Amerikan mahşerinin provası

​Amerikan mahşerinin provası
​Amerikan mahşerinin provası

20.55, Harlem, 125. Cadde, Malcolm X Bulvarı. Sigaramı sarıp tüttürmeye başlıyorum. Pek fazla zaman geçmedi, onu caddenin karşısında gördüm. Bizim sıska Aaron, ananas şeklindeki kesilmiş saçları, kalın dudaklarının köşesine tutturduğu ince sarmasıyla yolun karşısından geliyordu, iç tarafa çöken düztaban ayaklarını, o karşıdan karşıya geçerken tekrar fark etmiştim. “Adamım”lar, “lanet olsun seni çok özledim”ler, “Kahrolası New York’a niye geldin”ler…

Arayan Aaron’dı. Koro provasından çıktığı gibi beni aramıştı, arkada Harlem’in meşhur 125. Caddesinin uğultusunu duyabiliyordum. “Akşam saat 9’da Malcolm X bulvarının köşesinde ol, anlıyor musun… Seni muhteşem bir yere götüreceğim” dedi, bağırıyordu. “Bir yer?” dedim soru işaretini sesimdeki belirsizliğin tonuyla vurgulayarak. “Adamım, muhteşem bir gece bizi bekliyor” dedi kahkaha atarak. Dıt dıt dıt…

Aaron, şu 2013 yazında gece 3 sularında Üsküdar sokaklarında bağıra bağıra Leonard Cohen’in efsane şarkısı Hallelujah’ı söyleyen Aaron. Tüm gece gözümü kırpmadan ailesinin tarihini dinlemiştim ondan o gece. Sözlü tarih yüzyıllar boyu kültürü ve tarihi nesilden nesile aktarmış, Aaron’ın ellerine bırakıvermişti. Nijerya kökenlerinden, sömürge döneminde, Jamaika’da şeker kamışı tarlalarında köle olarak çalıştırılmalarından, Vudu büyücüsü nenesinden, İngiliz sömürgeciliğine karşı çıkıp, tarlalarda çalışmayı reddeden ve Jamaika’nın yüksek dağlarına kaçan Maoronlar’dan bahsetmişti saatler boyu. İlk defa beyin hücrelerimin şırıngayla şu enjekte edilmiş meyveli jöleler gibi genişlediğini o gece hissetmiştim.

Teksaslıydı Aaron, küçük bir siyahi kasabasından. Çocukluğu siyahi kiliselerinin korolarında şarkı söylemekle geçmişti. Yeteneğim buymuş deyip, binbir fırsatlar şehri New York City’e taşınmış, kısa süre sonra o Harlem’in ünlü Baptist Kilisesinin korosunda kendine yer edinmişti.

20.55, Harlem, 125. Cadde, Malcolm X Bulvarı. Sigaramı sarıp tüttürmeye başlıyorum. Pek fazla zaman geçmedi, onu caddenin karşısında gördüm. Bizim sıska Aaron, ananas şeklindeki kesilmiş saçları, kalın dudaklarının köşesine tutturduğu ince sarmasıyla yolun karşısından geliyordu, iç tarafa çöken düztaban ayaklarını, o karşıdan karşıya geçerken tekrar fark etmiştim. “Adamım”lar, “lanet olsun seni çok özledim”ler, “Kahrolası New York’a niye geldin”ler…

"Nereye gidiyoruz biz Allah aşkına?"
"Nereye gidiyoruz biz Allah aşkına?"

Sonra alelacele metro. 125. Caddeden Washington Meydanı’na, ordan Broadway-Lafayette Caddesine gelmiştik. Dayanamayıp sordum en sonunda: “Aaron, lanet olsun bi sakin ol. Nereye gidiyoruz biz Allah aşkına?”

Pes etmiş gibi, aldığı nefesi gürültülü bir şekilde dışarı verdi, bir tane daha sardı. İlk dumanı dikkatlice göğe bıraktıktan sonra, “Bak şimdi, senin Amerika’ya geldiğin gün Trump başkanlık yemini etti ve Amerikan başkanı oldu.” Aklıma Washington DC metrosunda, güney eyaletlerinden gelen, “make America great again’ şapkalı beyaz gençler aklıma geldi, “ee evet” dedim. Aaron devam etti anlatmaya, “şimdi, yüzlerce ırkçılık karşıtı dernek Trump’a karşı büyük çaplı protestolar organize edecek bir komite kurdu, işte aklına hangisi gelirse, Kara Panterlerden tut, ırkçılığa karşı lezbiyen vegan hareketine kadar, yüzlerce grup var. Bu komite iki günlük bir panel düzenledi; bugün de panelin kapanışını bir partiyle yapacaklar, seni de oraya götürüyorum” dedi.

