Ayfer Tunç: Yazdığını satmakla mükellef bir yazardan iyi edebiyat bekleyemezsiniz

ERAY SARIÇAM
Abone Ol

Kapak Kızı, Aziz Bey Hadisesi, Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek ve Kuru Kız gibi kitaplarıyla edebiyatımızda haklı bir yer edinen Ayfer Tunç ile İstanbul’dan podcast’lere, kitsch ürünlerden iyi edebiyata kadar keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bir yanda romanlar, öyküler diğer tarafta senaryolar… Sizinki bir edebiyattan sinemaya geçiş hikâyesi mi, yoksa bir bütün olarak mı ele alıyorsunuz kişisel hikâyenizi?

Hayatımı kazanmak için her zaman yazıyla ilişkili mesleklerde çalıştım.

Senaryo yazarlığı, benim... için genellikle elinden sadece yazmak gelenlerin seçtiği, kreatif bir meslektir. Edebiyat ise kişinin iç dünyasıdır, dünyayı algılama çabasıdır, yaşama biçimidir. Hayatımı kazanmak için her zaman yazıyla ilişkili mesleklerde çalıştım. Gazetecilik, dergicilik, yayıncılık yaptım, şimdi de senaryo yazıyorum, böylece edebiyatımı gönlümce yapabiliyorum. Benim için her ikisini yazmanın amacı da yöntemi de çok farklıdır. Zihnimi ve zamanımı senaryo yazarken kullanışım ile roman yazarken kullanışım birbirine pek benzemez. Senaryo farklı bir disiplin gerektirir, bir meslek olduğu için benim koymadığım kuralları vardır, uymak şarttır, aksi takdirde işinizi doğru yapmamış olursunuz. Oysa roman yazarken kuralları sadece ben koyarım. Edebiyatçıların senaryo yazması Türk ve dünya edebiyat tarihinde sık rastlanan bir durumdur. Örneğin Amerikan edebiyatının bence en büyük ismi olan William Faulkner, çalışma şartlarından pek memnun olmasa da hayatını kazanmak için Hollywood’a senaryolar yazmıştır. Yine ünlü yazar Raymond Chandler Hollywood’a senaryo yazarak geçiniyordu. Bizdeki en ünlü örnekleri Attila İlhan, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Vedat Türkali diye sıralayabiliriz. Nazım Hikmet de uzun süre siyasi nedenlerle Mümtaz Osman takma adını kullanarak film senaryosu yazmıştır, ilk senaryosu Muhsin Ertuğrul’un çektiği “Bir Millet Uyanıyor” filmidir.

Türk okurunun beğenileri üzerine, geçmişle günümüz arasında bir karşılaştırma yapmak mümkün mü? Bugünden farklı olarak okurların 20-30 yıl önce beklentileri, öncelikleri hatta amaçları neydi sizce?

Hayatın her alanında hatta her hücresinde büyük değişimler yaşanırken okurun beğeni veya alımlama düzeyinin değişmemesi mümkün değil. Çok şey değişti. Birincisi okur eskisi kadar derin ve iyi okur değil. Elbette edebiyatı eğlencelik olarak görmeyen, zihnini dolambaçlarda gezdiren, iyi edebiyat talep eden bir okur kitlesi var. Fakat bu okurların sayısı otuz yıl öncesine göre muhtemelen daha az. Görgünün değeri azaldıkça, entelektüel düşmanlığı arttıkça, aydın kavramı hızla değersizleştirildikçe nitelikli sanat kaçınılmaz bir şekilde talep kaybediyor. Yirmili yaşlarda veya daha genç yaştaki kitle açısından durum daha da vahim, Wattpad gibi uygulamalarda yayınlanan eğlenceliğin.... eğlenceliğin de eğlenceliği hafif, basit ve kitsch ürünleri edebiyat sanmaları çok acı. Bugünün (genel) okuru yazardan kendisini eğlendirmesini istiyor, düşündürmesini değil. Sektör olarak da yazardan kendi ürününün bir anlamda satıcısı olması bekleniyor ki, bence en vahim değişiklik bu. Yazar kelimelerinin tüccarı değildir, iyi yazarlar satış peşinde hiç değildir, yazarın kitabın satılmasını dert etmesi gerekmez. Benim gibi yaşını başını almış yazarlar için böyle bir tehlike yok elbette ama genç yazarlar için ne yazık ki var. Yazdığını satmakla mükellef bir yazardan iyi edebiyat bekleyemezsiniz.

Aydın kavramı hızla değersizleştirildikçe nitelikli sanat kaçınılmaz bir şekilde talep kaybediyor.

