Ali Emre: Nureddin Mahmud Zengi, Müslüman Şark’ın hem kandili hem kılıcı hem de kalkanı

Ali Emre: Çeyrek asırlık hükümranlığında hem küheylan sırtından inmeyen bir adam, hem de kitapların içinden ayrılmayan bir önder Nureddin Zengi.
Ali Emre: Çeyrek asırlık hükümranlığında hem küheylan sırtından inmeyen bir adam, hem de kitapların içinden ayrılmayan bir önder Nureddin Zengi.

Tarih, biraz da kahramanların evi kuşkusuz. Kimi zaman müşterek çabalarla, örgütlü fikir ve eylemlerle döndürüyoruz onun tekerini; kimi zaman da adanmış insanların, öncülerin çabalarıyla. Herkesten önce uyanmış, yola koyulmuş, karanlığı ve ye’si terk etmiş kişilerle aşıyoruz bazen önemli dönemeçleri. İşte, Nureddin Mahmud o kahramanlardan, o önderlerden biri. Haçlı istilalarının, bütün dünyayı kasıp kavurduğu 12. yüzyılda, tespit yerindeyse suyu tersine akıtmayı başaran adam o. Bugünküne benzeyen tarafları çok fazla olan Müslüman Şark’ın o dönemde hem kandili hem kılıcı hem de kalkanı.

Şairsiniz. Ama bir Nureddin Zengi romanı yazdınız. İslam dünyasının son yarım asırdaki en kaotik devrine şahitlik ettiğimiz bu günlerde Nureddin Zengi’yi hatırlatmakta, üstlendiğiniz büyük bir ödev olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Allah hepimizin yardımcısı olsun. Zorluklar da bitmiyor, onların bize yüklediği sorumluluklar da. Acıların, yıkımların, savruluşların, felaketlerin içindeyiz ama umudumuzu, inancımızı da diri tutmaya çalışıyoruz. Diz çökmeyi, teslim olmayı, yabancılaşmayı salık verenlerin arasında doğrulmaya, yekinmeye, tanıklık etmeye, yolu açmaya çabalıyoruz. Tarihimiz de genellikle böyle biçimlenmişti. Bir asır önce de üç aşağı beş yukarı benzer bir manzara ile karşı karşıyaydık bin yıl önce de. Tarih, biraz da kahramanların evi kuşkusuz. Kimi zaman müşterek çabalarla, örgütlü fikir ve eylemlerle döndürüyoruz onun tekerini; kimi zaman da adanmış insanların, öncülerin çabalarıyla. Herkesten önce uyanmış, yola koyulmuş, karanlığı ve ye’si terk etmiş kişilerle aşıyoruz bazen önemli dönemeçleri. İşte, Nureddin Mahmud o kahramanlardan, o önderlerden biri. Haçlı istilalarının, bütün dünyayı kasıp kavurduğu 12. yüzyılda, tespit yerindeyse suyu tersine akıtmayı başaran adam o. Bugünküne benzeyen tarafları çok fazla olan Müslüman Şark’ın o dönemde hem kandili hem kılıcı hem de kalkanı. Zamanla üstü örtülmüş, unutulmuş. Fakat yakından baktığımızda nitelikleri, yapıp ettikleri saymakla bitecek gibi değil. Ben de gücüm yettiğince bu kıymetli çehreye, hak ettiği ilgiyi görmeyen bu değerli sîmaya edebiyatın içinden dikkat çekmek istedim. Umarım bir faydası, katkısı olur.

Tarih bilgisinin geçmişten daha çok gelecekle ilgili bir irade beyanı olduğunu düşünüyorum. Zengi romanından sonra, Selahaddin Eyyubi ve Baybars romanları da gelecek sizden. Aynı ödevin, şairin sırtına kalan tarafı bunlar, değil mi?

