Hakikat parçadadır

EMİNE ÖZKANLI
Abone Ol

Gerçekte Cioran’ın dediği gibi “parçada daha çok hakikat vardır”. Ama bunun sebebi hakikatin parçalı olması değildir. Hakikat bir bütündür ve sanıyorum kendi içinde muhteşem bir ahengi de vardır. Ait olduğumuz dünya bu ahengi gündelik hayatlarımıza sirayet ettirdiğinde işimiz kolaylaşır.

“Felsefenin artık sadece parça halinde mümkün olduğuna inanıyorum,” diyor Cioran bir söyleşisinde. Bugünün dünyasında görünürde sistemli kitaplar yazsak bile artık hepimizin parçacı olduğunu iddia ediyor. 20. Yüzyıl felsefesine damgasını vuran sistem eleştirilerini göz önünde bulundurursak elbette haklı Cioran. Kierkegaard, Nietzsche, hatta önce sistem kurmaya çalışıp sonra “Bu iş böyle olmuyor arkadaş” diyerek yoldan sapan Heidegger bile ister rasyonalist, ister empirist, ister materyalist, ister varoluşçu bütün sistemlere saldırır. Bu eleştiriye kulak asmaksızın düşünmeye devam eden filozoflar olsa bile, sistem düşüncesinin bir yalan olduğu fikri zihinlerde asılıdır artık, filozof da kendinin yalancısı olmaya yüz tutmuştur bu yüzyılda.

Daha büyük bir iddia: “Hakikat parçadadır.” Bir filozoftan çok bir yazar olan Cioran bunu çok tanıdık bir halet-i ruhiyeden yol çıkarak açıklıyor. “Birisi,” diyor; “hangi konuda olursa olsun, kırk sayfalık bir deneme yazmaya giriştiğinde, önceden saptanmış bazı doğrulamalardan yola çıkar ve onlara mahkum kalır. Bir tür dürüstlük anlayışı onu, bir yandan bu doğrulara riayet ederek kendisiyle çelişkiye düşmeden sonuna kadar gitmeye mecbur eder, bununla birlikte ilerledikçe, metin onu başka yönlere çeker ve bunları reddetmek zorundadır, çünkü çizdiği yoldan uzaklaştırırlar. Kendi kendimize çizdiğimiz bir çemberin içinde kapalı kalırız. (...) Bütün yapılandırılmış düşüncelerin faciası buradadır: çelişkiye izin vermemek. Sahteliğe böyle düşülür, tutarlılığı korumak için kendi kendine yalan söylenir.”

Parçaya methiyeler düzen Cioran bu parçacı kavrayışın bugünkü uygarlık biçimimize de uygun olduğunu söylüyor, önemli tespit.

Cioran’ın bahsettiği bu hal zannederim ikinci, üçüncü, dördüncü bilinçleriyle yaşayan, yani bir şekilde kendi düşüncelerini kontrolden geçiren, onların hakikatle ilişkisini, kendi niyetini, samimiyetini sürekli sorgulayan insanların yakından tanıdığı bir haldir. Bir şey hakkında düşünmeye başladığında insan, mesele dallanır budaklanır. Farklı farklı açılardan ele almak isteyince düşünceler kendi içinde çelişmeye başlar. Ortak nokta arayışına girişilir lakin bütün ortak noktaların çıkıntıları, bu çıkıntıları törpülemek için insanın masum görünen yalanları vardır. Sonunda o farklı bakış açıları birbirlerinin içine girerek sistemli bir bütünlük arzetmeye başlasa da parçalar hakikatten kopmuş; derinliklerini kaybetmiş olur. Bazen de bırakır insan meseleyi orada, öylece; uzaklaşmanın ve manayı kaybetmenin acısına katlanamaz. Dürüstlükten ve hakikaten ödün vermeden sistemli bütün kurmak gerçekten zordur.

Mevcut şartlar altında acayip bir hayat bizimki: fikirde, eylemde hep parça parçayız. Kendimizi nasıl tanımlayacağımızı, nerede konumlandıracağımızı şaşırıyoruz bazen.

Parçaya methiyeler düzen Cioran bu parçacı kavrayışın bugünkü uygarlık biçimimize de uygun olduğunu söylüyor, önemli tespit. Mevcut şartlar altında acayip bir hayat bizimki: fikirde, eylemde hep parça parçayız. Kendimizi nasıl tanımlayacağımızı, nerede konumlandıracağımızı şaşırıyoruz bazen. Bir yerinden illa ki moderniz ama moderne karşı mücadele halindeyiz; müslümanız ama pratikte çoğulcuyuz, çoğulcuyuz ama ta derinlerde ümmetçiyiz; hayat tarzımız seküler ama iman sahibiyiz, imanı bu hayatın neresine oturtacağız, nereye ne kadar sokulacak, emin olamıyoruz; geleneğe bağlıyız ama geleneği eleştiriyoruz, hatta ona karşı savaş halinde olduğumuz durumlar var, bi’ dur diyoruz ona, artık dünya değişti; yahut anarşistiz, düzen falan istemiyoruz ama anarşizm bile kendine temel arıyor, neye karşı olduğumuzu tanımlamakta güçlük çekiyoruz...

Hasılı bir şekilde hayatımızı sistemli bir bütün halinde kurmanın imkanı yok gibi. Temellerimiz artık sarsılmış. Gelenek kendiliğinden iyi ve kötü olanı birbirinden ayırt edemez olmuş; kötü ve çirkin bir yerde elenip geride kalmıyor, malesef beşer olmaklıkla ilgili durumlar sebebiyle hep ileriye taşınıyor; iyi ve güzel olan özünü ve anlamını kaybederek yola devam ediyor, devam ediyor ama artık ona iyi ve güzel demek kolay olmuyor. Herkes her konuyu başka bir açıdan ele alıyor, herkes “bir açıdan haklı” hale gelmiş... Hasılı zannederim tarihte bizim kadar parça parça yaşayan bir nesil yoktur ama eğer Cioran haklıysa acaba hakikate yaklaşabiliyor muyuz?

