Bir bütünün ayrılmaz parçaları: Âlim, fakih, muhaddis, edip, müfessir, sufi, mücahit, halk

cins
cins

Akıllar karışırken, ruhlar çoraklaşırken, kalpler paslanırken, canlar gittikçe umutsuzluk girdabında güçsüzleşirken, salih amelin, zikir ve evradın dirilticiliği unutulurken, inkâr edilirken tarikat ve tekkenin aleyhine konuşmak da neyin nesi peki?

Biri çıkmış tasavvufu savunmak için, irfanı savunmak için bazı Müslümanlara cihadçı diyor. Kendisine yakıştıramayacağım başka şeyler de söylüyor. Bir diğeri çıkmış sufilere, tarikat ehline bidatçiler, hurafeciler, dini tahrif edenler diyor.

Bu yolda seyredenlere ‘İtikat açısından tehlikeli yerdeler ve hatta ‘o güzel sınır’ın da dışındalar’ diyor. Oysa ben baktığımda Türkiye’de hem şeriatın hem de tarikat ve tekkelerin yasak olduğunu görüyorum. Yani Türkiye’de ne şeriat yürürlükte ne de tekkeler açık. Kapılara kilit vurulmuş; medreseler ve tekkeler çoktan ilga edilmiş.

Kâfir, uzun bir süredir beldelerimize tebelleş olmuş, ruhlarımıza tebelleş olup en derinlerimize sirayet etmiş. Defolup gitmeye de niyeti yok. Bizden bazıları, kâfirin bu istilasının bizi nasıl mahvü perişan ettiğini görmezden geliyor. Kâfirin işgali yokmuş gibi konuşuyor.

10.000 kez kâfire, düşmana, emperyaliste, acımasız ve zalim batılılara ve onların oyunlarına dikkat çekmeden, onlara öfkemizi, kızgınlığımızı, kinimizi belli etmeden, yanlış yapan Müslümanların aleyhine konuşmak adalete sığar mı?

Bu acı gerçekliği görmeden, düşmanın zulmünü, istilasını, çeşitli İslam beldelerinde sergilediği iğrençlikleri hesaba katmadan konuşmak, fikir beyan etmek Müslümanlara haksızlık değil mi? 10.000 kez kâfire, düşmana, emperyaliste, acımasız ve zalim batılılara ve onların oyunlarına dikkat çekmeden, onlara öfkemizi, kızgınlığımızı, kinimizi belli etmeden, yanlış yapan Müslümanların aleyhine konuşmak adalete sığar mı? Bir de onları kâfirin jargonuyla, kavramsallaştırmalarıyla eleştirmek veya tekfir etmek hakkaniyetli midir?

Akıllar karışırken, ruhlar çoraklaşırken, kalpler paslanırken, canlar gittikçe umutsuzluk girdabında güçsüzleşirken, salih amelin, zikir ve evradın dirilticiliği unutulurken, inkâr edilirken tarikat ve tekkenin aleyhine konuşmak da neyin nesi peki? Âlimlerimiz, sufilerimiz, şeyhlerimiz, fakihlerimiz, mücahitlerimiz, şairlerimiz, aktivistlerimiz, stratejistlerimiz, akademisyenlerimiz, ekonomistlerimiz, ediplerimiz, yazarlarımız, siyasilerimiz… Yani Müslümanlara söz söyleme, onlara az veya çok etki etme imkânına sahip, onlar için iş yapma, yol açma imkânına, kudretine-erkine kavuşmuş her kişi daima kâfir düşmana karşı uyanık olmalıdır. Emperyalist ve kâfir düşmanın çeşitli felsefi ve medyatik imajlarla, cilalarla, süslü yalanlarla gerçekleştirmek istediği şey, istila ve işgale devam edebilmektir.

Kâfirler değişmiş değildir. Bilakis daha da acımasız ve planlı kâfirlere dönüşmüşlerdir. Yani kâfirlikleri siyahın en karasına kadar koyulaşmıştır. Kâfirlerin ataları, Müslümanların güçlü oldukları zamanlarda korkuyla ve eziklikle yaşıyorlardı. Kendilerine güvenleri azdı. Müslüman mücahitlerin kopardığı cihat narası ve kelleler, atlarına bile sirayet eden cesaretleri, kâfirlerin kaçıştıkları kuytu bölgelerde kompleksle kendilerini sorgulamalarına sebep oluyordu. Feraset ve cesaret sahibi müminler sayesinde İslam üzerine düşündüklerini bile söyleyebiliriz.