Tarih; bugünümüze karışan, bugünün düzleminde de söz almak isteyen bir toplam zaten. Gelecek tasavvurumuzu da sonuçta tarihten hem ders ve ibret, hem de güç ve ilham alarak inşa ediyoruz. Tarihe yönelmek; böyle canlı, işlek ve güncel boyutlanmalar kazandığında yeni anlam daireleri çıkarıyor karşımıza. Her şeyden önce, Kur’an’ın da geçmişe, geçmişte yaşananlara, olup bitenlere bakışı, aktarışı genelde böyledir. Daima güncelle ilişki içerisindedir anlatılanlar. Halihazırdaki bir durum ya da sorunla iç içedir, bir hedefler bütünüyle bağı, bağlantısı vardır. Geçişkendir. Süreğendir. Dinamiktir. Tarih, çeşitli tecrübeler eşliğinde hem bir laboratuvar özelliği taşır hem bir yol bilgisi sunar hem de geleceğe odaklanan zihnimizi uyarıp ateşler. Ben de bir insan ve müslüman olarak, bir parçası, mensubu olduğum halkın ve ümmetin durumu hakkında düşünüyorum elbette. Yaşananlar karşısında üzülüyorum, çırpınıyorum, ağlıyorum, seviniyorum. Büyük parçalanmışlıklarla, çıkmazlarla karşılaştığımda, baktığım yerlerden biri tarih oluyor kuşkusuz. Benzer durumlar geçmişte de var çünkü. Nureddin Zengi kitabı, biraz da bu bakışın, bu aramanın ve bulmanın ürünü. Zorlu şartları bahane ederek kötürümleşen, sinen, uyuşup kalan biri değil Nureddin Mahmud. Tarihi yeniden ve kendi ekseninde hareketlendiren biri. Çok yönlü bir mücadelenin ilk önemli durağı. Onun emîri, arkadaşı olan Selahaddin, aynı yolu izleyerek Kudüs’ün yeniden fethini gerçekleştiriyor. Aksa Mescidi’ne, Nureddin’in yaptırdığı minberi koyduruyor. “Efendimiz” diye andığı adamın, en büyük rüyasını gerçeğe dönüştürmüş oluyor böylece. Bizim tarihimizde önemli bir durak, önemli bir yükselti o da. Batı’daki yankıları zamanla Nureddin’i gölgede bırakıyor nitekim. Zorlu ve çekişmelerle dolu bir biyografisi olan Baybars ise Haçlıların son kalıntılarını ortadan kaldıran adam. Dahası, o dönemde Frenkler gibi başka bir küresel istilaya girişen, büyük zulüm ve zorbalıklarla ilerleyen Moğolları ilk kez durduran, yenen adam. Yine çok zorlu bir dönemde müslümanların göğsünü genişleten, umudunu artıran bir önder. Bu üç isim hakkında da bizde, bize yakışır şekilde edebî eser yok neredeyse. Nureddin’le başlayan bu çizgiyi, Selahaddin ve Baybars romanlarıyla da devam ettirmek istiyorum. Güç yetirecek zaman ve imkânımız olur inşallah.

Neyi konuştuğumuz daha net anlaşılsın diye, kısa bir tarihi harita çıkarmamız mümkün mü? Nureddin Zengi, Zengi ailesine mensup biri. Babası Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın kumandanı. Osmanlı’nın kurulmasından yaklaşık 150 yıl önce, Irak ve Suriye’de geçiyor mesele…

12. yüzyılda, Haçlı mezaliminin dünyayı kasıp kavurduğu bir dönemde, 1118-1174 yılları arasında yaşıyor Nureddin Zengi. Türkmen, asıl adı Mahmud. Tarihçilerin, ansiklopedi maddesi yazanların aktarımıyla tam künyesi; Ebü’l-Kasım el-Melikü’l-Âdil eş-Şehîd Nureddîn Mahmud Zengî b. İmadüddin Zengi b. Kasîmüddevle Aksungur. Asker olan atalarının biyografisi, o dönemin olaylarından, gelişmelerinden bağımsız değil. Büyükbabası Kasîmüddevle Aksungur, Sultan Alparslan zamanında Selçuklu Devleti’nin hizmetine giriyor. Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra başlayan taht mücadeleleri sırasında, başlangıçta hizmetine girdiği Tutuş’u terk edip Berkyaruk’un safına geçiyor. Ancak Tutuş tarafından mağlûp edilip öldürülüyor. Aksungur’un, İmadüddin adındaki tek oğlu on yaşına bile gelmiş değil o sırada. Musul emîrleri ona sahip çıkıyorlar, yetiştiriyorlar. Çeşitli seferlere katılıyor İmadüddin. Cesur, gözü pek bir adam. Hızlı bir şekilde yükseliyor. Yararlılıkları gözetilerek ona çeşitli görevler ve iktalar veriliyor. Sultan Muhammed Tapar, onu oğlu Alparslan’a atabey tayin ediyor. Zengilerin “Atabey” diye anılmaları buradan kaynaklanıyor. Uzatmayayım. Hareketli, fırtınalı bir hayatı var Atabey İmadüddin’in. Musul ve civarını ele geçirdikten sonra Halep’e de hâkim oluyor. O dönemde emîrlerin çoğu; büyük Sultan’a ve Abbasi Halifesine bağlı görünseler de kendi idealleri ve çıkarları için savaşıyorlar. İmadüddin; Türkmenlerden, Kürtlerden ve Araplardan oluşan hareketli ordusuyla hem civardaki emîrlere hem de Frenklere kök söktürüyor. Birçok beldeyi ele geçiriyor. Bu arada, Tikrit’te zor duruma düştüğünde kendisine yardım eden Eyyub ve Şirkûh da ona katılıyor. Eyyub, Selahaddin’in babası; Şirkûh amcası. Ardı arkası gelmeyen Haçlı seferlerinde Frenklerin kurduğu dört devletten biri olan Urfa’yı fethediyor İmadüddin. Bu büyük bir olay. Hem Müslümanlar arasında hem de Batı’da büyük yankılar uyandırıyor. Frenklerin yenilebileceğine, kovulabileceğine dair düşünce ilk kez filizleniyor. Kudüs’ün ve diğer yerlerin geri alınabileceğine dair bir umut doğuyor böylece Müslümanlar arasında. Fakat Eylül 1146’da, Fırat kıyısındaki meşhur Caber Kalesi’ni kuşattığı sırada, Frenk asıllı kölelerinden Yarınkuş tarafından gece çadırında, yatağında öldürülüyor Atabey İmadüddin. Ordu dağılıyor. Birlik tekrar bozuluyor.

