Uzun ve hüzünlü günler

İSMAİL ISPARTA
Abone Ol

Akif Hasan Kaya’nın İz Yayıncılık'tan çıkan son öykü kitabı, Uzun ve Lacivert Günler, bu yönden dikkat çekici bir eser. Kitap adeta “Acı nasıl öyküleştirilir?” sorusunu cevabı. Tabi burada kastettiğimiz içsel serzenişlerin, bunalımların anlatıldığı türde bir acı olmayıp; toplum dışına itilmişlerin, mazlumun, mağdurun acısıdır.

Acının sanata dönüştürülmesi zor iştir. Çünkü yakıcıdır acı, ağırdır. Her kelime onun ağırlığını kaldırmaz. Sözün en uygununu bulmak, kelimeleri onun üzerine sabitkadem oturtmak gerekir. Yoksa kelimeler kayar ve geriye acının parodisi kalır. Bu zorluk tabi ki öykü için de geçerlidir. Bakış açısı ve dilin ele alınan konuya uygunluğu, doğal bir anlatım, boşluksuz bir kurgu vasıtasıyla ya da öykünün tüm unsurlarının birbirini desteklemesi yoluyla uygun atmosfer oluşturulamadığı takdirde metin yapmacıklaşacak, melodrama dönüşecek ve anlatmaya çalıştığı meselenin altında ezilip kalacaktır.

Kitap adeta “Acı nasıl öyküleştirilir?” sorusunu cevabı.
Akif Hasan Kaya’nın İz Yayıncılık'tan çıkan son öykü kitabı, Uzun ve Lacivert Günler, bu yönden dikkat çekici bir eser. Kitap adeta “Acı nasıl öyküleştirilir?” sorusunu cevabı. Tabi burada kastettiğimiz içsel serzenişlerin, bunalımların anlatıldığı türde bir acı olmayıp; toplum dışına itilmişlerin, mazlumun, mağdurun acısıdır. Eserde mazlum ve mağdurların acıları derin bir insani duyarlılıkla ele alınıyor.

Yazar, bir anlamda sarsıcı olanın, hayatın içindeki yerini işaret ediyor. Savaşlar, savaş mağduru insanlar, kimsesizler ve çocukların trajik halleri yazarın öykülerinde ele aldığı sarsıcı unsurlar olarak karşımıza çıkar. Bu unsurlar toplumsal bir zeminde ele alınarak tüm zamanların meselesi haline getirilir. Ayrıca yazar bu meseleleri değişik anlatım yolları deneyerek ve öykünün sınırlarını genişletmeye çalışarak gerçekleştirir. Bütün hayatların içinde farkında olunsun ya da olunmasın yer eden trajedinin görünür halini çıkarır karşımıza.

İlk öykü kitabı Islak Kibritler (Okur Kitaplığı-2012) ve ikinci kitabı Ölmüş Oyuncaklar Müzesi (İz Yayıncılık-2014) adlı eserlere imza atan yazar, bu kitabında da okuyanın rahatını kaçıran, konforunu bozan öyküler yazmaya devam ediyor.

Arkadaşının dolduruşuna gelip cinayet işleyen bir kişinin anlatıldığı “Ben Yapmadım”da ilkin mizahi bir öykü okuduğumuzu zannediyoruz. Ancak öykünün sonunda gerçeklerin yüzümüze tokat gibi çarpmasıyla irkiliyoruz. Öykü kahramanıyla arkadaşı İsa’nın konuşması, sokakta yaşayan, kimsesiz insanların dramını dile getirmesi açısından dikkat çekici.

  • “… Ulan İsa, ne olacak bizim bu halimiz, dedim? Ölene kadar yaşayacağız abi, dedi. Ulan tamam da ne zaman öleceğiz? Öldüğümüz zaman ölürüz abi. Takma kafana, dedim. Takmadım. Şişe bitmişti. Attım bir kenara…”

“Gecenin İpi”nde savaştan dolayı ülkesini terk eden, gittiği yerde de fuhuş bataklığına sürüklenen bir kadının dramı; 301’de Soma’daki elim maden faciası; “Gökler Delinince”de inşaat kazasında ölen bir işçinin hikâyesi; “Sınır”da ise savaştan kaçan insanların yaşadığı sefalet anlatılır.

Ayrıca yazar okuyucuyu gerilimden kurtarıp bir nebze nefes aldırmak için yer yer mizahi ve ironik öykülere de yer verir. Karısıyla başı dertte olan Arif’in hikâyesi “Koleksiyoncu” ve makam hırsının insanı ne kadar komik durumlara düşürmesinin anlatıldığı “Yanlış Hesap” adlı öyküleri bu yönde değerlendirebiliriz.

Unutmanın hastalığına karşı
Post Öykü

“Siyah Mavi” adlı yarım sayfalık bir öyküde bile yazar, atmosfer oluşturmayı başarıp geniş bir anlatım imkanı yakalar. Bunun peşi sıra gelen, geçmişle geleceğin, gerçekle hayalin iç içe geçtiği “Göl” adlı uzun öyküyü, yazarın öykü alanındaki arayışlarının bir sonucu olarak görebiliriz. Bu hikayeyi okurken insanın zihninde bir halk hikayesi tadı kalır. Bu yüzden masalsı bir anlatıma yaslandığını da söyleyebiliriz.

Yazarın ele aldığı bu konular her gün gazete ve televizyonda okuyup izlediğimiz konulardır. Ancak kullanılan dil okuyanı hemen etkilemekte, bir anlamda bam teline dokunmaktadır. Kaya bunu insani bir sorumluluk bilinci içerisinde yapar. Bu meseleyi bir söyleşisinde şu sözleriyle açıklar:

  • “Keşke böyle olaylar hiç olmasa ve biz bu öyküleri hiç yazmasak. Hatta ilerde de bu acılar yaşanmasa, öyküler eskise, unutulsa ne güzel olur. Ama insanlık tarihi bu tür hadiselerle dolu ve sanırım kıyamete kadar da devam edecek gibi görünüyor. Bunlar karşısında bizim aldığımız tavır önemli. İşte o öyküleri de, karınca misali tarafımın belli olması için yazıyorum.(İtibar, Sayı 31)”

Yine yazar olayı enikonu anlatmak yerine, insanların üzerinde bıraktığı ruh hallerine değinir. Öykülerde olay, kahraman, bakış açısı gibi unsurlar uyum halindedir. Bu yolla kurulan atmosfer, sade\görsel dil ve metin aralarına gizlenen merak unsurları vasıtasıyla okuyucuyu içine çekmekte, öyküyü soluksuz bitirmesini sağlamaktadır.

Öykülerde dikkat çeken bir diğer nokta yazarın kullandığı sade, şiirsel dil diyebiliriz. Ağır trajedileri normal kelimelerin taşıyamayacağını bilen yazar, böyle bir dil kullanma yoluna gider. Ayrıca ele aldığı konuları görselleştirerek okuyucunun zihninde canlanmasını sağlar. Uzun lafın kısası her cümle birbirini destekler, birbirine tutunur. Bir zincirin halkaları gibi muhkem durur.