri, tarlaları ve inekleri de…” Büyükbaba alaylı sorusunu sürdürüp çocuğun tarlası ve sürüsü hakkında bilgi almaya çalışıyor. “Bir çuval buğdayı kaça satacağını” soruyor ve “karşılıklı ticaret yapmayı” öneriyor.
  • Tony’nin babası ise tam bir Max Weber püritenidir. Büyükbabaya serzenişte bulunuyor: “Ama baba, kutsal şeylerle yine alay ediyorsunuz!” Büyükbaba, dünyanın dört bir yanını dolaşmış “geniş görüşlü” bir tüccardı. Prusya ordusuna müteahhitlik yapmıştı. Fakat ticari ilişkiler dışında insanlarla temas kurmaz, bilhassa yabancılardan uzak dururdu. Tüccarlığın yanı sıra aynı zamanda Konsül olan oğul Buddenbrook ise hem insan canlısı hem de dindardı. Beğendiği yeğenine şöyle diyordu: “Aferin Thilda! Dua et ve çalış, diye yazar Kutsal Kitap’ta. Bizim haylaz Tony seni örnek alsın…”6

Sayıları kırka yaklaşan Alman prensliklerini 19. asırda büyük bir ülkeye, halklarını da güçlü bir ulusa dönüştüren en önemli stratejilerden biri, 1834 yılındaki Gümrük Birliği (Zollverein) anlaşmasıydı. Avrupa gümrük birliğini 120 yıl kadar önceleyen bu girişim sayesinde, Alman girişimciler çok büyük bir pazara mal satabilen büyük ölçekli işletmeler kurabilme imkânına kavuştular.

  • Buddendbrooklar, Thomas Mann
  • Nitekim Buddenbrook konağındaki ilk toplantılardan birinde, ülkenin gündeminde olan gümrük birliği sorunu tartışılıyor. Dindar ama ileri görüşlü Konsül Buddenbrook birliğin ateşli bir savunucusudur. İlk fırsatta girmeleri gerektiğini söyler. Küçük olsun benim olsun, anlayışındaki tutucu Bay Köppen ise aksi görüştedir: “Ya bağımsızlığımız? Evet, bağımsızlığımız ne olacak? Bu Prusya uydurmacılığına katılmayı Hamburg kabul edecek mi? Başkalarının bizi yutmasına hemen razı olalım mı yani, Bay Buddenbrook? Hayır hayır, Tanrı bizleri korusun. Gümrük birliğinde ne işimiz var, çok merak ediyorum doğrusu! Yoksa işler yolunda gitmiyor mu?”7

İşler yolunda gidiyordu ama Konsül Buddenbrook’un gözleri, tıpkı müstakbel Almanya’nın kurucu babaları gibi ufukları tarıyordu. O da Kayserililer gibi “yerli bir bilinçle küreselleşmek” gerektiğine inanıyordu! İthalata dayalı küçük kazançlarla yetinmemek, ihracatı kanatlandıracak projeler peşinde koşmak gerekiyordu. “Evet, Köppen, belli ki senin şu şarap işin iyi gidiyor! Rusya’dan ithalat yapanlar için belki de bir sorun yok. Ama ihracat yapmaya gelince, Hollanda ve İngiltere’ye kuşkusuz biraz buğday gönderiyoruz. Ama ne yazık ki işler tümüyle iyi gitmiyor.Gümrük birliğine girilirse Mecklenburg ve Schleswig-Holstein de mallarımıza pazar olarak açılacak.”

  • Muammer’lerin kulağına fısıldıyorum: Gelin, düşüncelerimizi masaya yatırıp, analizleri yapıp, yol haritamızı çizelim. Danışmanlık ücretim bir nasihat sadece: Çocuklarınızın hepsini mühendis mektebine göndermeyin! Mesela üç çocuğunuzdan biri mühendis, biri işletmeci olsun ama üçüncüsünü mutlaka edebiyat fakültesine verin! Sivaslı Muammer kulaklarına inanamıyor. Edebiyat mı? Evet, diyorum. Bugün Almanya yılda 1,5 trilyon doları aşan ihracatıyla dünyada ilk üç ülke arasına girebiliyorsa Thomas Mann’ın kurgu kahramanı Konsül Buddenbrook’un anlayış ve gayretine çok şey borçludur!

1. Islamic Calvinists: Change and Conservatism in Central Anatolia, ESI: Berlin-İstanbul, 19 September 2005. www.esiweb.org.

2. Mustafa Özel, Yöneticilik Dersleri, Küre, 2018, s. 68.

3. Harvey Goldman, Max Weber and Thomas Mann: Calling and the Shaping of the Self, Berkeley: University of California Press, 1991, s. 1-3.

4. Goldman, s. 8-9.

5. Martin Swales, Buddenbrooks: Family Life as the Mirror of Social Change, Boston: Twayne Publishers, 1991, s. xii-4.

6. Thomas Mann, Buddenbrooklar, İstanbul: Can, 2009, s. 14.

7. Mann, s. 38.