Yeniden başlıyor birçok şey o zaman…

Evet. Atabey’in büyük oğlu Seyfeddin Gazi, Musul emîri, onun küçüğü 29 yaşındaki Nureddin Mahmud da Halep emîri oluyor. Akıllı, sabırlı, vakarlı, cesur Nureddin; yola koyulduğunda Halep ve çevresindeki birkaç yerleşim var sadece elinde. Frenkler burnunun dibinde. Birçok şehir elden çıkmış. Henüz Halep’teki konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken Urfa tekrar Frenklerin eline geçiyor. Bir süvari birliğiyle, yıldırım hızıyla yola çıkıyor. Urfa’yı geri alıyor. Dikkatleri üzerine çekiyor o zaman. Ağabeyiyle anlaşması, iyi geçinmesi de önemli. Böriler adına Şam’ı yöneten Muineddin Unar’ın kızıyla evleniyor. Urfa’nın düşüşü üzerine, İkinci Haçlı Seferi başlıyor kısa bir süre sonra. Herkes bu seferin önce Urfa ya da Halep üzerine olmasını beklerken krallar Şam üzerine yürümeye karar veriyorlar. Fakat büyük bir direniş gerçekleşiyor. Şehre giremiyorlar. Nureddin de ağabeyiyle birlikte Şam’a yardımcı olmak için yola çıkıyor. Seferin tavsamasında önemli etkenlerden biri de onlardan duyulan korku. Nureddin, kesintisiz bir cihad başlatıyor ardından. Frenklerin elindeki yerleri teker teker geri alıyor. 1154’te hiç kan dökmeden Şam’a giriyor bu arada. Buraya yerleşiyor. Hiç durmuyor. Elliden fazla beldeyi Frenk işgalinden kurtarmasının yanında, inşa ettiği medreseler ve diğer kurumlarla müslüman coğrafyayı hareketlendiriyor. Yeryüzünü titreştiren güçlü avazıyla, acı ve korku içinde ömür tüketmekten kurtardığı hünerli ve çalışkan kadınlarla, şehirleri ayağa kaldıran yiğit ve onurlu adamlarla benzerine pek rastlanmayan bir toplumsal dönüşüme can katıyor. Tam Kudüs’ün fethi için hazırlık yaparken, 56 yaşında, boğaz anjininden vefat ediyor.

Benzer günlerden geçiyoruz değil mi? Zengi’nin yaşadığı dünyada da Müslümanlar, aralarına sokulan nifakla dağılmış durumdaydı. Nureddin Zengi’nin de en önemli ideali, Haçlılarla komşu olan İslam ülkeleri arasında tam bir işbirliği sağlamaktı.

