Benim kayınvalidem bir tomruk idi

Kayınvalidem güneş ile dünya arasına giren yüz otuz kiloluk bir ay parçasıydı.
Kayınvalidem güneş ile dünya arasına giren yüz otuz kiloluk bir ay parçasıydı.

Televizyonda Nihat Hoca’yı dinleyip, ben umreye gideceğim ama ne ile gideceğim diye tam yirmi sekiz saat ağladı. Sonunda arabamı satıp umreye gönderdim. Oradan telefon açtı ve kaldığı otelde “açık püfe yokmuş” diye bana demediğini bırakmadı. Yediğim onca lafa değil de “açık büfe” diyemeyişine yandıydım.

Kayınvalidem tam bir devlet yatırımı gibiydi. Öyle büyük öyle hantal öyle işlevsizdi ki gören maşallah diyordu.

Biz severek evlenmiştik.

Saadetimizin nişanı olarak “Türkan ile Nazım’ın düğününe bekleriz.” diye nazar boncuklu kart bastırmıştık.

Türkan güllü lokum gibiydi. Hem tadı hem rayihası öyle hoş idi. Siz yabancı değilsiniz onun için rahat konuşuyorum. Türkan da beni pek severdi. Ama bizim aramızda duran kocaman bir “şey” var idi. İnsan kayınvalidesine “şey” der mi? Hoş değil tabi. Ama biraz doluyum bu günlerde o sebepten duygusalım hoş görünüz. Kayınvalidem güneş ile dünya arasına giren yüz otuz kiloluk bir ay parçasıydı. Gülmeyin rica ederim. Kendisi yüz kilonun üzerine çıktığını kabul etmese de modern tıp diye bir şey var değil mi? Kayınvalidem bana ilk golünü nişan yüzüklerimizi alırken attı. Ben o zamanlar yeni memurum, bütçem kısıtlı, yüzüklerimiz biraz mütevazı olsun diyorum.

Kayınvalidem bir yağmur sonrası üzerime yığılan heyelan gibiydi. Soluk alamıyordum.

Kayınvalidem kuyumcunun vitrininde en pahalı hangisiyse ona yapıştı. “Benim kızım en iyisine layık.” dedi. “Efendim tabi Türkan en iyisine layık ama bu sıralar sıkışığım.” demişim. “Sıkışıksan gideceğin yer burası değil evladım haydi rahatla da gel. Sonra da bu yüzüğü al. Madem evlenmek için yola düştün hesabını ona göre yapacaktın.” dedi. Ben Türkan’a baktım, sen ne dersin balım diye. Ama Türkan hiç oralı değildi. Anladım ki Türkan anasının bastığı yere basmıyor. O yüzüğü aldık tabi. Daha sonra neler neler aldık bir görseniz. Yeni evlenen bir çift olarak normal bir buzdolabı yeter değil mi? Ne gezer efendim biz öyle bir dolap aldık ki yatılı okul malzemesini içine alır. Sonra televizyonumuzu koy şehrin göbeğine maç seyrettir o kadar büyük. Bunların hepsini “benim kızım en iyisine layık” diyerek aldırdı bana. Borcumun hesabını tutmaktan vazgeçtim. Kayınvalidem bir yağmur sonrası üzerime yığılan heyelan gibiydi. Soluk alamıyordum. Bize yerleştiğini söylememe gerek yok herhalde. “İlk sene çocuk yapmayın başınızı dinleyin.” dedi. Ama kendisi bize bir çocuk değil beş çocuk kadar yük oldu.

Televizyonda Nihat Hoca’yı dinleyip, ben umreye gideceğim ama ne ile gideceğim diye tam yirmi sekiz saat ağladı. Sonunda arabamı satıp umreye gönderdim. Oradan telefon açtı ve kaldığı otelde “açık püfe yokmuş” diye bana demediğini bırakmadı. Yediğim onca lafa değil de “açık büfe” diyemeyişine yandıydım.

Ben böyle kayınvalide zulmü altında inlerken Türkan bir kerecik “Bu gidişat nereye...?” demedi.

İllüstrasyon: Cemile Ağaç
İllüstrasyon: Cemile Ağaç

Kayınvalidem her gün duş almazsa kendini eksik hissederdi. Duş alırken harcadığı su ile orta halli bir Afrika ülkesine baraj kurulur, o kadar söyleyeyim. Ha unutmadan duş alırken banyoda müzik dinleyemediği için morali bozuk oluyordu, o sebepten banyoya müzik sistemi kurdurdum. Sistemi kuran çocuğa dedim ki en pahalısı neyse onu tak. Neden abi bunlar da iş görür diyen çocuğa dedim ki: Ben, kayınvalidem uğruna acı çekerken artık efsane olmak istiyorum. Şanım yürüsün. “Çok eziyet çekti ama klas bir duruşu vardı.” desinler...

Banyoda müzik sistemi olunca kayınvalidem Ankara’nın Bağları’nı oynarken öyle bir düştü ki onun düşmesi ile aklıma Saddam Hüseyin geldi. Neden bilmiyorum ama öyle saltanatlı bir düşüşü oldu ki ben beğendim açıkçası. Kayınvalidemi hastaneye kaldırmamız, bacağını alçıya almaları sırasında benim ömrümden beş sene daha gitti. Sonunda eve getirdik. Kayınvalidem rahat yatsın diye biz yatağımızı ona verdik. Kabul etmedi, “Ben damat kokusu olan yatağa uzanacak bir görgüsüz müyüm? Bana yeni yatak alın.” dedi. Tabi ben yine en pahalısını aldım. Kayınvalidem ikiz yatakta sağdan sola dönmek için harekete geçtiğinde vitrin şangır şangır sallanırdı. Ben vitrindeki fotoğrafıma bakar eski mesut günlerimi hatırlar içlenirdim.

Kayınvalidem kendisini ziyarete gelenlerin getirdiği meyve suyu, çikolata, gofret, bisküvileri bir tane bırakmadan yedi. Sonunda artı yirmi kilo daha aldı. Artık tam bir sanat eseriydi.

İşte benim kafayı tırlatıp hastanelik olmam tam o günlerde oldu. Kayınvalidem kırık bacağı askıda yatarken dedi ki: Damat bana karışık bir kaset hazırlatsan şöyle kopmalık müzikler olsa canım sıkılıyor.” Ben o zaman sandalyeden düşmüşüm küt diye. Sonra ayağa kalktığımı hatırlıyorum ondan sonrası tam oyun havası benim için. Bağırıyormuşum ki beni tutabilene aşk olsun. Ayağı kırık kavınvalidem kopmalık kaset ister de ben almaz mıyım diye göbek atıyormuşum. Korkmuşlar benim bu halimden. Hastaneye kaldırdıklarını falan hatırlamıyorum. Üç ay ruh ve sinir hastalıkları bölümünde yattım. Doktora dedim ki: Kayınvalidem varken ben nasıl yaşarım? “Onunla yaşamayı öğreneceksin.” dedi. “Ama doktor bey benim kayınvalidem bir tomruk.” dedim. Hastanede kim varsa güldü. “Aşk olsun abartmayı ne kadar seviyorsunuz.” dediler. “Hayır abartmıyorum gerçekten tomruk.” dedim. Ama kimi inandırabilirsin? Ne de olsa adımız deliye çıkmış. Ama siz bari inanın, gerçekten benim kayınvalidem bir tomruk...