Geçmişle kıyaslayalım mesela, bugün bıraktığı izlerle; kurumlarıyla, ilmi eserleriyle, edebiyatıyla bir yerinden tutup anlamaya çalıştığımız bu topraklarda yaşayan evvelki medeniyetin parçaları nasıl bir bütünlük arzediyordu? Bir şaire kadının mezartaşını yapan ustayı düşünün. Bu adam, kitabe metnini divanların yazım terkibiyle çapraz mısralar halinde taşa işler; kadının medenî durumuna, evlatlarının sayısına göre başlığını ve süslemelerini; tasavvufî bir intisabının olup olmadığına bakarak taşa işleyeceği başkaca remizleri belirler ve o taşı imal eder.

Ve çocuğun uyanışı böyle başladı
Post Öykü

Bugün baktığımız zaman büyük bir medeniyetin bir taştaki yansımalarını görürüz. Ama aslında bu taşı imal eden adam sadece bir taş ustasıdır. Medeniyetin büyük resminde çok önemli alanlara sahip büyük İslam düşünürlerinden, Razî’den, İbn Sina’dan ya da büyük mutasavvıflardan yahut saray âdâbından, mimarî üslubun gelişim biçiminden haberdar olan veya bu alanlarda bir emeği olan bir adamdan bahsetmiyoruz. Sadece işini iyi yapan (üreten, hakikati yaşayan ve var eden) bir taş ustası ve bugün bakıp gördüğümüz çok büyük bir resmi tamamlayan minicik parçalardan sadece bir tanesi.

Gerçekte Cioran’ın dediği gibi “parçada daha çok hakikat vardır”. Ama bunun sebebi hakikatin parçalı olması değildir. Hakikat bir bütündür ve sanıyorum kendi içinde muhteşem bir ahengi de vardır. Ait olduğumuz dünya bu ahengi gündelik hayatlarımıza sirayet ettirdiğinde işimiz kolaylaşır. Çünkü biz parçayı varolarak idrak ederiz; bütünü ise daha ziyade zihnimizle düşünerek tamamlamaya çalışırız. Bu açıdan taş ustasının işi kolaydı, hakikati zihniyle düşünerek tamamlamak; fikir kirliliğinin içinde neyin hakiki, neyin sahte olduğunu düşünerek keşfetmek ve taşı buna göre yontmak zorunda değildi. Evinde, sokakta, akşamları gittiği mecliste, esnafın arasında, tezgahının başında, gündelik hayatının her anında parça parça işlenerek gökyüzüne serilmiş bir hakikatin gölgesi altındaydı ve her gün derinlikli ya da değil bir şekilde onu tecrübe ediyordu.

Bize gelince, zannımca tarihin en kafası karışık çocuklarıyız, hakikat ile üretmek arasındaki ilişkiyi kavrayamayan hilkat garibeleri... “Buraya aitim,” diyebildiğimiz bir dünya olmadığı gibi, idrak ettiğimiz hakikat parçasını somut hale getirecek bir üretim faaliyetinin içinde de değiliz. Üretmek yaşam biçimimizin genetik kodlarında yok sanki.. Bilgiyi “başka”sında kusur görebilmek; “hikmet”i kendi bildiklerimizden ibaret sanmak; fikretmeyi sürekli başkasıyla cedel/ mücadele halinde olmak olarak tanımlıyoruz. İnsanın en yüce fikrî eylem ve erdeminin eleştirmek ve sorgulamak olduğunu iddia ediyoruz mesela... Oysa bilgi/fikir “ol”abilmeyi sağlayan bir eyleme dönüştükçe derinleşir. Hikmet, insanlar arasında muaveneti sağlayacak eylemsel bir güce sahip olunca hikmettir. Yani aslolan sorgulamak, eleştirmek değil; üretebilmek, ürettiklerinle dönüşebilmektir; diğerleri onun araçları sadece...

Perdenin gerisinden kurulan cümleler
Post Öykü

İnsanın yahut toplumun hayatının her noktasını belirleme hakkını kendinde gören hatta bunu vazife belleyen sistemcilerin anlamadığı şey budur. Kimse cemiyetin sayılamayacak kadar çok maddi ve manevi unsurunu terkip ve tertip edecek yetkinliğe ne fikren, ne maddi varlık itibariyle, ne estetik zevk yüksekliği itibariyle sahip değildir. O taşçı sadece içinde yaşadığı hakikati taşı işleyerek temsil etti, böylece o hakikatin bir parçasını var etmiş oldu. Bütün rolü de bundan ibaretti. Ne felsefî düşünceye yön vermeye kalkıştı, ne siyasete bulaştı, ne bir tasavvuf ekolü oluşturdu, ne de hayatın başkaca bir alanında insanları yönlendirmeye cüret etti. Sadece işini hakkıyla yaptı.

Parçanın hakikati buradadır, senin, benim, onun “varolarak”(yani salt yaşayarak değil, akılla, kalple, eylemle bizzat burada varolarak) idrak ettiğimiz hakikatlerle değer üretir, onları somut hale getiririz. Parçada hakikat vardır çünkü tek başımıza ancak parçayı var kılabiliriz. Bütün ise zaten vardır, oradadır, biz varoldukça onun içine girer, onu idrak ederiz.