Doğru. Olumsuz anlamda, benzerlik çok daha fazla ne yazık ki. Olumlulukları da artırmaya, örgütlemeye çalışıyoruz. Romanın birçok yerinde, o dönemdeki dağılmışlığa, parçalanmışlığa değinmeye çalıştım. Nureddin’in, en çok uğraştığı meselelerden biri, birliği sağlamak. Bunu gerçekleştirmeden Frenklerle savaşmanın mümkün olmayacağını, kalıcı sonuçlar vermeyeceğini biliyor. Kesintisiz bir cihad için, köklü bir direniş ve diriliş için önce bu hedefi koyuyor önüne. Bugün elimize ulaşmasa da bu konuda bir kitap bile yazdığı söyleniyor. İşgal, zulüm ve utanç içinde kıvranıp duran, hâl böyleyken idarecileri düşmandan çok birbiriyle çekişen, yüzünü ne tarafa döndüreceğini bilemez duruma gelen insanlara Allah’ın bir armağanı adeta. Kalpleri, niyetleri, hedefleri birlemeye, birleştirmeye çalışıyor daima. Kimsenin boynuna zorla ip geçirmiyor ama dinimiz, inancımız temelde bir olsun diyor. Devletimiz, ordumuz, gücümüz bir olsun diyor. Asıl hedefimiz, menzilimiz bir olsun diyor. Bağdat, Musul, Halep, Şam ve Kahire arasında güçlü bir bağ ve direniş hattı kurmak istiyor. Aynı zamanda, önce Kudüs’ün kurtarılmasını ve Frenklerin kovulmasını istiyor. Ardından, Konstantiniyye’nin fethi için uğraşacağını söylüyor. Küçük emirliklerin yanı sıra Şam’daki Börilerle, kuzeydeki Artuklularla, Dânişmendlilerle, Anadolu Selçuklularıyla ve güneydeki Fatımîlerle ilişkileri de bu kaygıyla biçimleniyor. Dini, devleti ve duayı cem ederek yola koyulmanın önemini anlatıyor, anlattırıyor. İlmin gücüyle, istişareyi öne çıkararak, şehirleri inci gibi parlayan çeşitli kurumlarla ve değerli insanlarla süsleyerek yapıyor bütün bunları, Etrafına ehliyetli, liyakatli kişileri topluyor. Kadın erkek, genç yaşlı herkesi bu çabaların içine katmaya çalışıyor. Frenklerin yanı sıra, müslümanlar arasında içeriden barikatlar oluşturan, düşmanla işbirliği yapan, bu çabaları akamete uğratan duyarsız ve soysuz emîrlerle, işbirlikçi hainlerle, eli kanlı Haşhaşilerle, İsmailîlerle, bencil ve utanmaz vezirlerin oyuncağı hâline gelmiş Fatımîlerle de uğraşıyor, mücadele ediyor. Kapsamlı bir Sünnî uyanış gerçekleşiyor böylece. Bütün bunlar sadece Türkmenler eliyle değil; Arapları ve Kürtleri de aynı eksende buluşturarak gövdeleşiyor. Cesarete bilgelik, adalet ve merhamet de eşlik ediyor elbette. O kadar ki kuşatma esnasında Şam kapılarının açılması için surlardan Nureddin’in askerlerine halat sarkıtan kişi, Yahudi bir kadın. Dünyanın dört bir tarafından onun adaletini ve cehdini duyarak yönettiği beldelere akın ediyor insanlar. Bir tür Nureddin hicreti yaşanıyor adeta. Bunlar arasında gayrimüslimler de var. Kılıç, kandil ve kitap muhkem bir şekilde birleşince, başarılar da geliyor ve o dönemde gerçek bir kardeşlik iklimi, somut bir müslümanlık baharı inşa ediyor Nureddin Zengi. Yapıp ettikleri Yemen’den Sivas’a kadar onlarca beldeyi etkiliyor, titreştiriyor nitekim. Bugün de bu bölgelerde böyle toplu bir silkinmeye, uyanışa, birliğe ne kadar ihtiyacımız olduğunu hep birlikte görüyoruz.

12. yüzyılın kaosunu büyük ölçüde Nureddin Zengi kırmış ve bizi oradan çıkarmıştı. Bugün yaşadığımız kaosu, sanırım önce değerli olanın ne/kim olduğunu kendimizin keşfetmesiyle aşabileceğiz? Ne dersiniz?


Sadece bir kitapla anlaşılmayacak meseleler, bir şarkıyla, ezgiyle yetinilmeyecek acı ve sevinçler, bir hamleyle aşılamayacak sarp yokuşlar var.
Sadece bir kitapla anlaşılmayacak meseleler, bir şarkıyla, ezgiyle yetinilmeyecek acı ve sevinçler, bir hamleyle aşılamayacak sarp yokuşlar var.

Ra’d suresindeki “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah o toplumun durumunu değiştirmez.” ayeti her zaman için bir düstur, bir ikaz, bir menar. Karanlıklardan aydınlığa çıkmak, kaostan ve zilletten kurtulmak için de birlikte cehd edeceğiz; ulaştığımız aydınlık ve güzelliği, nimeti yitirmemek için de. Yolun ne olduğunu iyi öğreneceğiz. Yoldaşı dikkatli seçeceğiz. Yol bilgisini birlikte sınayacağız. Asla ye’se düşmeyeceğiz. Üzerinde duyarlılık ve bilincin yeşereceği bir heyecan dalgası oluşturacağız. Birikime inanacağız. Kendiliğindencilikten uzak duracağız. Toplumsal düşüş ve yükselişleri, fizikteki bileşik kaplar meselesine benzetiyorum ben biraz.