Aklımda Trump, ırkçılık, parti, komite kelimeleri birbirine giriyor, gözlerim küçülüyor, soğuk soğuk terliyordum. Bir ter damlasının sol gözümün kenarından yanağıma doğru akmasını izledim, yeşil ışığı beklerken. Algımı toparlayamıyordum.

Bir ara sokaktan diğerine yaklaşık on dakika yürüdük. Benden önde yürüyen Aaron, yanında üç tane büyük çöp konteynirin olduğu kapıda durdu. İri siyahi güvenlik görevlisini zar zor seçebilmiştim. Ne oldu bana böyle?

Ben lavaboya gidiyorum, diye bağırdım arkasından Aaron’ın, o sisin içinde yok olurken. Elimi yüzümü yıkamış, nihayet kendime gelebilmiştim. Mekânı gözlemlemeye başlıyorum. Büyükçe bir alan, burası depo olmalı. Tavanda sıralı mavi ve kırmızı onlarca ışık, birbirinden bağımsız bir şekilde hızlıca hareket ediyor.

Mekânın sağ tarafında, sıra sıra dizilmiş koltuklarda oturan Araplar nargilelerini fokurdatıyorlar. Ellerindeki büyük taşlı yüzükler hemen dikkatimi çekiyor. İlerde sol köşede DJ kabinini görüyorum, merdivenler onu normal yer seviyesinden daha yükseğe taşımış. Aklıma cami minberi geliyor, tebessüm ediyorum ama tebessüm keskin bir soruyla yok oluyor hemen. “Yatsıyı kıldım mı lan”,”yok yok kıldım oğlum kıldım”. Sol tarafta girişe yakın, en az on metrelik devasa bir bar tezgâhı var, ceviz ağacından yapılma büyük ihtimalle. 4 tane barmen sağa sola koşuşturup ellerindeki kokteyl bardaklarını sallıyorlar. Uzun bir kuyruk önlerinde onları bekliyor, insanlar. Tek tek mekândakileri gözlemliyorum. Aaron’ın dediği gibi, burası New York içinde New York. Araplar, Dominikliler, Porto Rikolular, hipsterler, beyaz solcular, anarşist gruplar, Meksikalılar, Afro-Amerikalılar… Bu Amerikan mahşerinin provası olmalı diyorum kendi kendime. Mahallere bölünmüş, herkesin kendi gibi olanlarla yaşamayı tercih ettiği ya da zorlandığı Amerika’da, bu çeşitliliği aynı zaman diliminde ve mekânda görmek Amerikan mahşerinin provası olmalı diyorum.

Hey Mücahid!, Aaron arkamda sağ omzuma dokunuyor, ona doğru dönüyorum. “Bu Kwame, Kara Panterler’den. Geçen seneki Baltimore isyanının önemli isimlerindendi. Merhaba adamım, ellerimizi yumruk şeklinde yapıp göğsüme götürüyoruz, sol elimle beline ufak bir dokunuş yapıyorum samimiyetimin bir göstergesi olarak. Sarıldıktan sonra geri çekilirken, sağ kulağının altında, boynunda, X harfine asılı duran Kaleşnikof dövmesine gözüm çarpıyor. Malcom X’i hatırlıyorum. O, sert duruşunu bozup gülümsüyor. Gülüşü, her ana haberde, her Hollywood filminde, yüzyıllardır şeytanlaştırılan siyahi insanları aklıma getiriyor. Ailesine bakamayan, uyuşturucu ve şiddet bağımlısı, çete üyesi, katil, hırsız, tecavüzcü, eğitimsiz siyahi erkek figürünün sadece Amerika’da değil, tüm Dünya hafızasında nasıl da taşlaşmış olduğunu düşünüyorum. Sonra aklıma, Harlem’de, yaşadığım mahallede, bebek arabalarıyla çocuklarını gezdiren siyahi genç yaşıtlarım, çocuklarını okuldan alan Afro-Amerikan babalar geliyor aklıma. Lanet olası önyargılar diyorum kendi kendime. Kwame, aklımdan geçenleri gözlerimden okumuş olacak ki, o iri bedeniyle bana tekrar sarılıyor. Meksikalı gençleri görüyorum sonra köşede, ciddi bir şeyi tartışıyor gibilerdi. Trump’ın “bu tecavüzcüleri Amerika’dan atacağım” dediği Meksikalılar. Queens’den geliyorlarmış, Aaron kulağıma eğilip, “onlar Zapatıştalar, baksana hepsi aynı keten yeşil gömleği giymiş” dedi. Gece boyunca, Meksikalı Zapatıştalardan, Dominikli sosyalistlerden, El Salvadorlu milliyetçilere, Kara Panterlerden, vegan beyaz hipsterlere kadar herkesle tanışıyor, konuşuyorum. Gecenin sonuna doğru, mekânı Öz Adana Ocakbaşına çeviren nargileci Arap grubu geçip sağ köşedeki küçük tabureye çöküyorum.

