Bütün bunlar olurken nasılsın? Rahatsızım çok şükür

Bir çocuğun kendi başına keşfettiği ilk şeye, hayat denir. Yorgun adamlara, yoksul çocuklara, müfredat denilen o zalimle ilk karşılaşmaya…
Bir çocuğun kendi başına keşfettiği ilk şeye, hayat denir. Yorgun adamlara, yoksul çocuklara, müfredat denilen o zalimle ilk karşılaşmaya…

İnsanın ilkin en çok özlediğiyle yüzleşmesidir başlangıçlar. İsmail Kılıçarslan, hiç profesyonel olmayı tercih etmemiş ama zaman zaman profesyonel olmaya doğru itilmiş bir hayattan geçmiş.

"O yıl berbat bir yıldı..."
"O yıl berbat bir yıldı..."

“O yıl berbat bir yıldı; Ali Kırca’sıyla, Reha Muhtar’ıyla hatta ve maalesef karşı koymaya çalışmasına rağmen Mehmet Ali Birand’ıyla. Batı Çalışma Grubu’yla, askeri brifingleriyle… Berbat bir yıldı…”

Ve çocukluk, hiçbir yere gitmeyen anların biriktiği yer. İkinci bölümün adı, Gençlik Denen Bir Millet Var Ondanız. Neye çocuk diyoruz ile başlayan sohbet, Kılıçarslan’ın ilkokul yıllarına, alt kültüre, eski garajlara, onun önünde bekleyen o yumurta topuklu adamlarına, onların enteresan argolarına yani sokağa açılıyor. Aslında Kılıçarslan’ın hiçbir zaman kopmak istemediği yere; o küçük, naylon olmayan hikâyelerin ortasına. Yorgun adamlara, yoksul çocuklara, müfredat denilen o zalimle ilk karşılaşmaya… Bir çocuğun kendi başına keşfettiği ilk şeye, hayat nedir ve nerededir sorusunu geç de olsa sorduğu yere, her yerinden yanlış bir “Kemalizm” saçılan Necla öğretmene, beslenme çantası dolu olan Ebru’ya, Necla öğretmenin, beslenme çantasını unutan Ebru için yiyecek almaya gönderdiği o yoksul Soner’in gözlerine… Sınıflararası o büyük ayrıma, bir çocuğun her şeyden utanmakla ve onlardan olmamak arasında yapacağı, onun sonunu belirleyecek tercihine.

“İlkokulda öğretmenimin bana anlattığı Mustafa Kemal, beni, babamı, dedemi ve bana benzeyen herkesi yok etmek isteyen bir adam profiliydi. Mustafa Kemal’e haksızlık olarak. Yani Mustafa Kemal’e ağır haksızlık yapan bir Kemalistti Necla Öğretmen.”

Ama yine en çok 80 darbesine, çünkü bir çocuğun hatırladığı ve hiçbir yere gitmeyen o anların birincisi, hatırladığımız ilk an, bizi bugüne taşır diye bir söz var mıydı, emin değilim.

“Benim çocukluğumun ilk anısı babamı evden almaya gelmiş polislerdir. Çünkü babam 1980 darbesinde DEV- SOL örgüt liderlerinden biriydi, dedemin aksine… İki kardeş hayatta kaldılar, en küçük amcam da ülkücü reisiydi. Ortanca amcam ise ağır İslamcıdır, her zaman öyle olmuştur. Ülkücü ve solcu kardeşlerin hatırlarına hayatta kalmışlardır. Biri birine ‘Resul Reis’in abisidir, dokunmayalım’ demiş, biri de birine ‘Mustafa Yoldaş’ın kardeşidir, dokunmayalım’ demiş ve öyle hayatta kalmışlar.”

Geriye kalan üç bölümün adı; sırasıyla, İlahiyat Fakültesinin Bahçesindeki Ceset, Meksika Sınırı, Türkiye Kadar Bir Çiçek.

Böylece, 97 Berbat Bir Yıldı’dan günümüze doğru gelmeye başlıyor Kılıçarslan’ın hikâyesi. İlahiyat Fakültesine, fakülteyi bırakıp İletişim Fakültesine başlamasına, yoksulluğa, ev arkadaşlarına, Ahmet Murat’a, Üsküdar – Kadıköy arası gidip gelen hayatına, pasajlara, sokakta sattığı kitaplara, filmlere ve film afişlerine, müzik merakına, hayattaki yerimi tespit etmeme yarıyor dediği şiire. İyi bir okur olarak entelektüalizm hastalığından kurtulmaya başladığını fark ettiği zamanlara ve profesyonel olmak zorunda kaldığı Kanal 7 günlerine… Oradan oraya giden bir yolda, kendini bulma ve tam etme gayretine.

“Ben edebiyatçıyım, hatırlarımı tekrar yaparım. Çünkü insan hatırlamaktan yapılmıştır.”

Ve sonra en bilindik yere; Meksika Sınırı’na geliyor konu. Kılıçarslan’ın her şeyi müzakere edilebilir kılıyor dediği ve çekildiği Cihangir’e, kısa süren ayrılıktan sonra döndüğü mahallesine, kültürel iktidara ve elbette Cins’e oradan da gelmesi gerektiği yere yani şairin Türkiye’sine.