Sadece bir kişiyle gerçekleşmeyecek işler var. Sadece bir kitapla anlaşılmayacak meseleler, bir şarkıyla, ezgiyle yetinilmeyecek acı ve sevinçler, bir hamleyle aşılamayacak sarp yokuşlar var. Gücümüz yettiğince her alanı ayağa kaldırmaya gayret edeceğiz. Gücümüzün yettiğine nefer olacağız. Bellek inşasını ihmal etmeyeceğiz. Cehdimizi çeşitlendirecek ve kazanımlarımızın üzerine titreyeceğiz. Bir gözümüz saat gibi içinde yaşadığımız zamanı görecek, gösterecek; bir gözümüz de pusula gibi gitmemiz gereken yöne dikkat kesilecek. Nureddin gibi insanların yaptığı ve başardığı da budur. Bir merhale bilinci içerisinde somut, kavranabilir ilke, hedef ve yöntemler ortaya koymuşlardır. Bu çabalar bütününde kılaca, demire; kitap ve mizan da eşlik etmiştir. Adalet ve merhamet asla boşlanmamıştır. İstişare, ehliyet ve liyakat önemsenmiştir. İlim yeniden canlandırılmıştır. İnsan yetiştirme çabası asla tavsamamıştır. Kurumlaşmaya ciddi bir şekilde değer atfedilmiştir. Somut ve ulaşılabilir menziller öne çıkarılmıştır. Kadınlar, genç kızlar, çocuklar hayatın, toplumsal yapının ve kolektif cehdin öznesi kılınmıştır. Birlik duygusunun üzerine titrenmiştir. Böyle bir insanî iklim, bir süre sonra muhakkak kıymetli insanlar çıkarır. Bunun çürümemesi, yozlaşmaması, yok olmaması için çırpınmak sanıldığından daha kıymetlidir. Ağızların ve kılıçların, kardeşlerimizi kemirmesine izin vermemeliyiz. Düşünceyi amelden koparmamalıyız. Tabiri caizse, canlı ve nitelikli bir vitrin, cazibe merkezi olan insani öbeklenmeler oluşturabilmeliyiz. Bunu Türkiye’de kısmen başardık da nitekim. Azıcık bir hareketlenme bile bukağılarımızı kırmamızı sağladı otuz yıldır. Okuyan, düşünen, cehd eden, özgüven sahibi olan, kendi birikimini ve dünyayı tanıyan insanların artmasıyla ciddi bir etki alanı oluştu. Çevre, birçok alanda merkeze yürümeye başladı. İçimizdeki ateş, dilimizdeki dua, alnımızdaki ter, ocağımızdaki çorba onlarca ülkede yer buldu kendine. Bir zamanlar adını bile telaffuz edemediğimiz ülkelerde şimdi bizim çocuklarımız harçlıklarını biriktirerek su kuyusu açıyorlar, aşevi kuruyorlar, kütüphaneler ve yurtlar yapıyorlar. Birçok insanın, bizden hayır çıkmaz, dediği bir halka, ülkeye onlarca beldede dua ediliyor şimdi. Ormancıyı görünce dizlerinin bağı çözülen, korkudan konuşamayan insanların çocukları, torunları 15 Temmuz’da çıplak elle tankları durdurdular, ölümü göze alarak sokaklara, meydanlara çıktılar. Balkanlardan Afrika’nın uçlarına kadar çok farklı beldelerde bu dirence, bu salih amele eşlik eden, dualarla katılan çok sayıda kardeş buldular hemen. Allah; iyi niyetle, samimiyetle koşturant insanların cehdini, emeğini zayi etmez.

Peki yazılan kitaplar ve yapılan filmler dolayısıyla adını epey bildiğimiz Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyübi ile Nureddin Zengi’nin aralarındaki ilişki nasıl?