  • Çok uzatmadan meramımı ifade edeyim. Kâfirlerin yani düşmanlarımızın işini kolaylaştıracak takrir, fiil ve sözlerden uzak durmak her Müslümana vaciptir. Onların söylemlerine güç katacak şekilde beyanat vermek, davranışta bulunmak gafilliktir. Değilse korkaklıktır. Değilse...

Ayrıca kâfirlerin ağzıyla konuşarak onların konumlandığı yere yakınlaşıyor gibi olmak ve bazen de onlarla paralel hale gelmek, Müslümanların hakkına girmektir. Vebali büyüktür. Bu meyanda asla fıkhı küçümsememeli. Fıkıh şeriattır, şeriattandandır. Fıkıhçılık yaparak, fıkhı vulgarize ederek makasıd’üş-şeria’dan uzaklaştıranları uyarmak iyidir. Fakat fıkhı küçümsemek, bir an sonra şeriatı hafife alarak onu önemsizleştirme teşebbüsüne dönüşebilir. İşte o an kâfirin tuzağına yakalanılmış olur. İşte o an kâfirin kara yüzünde pis bir sırıtış belirir.

Altıncı sınıfta sufi zahitler yer alır. Bunlar ilme dalmış basiret sahipleridir ve zevklerden el etek çekerler.
Altıncı sınıfta sufi zahitler yer alır. Bunlar ilme dalmış basiret sahipleridir ve zevklerden el etek çekerler.

Ölçü ne olmalı, Müslümanlara nasıl bakmalı? 1037’de vefat etmiş olan bir âlimin tasnifiyle bakalım mesela? Beraber okuyalım el- Fark beyne’l-Fırak isimli eserinin beşinci kısmından. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın sekiz sınıftan oluştuğunu söyleyen Abdülkadir Bağdadi, onları da şöylece açıklıyor:

Birinci sınıf, Sıfatiyye denilen Ehl-i Sünnet kelamcılarının itikadını kabul edip onlara uyanlardır. İkinci sınıf, Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis imamlarına, fakihlerine ( İmam Malik, İmam Şafii, Evzai, Sevri, Ebu Hanife, İbn Ebi Leyla, Ebu Sevr, Ahmed bin Hanbel, Zahiriler… ) ve Allah’a ve O’nun ezeli sıfatlarına iman edenlere tabi olanlardır.

Üçüncü sırada ise Nebi (sas)’den gelen sahih haberler ve sünnetlerin (rivayet) yolları ile ilgili bilgilere sahip olanlar ve bunların sahih ile zayıfını ayırabilenler gelir. Dördüncü sınıf da edebiyat, dilbilgisi ve söz dizimi ile ilgili pek çok şeyin bilgisine sahip olanlardır. Beşinci sınıftakiler Kur’an okuma şekillerini, Kur’an ayetlerini tefsir/açıklama yöntemlerini bilen ve ayetleri Ehl-i Sünnet mezhebine uygun şekilde tevil edenlerdir.

Altıncı sınıfta sufi zahitler yer alır. Bunlar ilme dalmış basiret sahipleridir ve zevklerden el etek çekerler. Her şeyden haberdardırlar ve haberdar olduklarından ibret alırlar. Bunlar kadere razı mütevekkil kişilerdir. Ahiret için hazırlık yaparlar. Riyadan uzak, haya sahibi, tevhid yolunda yürüyen rıza ehlidirler. Yedinci sınıf kimlerden oluşur peki? Mücahitlerden. Müslümanların sınırlarında kâfirlere karşı nöbet tutan, Müslümanların düşmanlarıyla savaşan, Müslümanları koruyan mücahitler… Bunlar kendi evlerinden ve memleketlerinden çıkarak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebini sınırlarda yaşayarak ortaya koyanlardır. Sekizinci ve son sınıftakiler sapık fırkaların davranışlarını, amellerini sergileyen kasaba toplulukları değil de Ehl-i Sünnet amellerini, pratiklerini gerçekleştiren beldelerin halk topluluklarıdır.

Bu hülasadan sonra sanırım kendimize sorabiliriz: Ne zaman bu belirgin hatta vasatta ic(ti)ma edip Müslümanların düşmanlarıyla savaşan ve Müslümanları koruyan kişilerden olacağız? Yani hem cihatla hem de zikirle Allah’ın rızasına talip olmak gerek. Her doğru kavrayışın ve beyanın, Müslümanlardan yana tavır alışın, Müslümanların tevhidi ve dayanışması için önemli bir katkı olacağını asla unutmayalım.