Ayşe Şaşa'nın 68 nostaljisine itirazı

Klasikleşmiş sloganlardan bir kısmını göz önüne getirmek bile tekil bir 68’den bahsetmenin eksik kalacağını gösterir.
Klasikleşmiş sloganlardan bir kısmını göz önüne getirmek bile tekil bir 68’den bahsetmenin eksik kalacağını gösterir.

Ayşe Şasa’nın eserlerinde gösterdiği şey yalnızca “nesnel gerçeklik” değil, insanlık durumunun daha önemli bir çehresidir: Öznel bir tecrübe, çeşitli biçimlerde tezahür eden ve açmazla karşı karşıya kalan bireyin tecrübesidir. Bu bakımdan onun analizlerini politik kelimesi ile açıklamak uygun düşmez.

Dünyada 1960’lar, hemen öncesi ve sonrasıyla beraber siyasi ve kültürel tarihin en verimli, en yaratıcı yıllarının başında gelir.
Dünyada 1960’lar, hemen öncesi ve sonrasıyla beraber siyasi ve kültürel tarihin en verimli, en yaratıcı yıllarının başında gelir.

Dünyada 1960’lar, hemen öncesi ve sonrasıyla beraber siyasi ve kültürel tarihin en verimli, en yaratıcı yıllarının başında gelir. Kimi zaman tuhaf ve muammalıdır, şaşkınlık uyandırır; çeşitli, çelişik ve uyumsuz yorumlara esin kaynağı olmasıyla maruftur. Sonraki on yıllar gibi bu dönem de siyasi ve teleolojik çok sayıda okumanın konusu oldu. Herhalde 1960’lı yılların başlangıcının sola kapı açan bir darbe olmasından ötürü en etkin “pozitif” okumanın bu cenaha ait olması şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla sol açısından 1960’lar tamı tamına bir “lütuf”tur. Tedavülde olan Marksizm’in kendine has kavramları, tarifleri ve adalet anlayışının yaygınlık kazanması bunun temel sebebi.

Hiç şüphesiz belli tarihsel dönemeçlerin yıl dönümleri önemli olayları ve zihni tutumları anmak ve analiz etmek için önemli bir imkân. Dünyanın farklı ülkelerinde elli yıl sonra 1968 Mayısının “isyan, devrim, özgürlük” ve daha başka kavramlarla hatırlanması da bundan bağımsız değil. Ne var ki hemfikir olunan kanonik 68’lilik okuması, sadece kapitalist düzenin sorgulanması şeklindeki şaşırtıcı bir körlükle yapılınca gerçekliğin önemli bir boyutu gözden kaçar. Türkiye’de 68’lilerin yaşadıkları toplumun hangi kabullerini sorguladıkları, geleneksel sol siyasetin dışına çıkıp çıkamadıkları ise ayrı ve önemli bir bahis. Klasikleşmiş sloganlardan bir kısmını göz önüne getirmek bile tekil bir 68’den bahsetmenin eksik kalacağını gösterir.

1968 üzerine yorumlar, özellikle sene-i devriyelerde yazılanlarla birlikte sürekli büyümekte olan bir belge yığını halinde. Hem nostaljik dilleri hem de bugünün bilinciyle ele alma teşebbüsüyle zaman içinde adeta bir Babil Kulesi biçimini almıştır. Esas sorulardan biri şu olsa gerek: Örneği görülmemiş muhalefet dalgası diye selamlanan 68’lilere dair hâlâ yeni bir şey söylenebilir mi?

Örneği görülmemiş muhalefet dalgası diye selamlanan 68’lilere dair hâlâ yeni bir şey söylenebilir mi?
Örneği görülmemiş muhalefet dalgası diye selamlanan 68’lilere dair hâlâ yeni bir şey söylenebilir mi?

Bu kuşağın Türkiye serencamını yerli yerine oturtmak için Ayşe Şasa’nın kendini “her şeyden çok muhasebe yapmaya adadığı” yıllarda yazdıklarına farklı bir gözle bakmanın vakti geldi. Neler yaşamış, ne yapmış, hangi çıkmaz yolları tutmuş, hangi soru(n)lara nasıl yaklaşmış, ne demiş öğrenip, ondan yararlanmayı bugün de sürdürebiliriz. Bağlamı göz ardı etmeden yapılacak biyografik, psikolojik ve psikanalitik okumaların dini ve sosyo-politik analizlere katkı sunacağı aşikâr.