Nureddin Zengi, 1118-1174 yılları arasında yaşadı. Selahaddin, ondan yirmi yaş küçük. Babası Eyyub ve amcası Şirkûh, daha Selahaddin doğmadan Nureddin’in babası Atabey İmadüddin’in hizmetine giriyorlar. Atabey, Caber Kalesi önlerinde Frenk asıllı bir hadımı tarafından çadırında öldürülünce, ileride Mısır’ı zapt edecek olan Şirkûh, Halep emiri olan Nureddin’in yanında kalıyor. Eyyub ise Şam yakınlarındaki Baalbek’te. Baalbek elden çıkınca Şam’a yerleşiyor ailesiyle. Zamanla bu şehirdeki başka bir Türkmen atabeyliği olan Böriler’e diğer adıyla Tuğtiginliler’e hizmet ediyor. Selahaddin genç yaşta amcasının yanına gidiyor. Bir süre Halep’te kalıyor. Nureddin’e takdim ediliyor. Tanışıklık orada, o zaman başlıyor. Nureddin, Şam’ı zapt edince, Eyyub, Şam valiliği gibi bir konuma getiriliyor. Ciddi, vakarlı Nureddin’in huzurunda oturmasına izin verilen tek adam Eyyub. Bir süre sonra, yirmili yaşlarının ortalarında Şam şahnesi yapılıyor Selahaddin. Mısır’daki karışıklıklar üzerine, gönülsüz olmasına rağmen, Haçlıların da göz koyduğu Mısır’a amcası ile üç kez sefere çıkıyor. Üçüncü seferde, eski Mısır veziri öldürülünce Şirkûh, Mısır veziri yapılıyor. Fakat o da iki ay sonra bir ziyafet sırasında vefat ediyor. Çeşitli beklenti ve tartışmalardan sonra, daha otuzlu yaşların başındaki Selahaddin vezir ilan ediliyor bu kez. Böylece Mısır da Nureddin’in eline geçmiş oluyor. Nureddin, genç vezire yardımcı olmaları için, bir süre sonra babasını, kardeşlerini de gönderiyor Mısır’a. Birçoklarına göre, ikinci Mısır seferinden sonra Eyyub oğlu Yusuf’a, Selahaddin adını, unvanını veren de Nureddin’dir. Yetiştirdiği devlet adamları ve emirlerle Mısır’ın kapılarını o aileye açan da odur. Selahaddin, Nureddin yaşadığı sürece hep onun emriyle hareket etti. Mısır’daki bütün icraatları da onun emir ve tavsiyeleriyle gerçekleşti. Zaten yanındaki en güvendiği adamlar, Nureddin’e sadık kimselerdi. Nureddin de Selahaddin’i daima taltif etti, övdü hatta kayırdı. Nureddin’in isteğiyle, bir süre sonra Fâtımîler’e son verdi Selahaddin. Abbasi halifesi, ülkenin temliknâmesini kendisine göndermesine rağmen Mısır’da Selahaddin’in tasarruflarına saygı duydu, yanlış yapmaması için zaman zaman ikaz etti sadece. Sadece Selahaddin’in babasını, kardeşlerini, ailesini değil; Şam’daki en kıymetli âlimlerden, emirlerden bazılarını da gönderdi Selahaddin’in yanına. Ona bütün güçleriyle destek olmalarını istedi. Selahaddin de Arabistan’ı, Yemen’i, Trablusgarp ve Tunus’u aldığı zaman bile oralarda hutbeyi Nureddin adına okutturdu. Nureddin’den hep “Efendimiz” diye söz etti. Onun desteğini, yardımlarını hiç unutmadı. Nureddin vefat ettiğinde de onun daha on bir yaşındaki oğluna bağlılığını bildirdi hemen, hutbeyi Salih İsmail adına okuttu. Sonra yapıp ettikleri de Nureddin’in hedeflerinden ayrı şeyler değildi. Kudüs’ü fethettiğinde de Nureddin’in daha önce yaptırdığı minberi Aksa Mescidi’ne koydurttu. O da ömrünü, Müslümanların birliği ve istilacı Frenklerin kovulması için harcadı. İkisi de neredeyse aynı yaşta, elli beş yaşında vefat etti. Buna rağmen hem o dönemde hem de sonraki süreçte ikisini birbirine düşürmek, aralarını açmak isteyenler hiç eksik olmadı. Romanın bir bölümünde bunları da tartıştım, anlattım. Hiç kimse hatadan, günahtan münezzeh değil elbette. Fakat o dönemde; büyük acıların, utançların, korkuların yaşandığı o dönemde yaptıkları güzel işlerle, destansı çabalarla Müslümanları uyaran, karanlıktan kurtaran kişilerdi ikisi de. Allah, ecirlerini zâyi etmesin.

İç içe geçen üç anlatı eşliğinde ilerliyor romanınız. En çok merak edilen yönü ise kurguyu nasıl oluşturduğunuz. Hakkında tarihi verilerin az olduğu bir ismin romanını yazdınız.

Bu konuda zorlandım hakikaten. Nureddin Zengi hakkında bizde daha önce yazılmış başka kitaplar olsaydı daha farklı bir kitap yazardım sanırım. Hayal gücü, kurmaca, daha çok öne çıkardı, daha baskın olurdu mutlaka. Nureddin’in hayatının ve tarihte benzerine çok az rastlayabileceğimiz çok yönlü çabasının, değer aşılayan mücadelesinin üstünün örtülmemesi konusunda azami gayret göstermek zorunda hissetim hep kendimi çünkü. Bunun sonucu olarak, salt kurmacayı esas alarak yazdığım onlarca sayfayı sildim. Günümüz insanının özellikle de gençlerin bu kıymetli simayı, bir parça da olsa yakından tanıyabilmelerini istedim. İç içe geçen, uçları belli yerlerde, zamanlarda buluşan iki hatta üç anlatı eşliğinde ilerliyor kitap bu yüzden. Güzergâhlardan birinin, Nureddin Zengi’nin hayatını, romanın temel ölçütleri, isterleri kadar kronolojiyi de büyük ölçüde dikkate alarak verdiğini söylemek mümkün. Nureddin Zengi’den otuz kırk yıl sonra, onu bize anlatan Halepli bir kadın ve yanındaki dört genç de romanın başkahramanları olarak çıkıyor karşımıza. Bu kadarıyla yetineyim.