Trump’ın her skandal açıklaması, Amerikan toplumunda dinamit etkisi yaratıyor...
Trump’ın her skandal açıklaması, Amerikan toplumunda dinamit etkisi yaratıyor...

İşte İstanbul’da, ofiste, başkanlık seçimlerini takip ederken ki gülüp geçtiğim Amerikan çılgınlığının tam ortasındaydım. Trump’ın her skandal açıklaması, Amerikan toplumunda dinamit etkisi yaratıyor, önceden birbirinin sorunlarından bihaber olan etnik ve dini gruplar bir olup organize hareket ediyorlardı. Trump, Meksikalılara tecavüzcü dediğinde, Müslümanlar Meksikalılarla omuz omuza sokaktayken, Müslüman yasağı koyduğunda, Afro-Amerikalı Hristiyanlar, Müslümanlarla beraber havaalanlarında saf tutuyorlardı.

Aniden bir hareketlilik seziyorum mekânda, bir şeyler oluyor. İnsanlar yavaş yavaş DJ kabinine doğru ilerliyorlar. On saniyelik bir sessizliğin ardından, DJ iki eliyle sımsıkı tuttuğu mikrofona tükürüklerini saçarak bağırıyor: “F*ck Donald Trump”. DJ, rapçi YG’nin başkanlık seçimi sonrası Amerika’ya dalga dalga yayılan F*ck Donald Trump şarkısını çalmaya başladı. Beyaz, siyah, Latin, Dominik, Karayipli, mekândaki herkes orta parmaklarını kaldırmış, hep bir ağızdan şarkının sözlerini tekrar ediyordu. Gözüme Dominikli Lamarcus takıldı, ince telli saçlarını ikili örmüş, tişörtünü pantolonun kemer kordonuna asmıştı. İki eli havada orta parmağını kaldırmış, boğazındaki damarlar patlarcasına bağırıyordu, F*ckkkkkkk. O an, dünyaları farklı bu insanların içinde tabureme çökmüş otururken, Amerika’nın aslında iki farklı yüzü olduğunu anlıyorum. Bir tarafta, New York ya da San Francisco gibi mültecilerin kendileriyle birlikte getirdikleri kültürleriyle ve onların alın teriyle büyüyen, metropolleşen, multi-kültürel zenginliğin hat safhada olduğu devasa şehirler, diğer tarafta, 1930’lar ruhunu hala taşıyan, olabildiğine beyaz, olabildiğine dünyadan habersiz, olabildiğine ırkçı, beyaz çoğunluğun yaşadığı, tüm hayatın ten rengi ve beyaz üstünlüğün üzerine inşa edildiği Amerika vardı. Missiouri’de hala siyahların girmesinin yasak olduğu beyaz mahalleleriyle, polislerin her gün sudan bahanelerle öldürdüğü siyahilerle, Chicago’nun onlarca yıldır yürürlükte olan ırkçı konut sisteminin, siyahileri eski gettolarda yaşamaya zorlarken, beyazları tadını çıkardığı nezih mahalleleriyle, ırkçılığın ve ırksal sınıflandırmanın toplumun her bir kılcal damarlarında yaşadığı Amerika.

Ben ise, burada, Manhattan’ın aşağı doğu yakasında, kendi Amerika’sına sahip çıkmaya çalışan liberal çoğulcu New York’un gövde gösterisine tanıklık ediyordum. Amerika’da ilk haftam, sanırım biraz olağan dışıydı.