  • Günümüzde hâlâ nostaljizmin konusu olan 68 mirasını başka bir zaviyeden ele almak için gereklidir bu. Çünkü 68’in “toplumsal hafızadaki karşılığında öne çıkan erkek odaklı” aktarımların tek boyutluluğu ancak farklı anlatımların dinlenmesiyle aşılabilir. Hem zaten en ilginç dönem değerlendirmelerinin Toplumsal Tarih dergisinde dahi genellikle kadınların aktarımlarından gelmiş olması bir tesadüf müdür?

68 kuşağının müthiş macerası

Ayşe Şasa yaşam öyküsü verileri dikkate alındığında aynı zamanda 68 kuşağı olarak da anılan bir ruh halinin tam ortasında konumlanır. Kendisi dönemi öncesi de dâhil olmak üzere tüm veçheleriyle yaşamıştır denilse abartılmış olmaz. Keza Şasa, lise yıllarından itibaren son derece eleştireldir; bakış açısının arka planını daha çok ‘sol’ bir hayat görüşü oluşturur. Solcu olmayan herkese faşist deyip üzerine çizgi çekme şablonculuğu kişiler ve yazarlarla ilgili değerlendirmelerinin esaslarındandır. Sözgelimi Sezai Karakoç gibi dinden bahseden herkesi kaba ve rencide edici bir genelleme ile “Amerikancı” diye damgalaması okumuş sol zümre nezdinde küçük görülen ve dışlananların konumunu anlamak bakımından iyi bir örnektir.

Şefkati ve yumuşaklığı ile kendini daima çok mütehassis kılan dayısı Rauf Orbay’ın karşısında oturup, sırf onu kızdırmak dahası “Bakın biz ne kadar ilericiyiz!” diye hava atmak için, çiğ çiğ solculuk numaraları yapmaktan geri durmaz. Aslında onun bu tavrı bile önceki neslin naif, kırılgan ve zarif kadınlık imgesinin yerine başka bir kadınlık kurmayı öncelediğini gösterir. Nitekim günlerden bir gün, Rauf Orbay’a “Dayıcığım, ben Karl Marx okuyorum!” der, güya onu şoke etmek için. Buna mukabil dayısı büyük bir rahatlıkla, kendine has incelikle gülümser, “İyi yapıyorsun!” ve ekler “Karl Marx’ı da oku, ama asıl Lenin okumalısın!” Tabii fiiliyatta olmasa da fikriyatta yırtıcı Şasa’yı şaşırtır dayısının cevabı. Şasa, bu deneyimlerin artık o kadar “güçlü” olmadığını anladığı zamanlarda kendisini ne denli yıprattığını da anlatır.

 Şasa, bu deneyimlerin artık o kadar “güçlü” olmadığını anladığı zamanlarda kendisini ne denli yıprattığını da anlatır.
Şasa, bu deneyimlerin artık o kadar “güçlü” olmadığını anladığı zamanlarda kendisini ne denli yıprattığını da anlatır.

Sinema merakı ve toplumcu eğilimleri baskın olan Ayşe Şasa’nın, devrimciler çağında yetişmiş, hayatına dair karar verme çağında özenti ile solun ütopyalarının topyekûn “pençesine” düşmüş biri olarak, zihnine solda olmanın yersiz yurtsuz kırılganlığı fikri yerleşir. Gelgelelim sosyalist eğilimleri kendini çok erken göstermiş olsa da, ilk kocası dâhil çevresindeki solcu geçinen gençler arasında ailesinin konumu gitgide daha çok alay konusu edilir ve bunlar kendisini son derece tedirgin eder; ne ki ailesinin konumunu savunacak durumda değildir. Nerden bakacağını, nereye basacağını, kimden yana olacağını tam olarak bilemiyordur, ama müthiş bir muhalefet duygusu içindedir. Bu bakımdan Şasa’nın kendilik algısı 68’li kadınların aileleri ve babalarıyla ilişkilerinin, yetiştirilme tarzlarının ve politik bilinç kazanmalarının tipik bir örneğidir. Yıllar sonra, 22 Mart 1991’de, 1960’larda Türkiye İşçi Partisinin çeşitli faaliyetlerinde bir araya geldikleri arkadaşı Engin Deniz Akarlı’ya yazdığı bir mektubunda “Biz, 68 kuşağı, bir zamanların Marksistleri ne müthiş bir maceradan geçtik” der. İşin bu yanını 1990’larda sıkça görüştüğü İsmet Özel’le lafladıklarından söz etmekte tereddüt göstermez. Elbette hangi maceradan söz edildiğini anlamak, dönemin şahitlerine kulak vermek için bir kez daha İsmet Özel’in, Şasa ve kuşağının “kaderini yöneten trajediyi güzelce tersyüz eden” Waldo’sunu karıştırmak gerekir. Zira bu örnekleri eleştirel Marksistlerde bile nerdeyse hiç okuyamıyoruz.