Yine o dönemin uzmanı olup bugünkü dünyayı da takip eden biri olarak size sormuş olalım; Haçlı Seferlerinin yüzyılı o dönem. O günkü İslam dünyası-Frenk dünyası ilişkileriyle bugünkü fotoğrafı karşılaştırırsanız ne çıkıyor ortaya?

Estağfirullah. Çeşitli saikleri olsa da Haçlı Seferleri’nin, bir yönüyle, Arap-İslam fetihlerine gecikmiş, sert ve çığırından çıkmış bir cevap olduğu söylenebilir. İntikam kadar hırsın, zenginleşme umudunun, sıkışmışlığı aşarak yükselme isteğinin etkili olduğu da muhakkak. Batı’nın acılarını, açıklarını, açlıklarını, eksiklerini Doğu üzerinden kapatma, örtme, sağaltma eylemi biraz da. Ve bence çok önemli bir kavşak, bu seferler. Batı’nın uyandığı, paradigma değişikliği yaşadığı fakat aynı zamanda insanî değerlerden topluca ve büyük ölçüde uzaklaştığı bir zaman dilimi, kanaatimce. Bu seferlerle birlikte, uzunca bir süre murdar baltalı Kabil’in yurdu olmuştur Avrupa. Coğrafi keşifler, sömürgecilik, emperyalizm gibi süreçler de Avrupa’nın insana, yerin altına ve üstüne, maddeye, güç nesnelerine bakışını etkilemiş, değiştirmiştir. Sadece dünyanın geri kalan nüfusuna değil bütün bir yeryüzüne, ele geçirilmesi gereken bir “öteki”, bir “hasım” gözüyle bakmaya başlamıştır. Kendi içindeki didişmeler, kırılmalar, eleştiriler olmasaydı Batı, dünyayı daha erken ve daha büyük felaketlere sürükleyebilirdi kanaatimce. Müslüman Doğu ise; onca başarısına, karşısına çıkan ders ve ibret yumağına, düşüş kalkışlarına rağmen güzellerin, güzidelerin, hazinelerin üzerinde uyumayı seçmiştir zamanla. Bugün de uyku ile uyanıklık arası bir konumdadır. Haçlı Seferleri, bugünkünden farklı birçok nitelik ve boyut taşımakla birlikte, bölgenin ve hatta dünyanın güncel durumuna da izler düşürmekte, çeşitli alanlarda tortu ve yansımalar bırakmaktadır. İlginçtir ki, sanki temelde değişen hiçbir şey olmamıştır. Aradan onca yıl geçmesine karşın düşmanlık, sömürü ve kitleleri aldatarak yönlendirme eğilimleri Batı’da aynı renk ve tavırlarla hortlamakta; iyi niyet ve sağduyu arayışları ise hep cılız kalmaktadır. Doğu-İslâm dünyası ise bin yıl önceki zaaf, düşkünlük ve iç çekişmelerden çok az ders almış gibidir. Konuyla ilgilenenlerin de belirttiği gibi, 1096 yılında başlayan seferlerde müslüman emîrlerin kişisel hırs ve çıkar kavgalarını, iç zaaflarını görüp, Haçlıların Ortadoğu’da iki yüzyıl kalışlarının hikmetini iyi anlıyoruz. Zira o günkü çekişme, sürtüşme ve inanç zindeliğinden kopuşla gelen içe kapanıklık aynı kısırlık, dağınıklık ve teslimiyetle sürdürülmektedir. Bu tablo daha çok idareciler açısından böyledir elbette. Halkların, toplum içindeki çeşitli öbeklerin hiç değilse yarım asırlık uyanış ve yürüyüşünün hem fikrî hem de fiilî alanda neler getireceğini ise ileride daha iyi göreceğiz.

Pek çok okuma yapmak mümkün elbette ama siz, çeyrek yüzyıla yakın bir zamandır bu döneme ilişkin okumalar yapıyorsunuz. Bugünkü dünyayı da iyi takip ettiğinizi biliyoruz. Toplamda Nureddin Zengi’yi iyi tanıyarak ve iyi anlayarak, neye yaklaşmış oluruz bugünün insanı olarak?


Umuda, cesarete, adalete, merhamete, silkinmeye, uyanışa, tefekküre, özgüvene, kardeşliğin ve birliğin tesisine, erdeme, pörsümeyen değerler dizgesine dair çok sayıda ipucu var Zengi'nin hayatında ve çabasında.