Son zamanlarda hem edebiyat hem de sinemada mekân olarak taşra öne çıkıyor. Peki taşrayı anlatının merkezine koymanın bir kolaycılığı var mı sizce? Neden üretimler bir türlü şehrin merkezine taşınamıyor? Örneğin neden bir motokuryenin hikâyesi değil de puslu karanlık taşranın yorgun bakışlı insanları?

Acaba taşra derken ne anlıyoruz, herkesin anladığı taşra aynı mı? Bence değil, sizin taşra olarak gördüğünüz şeyi ben İstanbul’un bir köşesinde görebilirim. Bugün bütün Türkiye, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirleriyle birlikte devasa bir taşra hâline geldi. Bir şehri taşra yapan şey ekonomik, siyasi ve kültürel merkezlere uzaklığıdır. Ama bence taşra büyük şehirlerden farklı bir ritim ve kültürel yapıyla yaşayan şehirdir. 1960’larda, 70’lerde öyleydi, İstanbul’un yeni oluşmuş varoşları dışında yaşayan insanlar yaşama biçimi ve zevkine ilişkin bir ortak paydada buluşabiliyorlardı. Bugün o payda yok. Peki sanat niye eksik, gedik veya yanlış da olsa bu taşrayı seçiyor derseniz, bence ikisi eşit miktarda var, hem sinemada hem edebiyatta. Her iki alanda da taşra dışındaki dünyayı anlatan pek çok eser var. Özellikle edebiyatta daha çok ama yeterince ses getirmediği için görülmüyor olabilirler. Sinemada taşranın seçilmesi hem senaryo matematiği hem sinemasal dünyanın kurulumu hem de hikâyenin çarpıcılığı ve bütçeler nedeniyle daha avantajlıdır.

Roman, öykü ya da anlatılar hayatla ne kadar sıkı bağlara sahip olsalar da son tahlilde yazarının hayal gücünün bir ürünü. Düşsel bir dünya… Peki, yaşamın katı gerçekliğine karşı, kurgusal metinler bize yardımcı olabilir, yaşadığımız bu zorlu hayatla başa çıkabilmek için bize yol gösterici olabilirler mi?

Ben edebiyattan yol gösterici olmalarını beklemem. Aksine, yolu iyice çapraşıklaştırmasını isterim, çünkü zihin böyle çalışır, çapraşık labirentte yol ayarak gelişir. Öte yandan içinde yaşadığımız çağda, önceki çağlarda da olduğu gibi bariz bir doğru yol yoktur. İyi bir okur, iyi bir edebiyat aracılığıyla kendi doğrusunu arama macerası yaşar ve zaten edebiyatın yapması gereken de budur.

Artık romanların, öykülerin, şiirlerin dolaşıma girdiği yerler bundan 10-20 yıl öncesi gibi değil. Hayatımızda Spotify, SoundCloud gibi yerler var, sosyal medya araçları var, podcast’ler var. Sizin gibi okunan ve satan birçok yazar eserlerini ya seslendiriyor ya da kitapları seslendiriliyor. Bu gibi mecra ve araçları okuyucuya ulaşma bahsinde nerede görürsünüz? Hem fayda-zarar hem de geleceğin okuma alışkanlıklarını şekillendirme bahsinde?

Bir şehri taşra yapan şey ekonomik, siyasi ve kültürel merkezlere uzaklığıdır.

Benim kitaplarım bu tür sesli kitap mecralarında yok, olmasını istemiyorum çünkü iyi edebiyatın dinlenen değil, okunan metinler olduğunu düşünüyorum. Öte yandan çağın hızı, hayatın akışının yoğunluğu ve yaşama biçimleri dinlemeyi öncelikli hâle getirdi, dinlemeyi tercih edenlere çok gönüllü olmasam da hak veriyorum. Ben de sesli kitap dinliyorum ama edebiyat değil, popüler bilim, popüler tarih türünden kitapları dinlemeyi tercih ediyorum. Podcast’ler ise ayrı bir okyanus, iyisini bulunca insan dinlemeden edemiyor. Ama kişisel olarak hiçbirinin okuma zamanımdan çalmalarına izin vermiyorum.

Şehirlerin yönetmenler, yazarlar veya sanatçılar üzerinde nasıl bir etkisi vardır sizce? Sizin üzerinizde hangi şehrin/şehirlerin ne gibi bir etkisi var? Ben Gebzeliyim mesela. Gebze arada kalmış bir yerdir, Türkiye gibi. O yüzden zihnimi hep parçalanmış hissederim.