Yerli olmaktan bahseden ve Batıcı okumuşların züppece eğilimlerini alaya alan Kemal Tahir’in, daha yirmi beş yaşındayken Ayşe Şasa için bir dostuna “Ben hapishanede çok çileli insan gördüm ama bu Ayşe kadar çilelisini görmedim” demesi sebepsiz değildir. Hikâyenin tüyler ürpertici yanlarından birini bilenler hatırlayacaktır:

  • Şasa, çok sevgisiz ve gerçekten hunhar bir ortamda büyütülmüş. Sanki iki felaket ancak birbirine bağlanarak var olmalıymış ya da var olabilirmiş gibi hem ebeveynleri hem de çevresi tarafından resmen zulüm görmüştür. Bin bir acı içinde bata çıka yürüyen ve sahih denebilecek hiçbir şeyin bulunmadığı ilk evliliği de var tabii. Şasa açısından hayat, gençlik kaygılarının belki de aşırı bir bölümünü kaplayan sol politika da dâhil olmak üzere “çıkmaz; tam anlamıyla çıkmaz” dır.

Ayşe Şasa, sahip olduğu en özel şeylerden bir kısmını ortaya döktüğü metinlerinde biraz da bu kuşağın ruh çözümlemesini yapar. Aslında böylelikle bir bakıma kendisiyle de yüzleşmiş olur. Birkaç yön göstermek oldukça yararlı olabilir. Sözgelimi o dönemde birtakım şeylerin sorgulanması esasına dayanan tavrın İslâm’la ilgili hiçbir şey bilmemekten kaynaklandığına dikkat çeker. Dahası gelişme çağında İslâmî ahlakın, değerlerin sadece öğretilmemekle kalınmayıp, yok sayılarak adeta üzerine sünger çekildiğini anlattığı başka bir pasajda çarpıcı bir özlülükle belirginleşir:

“Benim toplumculuğa meyletmem, her şeyden önce İslâmiyet’i, İslâmiyet’in adalet düşüncesine verdiği önemi bilmememle ilgili... Nice sonra anlıyorum ki, İslâmiyet adalet meselesini kâinatta batını ve zahiri ile çok güzel yerleştiren bir anlayış sunuyor.”

Muhtemelen bunu yavaş yavaş anlamaya başlaması da etkili olur dönüşüm sürecinde.

Nihilizmden sosyalizme geçiş

Âkif Emre, Ayşe Şasa’nın Delilik Ülkesinden Notlar adlı seyir defteri için “68 kuşağının bir başka öyküsüdür” diye başlar
Âkif Emre, Ayşe Şasa’nın Delilik Ülkesinden Notlar adlı seyir defteri için “68 kuşağının bir başka öyküsüdür” diye başlar

Âkif Emre, Ayşe Şasa’nın Delilik Ülkesinden Notlar adlı seyir defteri için “68 kuşağının bir başka öyküsüdür” diye başlar ve şöyle devam eder:

“Hakikat sandığı idealler uğruna gemisini kayalıklara sürme cesaretini göstermiş bir neslin farklı bir hikâyesi bu. Ne moderniteyi kavrayabilmiş ne de gelenekle sağlıklı ilişki kurabilmiş nesilleri üreten çağdaşlaşma projesinin tükendiği noktaya işaret ediyor; kendi bireysel deneyimi ışığında.”

Gayet iyi bu tespitten hareketle öncelikle, Ayşe Şasa’nın genel kişilik özelliklerine değinmek gerekli. Çocukluğundan gençliğine değin kendi mikroikliminde yaşayan Şasa yazı sanatına erken yaşta el atar; Arnavutköy Amerikan Kolejinde son sınıfta okurken temsili kolay olan oyunu beğeniyle karşılanır. Onun ilk bilinen metinleri arasında “Yaşadığımız Odalar” başlıklı bir oyunun olduğu pek bilinmez. Kendisine “fikrî ağabey” tayin ettiği Cevat Çapan’ın, Pazar Postası’nda “Umutlu İlk Adım” adı altında Şasa’yı övgüyle anan bir yazı kaleme aldığı ise hiç gündeme gelmez. Şasa, aynı dönemde Selahattin Hilav ve Atilla Tokatlı ile Kemal Tahir’in evine gider. Bir ara yazdığı oyundan bahsederler. Sonraki yıllarda sol cemaatten dışlanacak olan Kemal Tahir oyunla ilgili bir şey bilmemesine rağmen ona dönüp şöyle der:

“Maskaralık yaptığın sürece seni alkışlarlar, ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre seç!”