Diğer sorulara cevap verirken kısmen değindik aslında bu konuya. Umuda, cesarete, adalete, merhamete, silkinmeye, uyanışa, tefekküre, özgüvene, kardeşliğin ve birliğin tesisine, erdeme, pörsümeyen değerler dizgesine dair çok sayıda ipucu var onun hayatında ve çabasında. Kitapta çeşitli bölümlerde anlatmaya çalıştığım bu özellikleri hatırlamaya çalışayım, bir öncünün portresi sadedinde. Okuyanlar, bunların toplamından genel bir kanaate ulaşır belki. Çeyrek asırlık hükümranlığında hem küheylan sırtından inmeyen bir adam, hem de kitapların içinden ayrılmayan bir önder Nureddin Zengi. Kimse yazmadığı için cihadla ilgili kitap yazan biri. Yapmadığını, yapamadığını kimseye buyurmuyor. Kendisini arındırmayı, donatmayı asla ihmal etmiyor.

Hafız. Kuran’ı ezbere okuyabildiği gibi Arapça metniyle ezberden yüzlerce hadis aktarabiliyor. Arapçası, kitap yazabilecek denli iyi. Farsçayı öğrenmiş. Kürtçe çalışıyor. Dahası konuşup anlayabilecek kadar Rûmca biliyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden binlerce kitap getirtip medreselere dağıttırıyor. Büyük bir hainlik ve zorunluluk olmadıkça müslümanlarla savaşmaktan kaçınıyor. Sade bir hayatı var. O dönemin tarihçileri, onun kimi zaman bir dilenci gibi göründüğünü, yırtık pırtık elbiselerle dolaştığını söylüyorlar. Geçimini kendisi sağlıyor, rızkını kendisi temin ediyor. Yünden başlık örüyor, hasırdan ve demirden eşyalar üretiyor. Bazı ihtiyarlarla görüşerek onları sattırıyor. Müslümanların hazinesini kendi şahsi harcamaları için asla kullanmıyor. Atları ve askeri zinde tutmayı önemsiyor. Onlara sabah akşam mükellef karavana çıkarttırıyor. Çevgen oynamayı, dinç kalmayı seviyor. Vergileri sürekli azaltan ya da kaldıran bir idareci. Deprem gibi büyük zorlukların yaşandığı dönemlerde elindeki avucundaki her şeyi sattırıyor. Şehrin en yoksul adamı oluyor. Namazlarında titiz. Gece namazlarını bile ailesiyle kaçırmamaya gayret ediyor. Muttaki. Mücahid. Kendisi Hanefi ama diğer mezheplere saygılı. Nizamülmülk’ten sonra en çok medrese yapıtaran adam. Yönettiği şehirleri cami ve mescidlerle, medreselerle, hastanelerle, ribatlarla, hanlarla, aşevi ve kütüphanelerle, yetimler için kurulan mekteplerle dolduruyor. Kızların, kadınların okuması için çaba sarf ediyor.

Başka beldelerden kadın hocalar getirtiyor mesela. Onlara şehirlerde lojman benzeri ikametgâhlar veriyor. İstişareden asla kaçınmıyor. Mahkemelerde bazı davaları bizzat kendisi takip ediyor. İslam tarihinde ilk kez Dârü’l Hadis adıyla bir kurum inşa ettiriyor. Ara sıra âlimlerle, ediplerle, müelliflerle, müderrislerle toplantılar yapıyor. Kadınların ticarete, şehirlerdeki güzelliklere hatta savunmaya katılmasına dikkat ediyor. Süslü sıfatlarla anılmaktan, çağrılmaktan hoşlanmıyor. Kendisine sadece Mahmud denmesini istiyor. Şehid olmak, en büyük arzusu. Yanında akıllı, kabiliyetli insanları bulunduruyor. Güvercinle haberleşmeyi kurumsallaştıran kişi. Çevresindeki insanları dönüştüren gerçek bir ıslah önderi aynı zamanda. II. Kılıç Arslan’ı etkilediği gibi Selahaddin’i de yetiştirip tarih sanesine çıkaran o. Özetle kişisel ve toplumsal dönüşümün anahtarları var onun biyografisinde. Bunları günümüze taşımak ve çoğaltmak da az bir şey değil elbette. Bir uyanan, binlerce insanı uyandırabiliyor çünkü. Bir adım, binlerce güçlü adıma zemin hazırlayabiliyor. Bir avaz, binlerce avazın gök kubbeyi ve yeryüzünü titreştirmesini sağlayabiliyor. Bugün sahip olduğumuz, tanıklık ettiğimiz parça, doğru ve güzellikler de bu şekilde kök salıyor nitekim.