Ben Adapazarlıyım ama 1976’da lise eğitimim için İstanbul’a, Erenköy Kız Lisesi’ne yatılı gittim, o tarihten beri İstanbul’dayım. Kendimi İstanbullu görüyorum ve İstanbul’suz yaşayamam. Eğer şehirlere âşık olunuyorsa benim aşkım hâlâ ve yine, her şeye rağmen İstanbul’dur. Hayatımda da yazdıklarımda da çok etkisi var. İstanbul kozmopolittir bir kere, ta Cenevizlilerden beri, her çağda farklı bir kozmopolit kitle İstanbul’u mesken edinmiştir. “Beyoğlu’na şapkasız çıkılmazdı” klişesinin doğmasına neden olan dönemde İstanbullu azınlıklar, Levantenler, meraklı Oryantalistler İstanbul’a bambaşka bir kimlik vermiştir.

Rus devrimi sırasında, bir milyona yakın Beyaz Rus göçü alan İstanbul o tarihten sonra bambaşka bir kimliğe bürünmüş, İstanbul’un gece hayatı yeniden yazılmıştır. Bugün Suriyeli, Afrikalı, İranlı ve Rus, Ukraynalı göçmenleriyle bambaşka bir İstanbul var. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’u, Tanpınar’ın Beş Şehir’de anlattığı İstanbul bu zengin geçmişi ortaya koyar. Her çağda kitlesi yenilenmiş ama güçlü kimliğini hiç kaybetmemiş bir şehirdir İstanbul, sadece edebiyatçılar değil bütün sanatçılar için eşsiz bir hazinedir.

Sinemada taşranın seçilmesi hem senaryo matematiği hem sinemasal dünyanın kurulumu hem de hikâyenin çarpıcılığı ve bütçeler nedeniyle daha avantajlıdır.

Kimi felsefeciler ve yazarlar seyahati doğrudan sanat olarak tarif ediyor. Mesela “Koşmasaydım yazamazdım” diyor Murakami. Nietzsche de “Sadece elimle yazmıyorum, ayağım da katılmak istiyor bu etkinliğe” diyor. Sizin için seyahat ne ifade ediyor? Seyahat ve edebiyat nerede buluşur; yaratıcılık konusunda?

Sık olmasa da çok geziyorum, oysa seyahat etmeyi, yolculuk eylemini pek de sevmem. Hatta Murat Gülsoy’la dostluğumuzun başladığı, “Hayalet Gemi” dergisine yazmaya başladığım yıllarda Hayalet Gemicilere Max Frisch’in Homo Faber’deki karakteri profesörün ağzından “Gezmek bir 19. yüzyıl davranışıdır beyler” derdim. Sonraları çok gezen birine dönüşünce arkadaşlarım gülüşerek bunu yüzüme vurdular. Yabancı bir ülkede, kültürde, ortamda olmayı çok seviyorum ama seyahatin kendisini pek sevmiyorum… Tabii gülü seven dikenine katlandığı için seyahat etmeye katlanıyorum. Ama seyahat başka yürümek başka. Yürümek benim için hayati bir eylem. Çok yürürüm, yürürken podcast veya sesli kitap dinlerim. Eskiden yürürken İstanbul’u keşfediyordum, farklı semtlere gidiyordum, şimdi ne yazık ki fazla yapamıyorum onu.

Hemen herkesin bir yol/yolculuk hikâyesi var. Sizin için yolculuğun mahiyeti nedir? Mesela Nezihe Meriç yolculuk için “sürüklenme” diyor. Sizce hayat yolculuğuna sürüklenme diyebilir miyiz, bu biraz “edilgenlik” içeriyor çünkü…

Ben edebiyattan yol gösterici olmalarını beklemem, aksine, yolu iyice çapraşıklaştırmasını isterim.

Bu biraz kaderci bir bakış açısı bence. Hayata bir yolculuk olarak bakmıyorum, hayat bizim dışında akan zamandır, hayat diye bir şey yoktur, bizim hayat dediğimiz bir şey vardır. Hayata sürüklenme veya yolculuk olarak bakarsam iradem bir parça devre dışı kalır gibi geliyor. Elbette hayatta irademizin hiç hükmünün olmadığı anlar yaşanır, hayatın toplamını bunlar yapar zaten ama kendimizi akışa bırakmak belirsiz bir geleceğin getirmesi muhtemel olumsuzluklara baştan razı olmaktır. Bu benim karakterime uygun değil.

Son olarak iki kısa soru sormak istiyorum: *Güzel olan her şey sona ermek zorunda mı? *Hangi şehre geç kaldınız?

Ne yazık ki beklediğiniz cevabı veremeyeceğim, evet, güzel olan her şey sona ermek zorunda, tıpkı çirkin olan her şey gibi. Her şey sona erer, varoluş budur. Hiçbir şehre geç kaldığımı düşünmüyorum. Çünkü benim şehrim İstanbul, İstanbul’da yaşıyorum, İstanbul'u iyisiyle kötüsüyle, acı veren ya da mutlu eden her anını her duygusunu yaşıyorum ve bunun Allah’ın bana lütfu olduğunu düşünüyorum.