Ayşe Şasa daha erken sayılabilecek bu yıllarda genel olarak 68 hareketinin kültürel devrimini besleyen yazarlara ilgi duyar. Kolejliye başka bir şey olmak yaraşmaz zannıyla solculuğunu öne çıkarır; bununla bağlantılı olarak da kimliğinin din hanesini “ateist” şeklinde doldurur. Çağdaşı olan birçok figür gibi Batı Avrupa entelektüellerine has nihilist telakkiyi benimser. Önce egzistansiyalistler, sonra sosyalistler ilgisini çeker. Gelgelelim kendisine hâkim olan bakış açısı pek değişmez. Kuşağının haleti ruhiyesi üzerine en iyi tespitlerinden biri Bir Ruh Macerası adlı “eksik” nehir söyleşi kitabında bulunur.

68’lilerin belli başlı özellikleri sadedinde şunları ileri sürer:

  • “Bir toplumculuk teması var ama felsefî olarak nihilizm çok ağır basıyor. Karanlık bir iç dünyam var. İnanç açısından kalbim tamamen karanlık. Hep o Batı Avrupa üzerinden gelen fikrî akımlar, avangart akımlar, Avrupa edebiyatını, modern edebiyatı okumaktan gelen müthiş bir nihilizm var. Aile neymiş, ahlak neymiş, hâşâ Allah neymiş ve maneviyata ait her şeyin hurafe sayılması var. İlericilik, gericiliktir söz konusu olan. Materyalizm ilericiliktir. Maneviyata dönük her şey gericiliktir. Böyle basit bir şablon üzerinde her şey…”

Şasa, rahatsız edici bulduğu düşünceleri sorgulayıp itiraz etmiş ender yazarlardan biri.
Şasa, rahatsız edici bulduğu düşünceleri sorgulayıp itiraz etmiş ender yazarlardan biri.

Şasa, Türkiye 68’inin tarihsel ve zihni bağlamını çizerken sadece politik güncelliğin temsili ile yetinmez, meselenin bu topluma değen yönlerinde Avrupa’dan ‘ithal edilen’ duyarlılıklarla karşı karşıya kalmanın meydana getirdiği gerilimlere değinir. Aslında onun bu ifadeleri Lütfi Akad’ın 1968’de sinema için söylediklerinin fikri bir cereyanın kritiği için uyarlanmasıdır. Okurken yerden göğe hak verdiğim Akad, “Bugüne kadar yaptıklarımız, ne yapılmaması gerektiğinin göstergesidir” diyordu. Ayşe Şasa’nın “tatlısı çok az, acısı bol, burukluğu bol birçok anıyla” şekillenen eserlerinde gösterdiği şey yalnızca “nesnel gerçeklik” değil, insanlık durumunun daha önemli bir çehresidir: Öznel bir tecrübe, çeşitli biçimlerde tezahür eden ve açmazla karşı karşıya kalan bireyin tecrübesidir. Bu bakımdan onun analizlerini politik kelimesi ile açıklamak uygun düşmez. Şasa’yı ilgilendiren şey, genellikle politik olanla ifade edilen izah tarzlarından fersah fersah uzaktır. Belki de eleştirel terimi daha uygundur.

Bunala bunala, bulana bulana geçen ömrü hayatının muhasebesi olması bakımından şu satırlar dikkate değerdir:

  • “18 yaşında ardına düştüğüm sevda bana hiçbir şey öğretmediyse kendim olmayı, kendimi bilmeyi, aileme, eşyaya, insana bizim medeniyet havzamızın özgül ve evrensel peygamber mirası olan vahyin ışığında bakmayı öğretti.”

Geçmişi kurgulamak, geleceği düzenlemek çerçevesinde 1968 hareketi elli yıldır farklı şekillerde yorumlanıyor; kimileri 1848 gibi bir yenilgi olarak görüyor, kimileri ise siyasi açıdan hayal kırıklığı olsa da toplumsal belki de kültürel bakımdan kazanmıştır diyor. Ne var ki tüm bu değerlendirmeler son kertede sol içinden yapılan ve oradan dışarı çıkamayan dar ve keyfi yorumlar. Bu bakımdan daha 18 yaşında Marksist dünya görüşünü yaymak için sinemaya adım atan Ayşe Şasa’nın macerası, 68 kuşağının mahiyetine ilişkin tartışmaları hakkıyla tanımamıza yardımı olacak bir düşünce çerçevesi ve bakış açısı arayışına katkı sunma potansiyelini barındırır. Metinlerinin dikkatli ve duyarlı bir okumasıyla meselenin boyutlarını gayet iyi kavrayabiliriz. Zira Şasa, bu kuşakta rahatsız edici bulduğu düşünceleri sorgulayıp itiraz etmiş ve en kayda değer örnekleriyle sonrakilere tutarlı bir muhasebe devretmeyi deneyen ender yazarlardan biri.