Cıvıldayan acılar

Bir durak olacak mı? Bir menzile erecek miyiz? Bir cevap duyacak mıyız? Kalbimizi kim yatıştıracak?
Bir durak olacak mı? Bir menzile erecek miyiz? Bir cevap duyacak mıyız? Kalbimizi kim yatıştıracak?

Onun ruhu derin acıların yurdudur. Büyük karanlıkların. Yalnız ve belirsiz geleceğin. Bir an durup kendine bakmaya tahammülü yoktur. Durmadan kanar. Kanamasına pansuman yaptıracak dermanı yoktur. Kanaması artık pansumanla kurtulamaz. Bunu bilmektedir. Gittiği yere kadar, demiştir. Durmadan kaçar. Bittiği yere kadar, demiştir. Bütün şifalardan umudunu kesmiştir. Gidilecek yeri özlemektedir. Belki de orası buradan güzeldir.

GÖZLERİ SU YEŞİLİ

Bir filmde izlemiştim. Adam hapishane yönetiminden izin aldı. Adamın içinde kuşlar uçuşuyordu. Bıyıkları biçimsizdi. Türkçesi biçimsizdi. Suratı biçimsizdi. Sinekkaydı tıraş olmuştu. Ruhu kaynadıkça kaynıyordu. Trenlere bindi. Otobüslerden indi. Minibüslerde uyukladı. Memleketi olan Diyarbakır’a gidiyordu. Beş senedir ilk defa gidiyordu. Beş senedir ilk defa köyünün haymalarına uzanıp cigara tüttürecekti. Beş senedir ilk defa oğlunun boynuna sarılacaktı. Yıl galiba 1984 filandı. Filmde ama. Adam sonunda minibüslerden birinden de indi. Tanımadığı bir köylünün atlı arabasına bindi. Adam sonunda atlı arabadan da indi. İşte şimdi köyüne ve evine birkaç yüz adım kalmıştı. Adam şimdi cennetle müjdelenmiş gibiydi. Üstelik de bahardı. Nisandı. Zalımdı tarlalar, böcekler, kuşlar. Yüz adım kalmıştı her şeye. Yüz adım sonra belki sofra başında görecekti ailesini. Sarılıp ağlaşılacaktı. Adam o zaman duydu işte makineli tüfek sesini.

Adamın yeşil çayırlara bakan güzelim gözleri dondu. Adamın sadece gözleri güzeldi. Biçimsiz bıyıkları, biçimsiz çenesi, biçimsiz kaşları. Ama adamın gözleri su yeşiliydi. Adamın güzel gözleri dondu. Köyünün duvarlarında makineli bir tüfeğin sesleriydi. Düğünlerde atılan sevinç, şan, şeref kurşunları gibi değildi bu. Adamın su yeşili gözlerinden şimdi acılı, karanlık şeyler geçiyordu. Bu filmi ve bu sahneyi izlediğim günde ve anda bir yönetmen olmadığım ve hiçbir zaman olamayacağım ve bu sadece su yeşili gözleri güzel adamın acısını gösteremeyeceğim için oturduğum yerde kıvrandım. Kırıldım. Buruldum. Dağıldım. Makineli tüfek seslerini duyana kadar her şey ne kadar misilsiz güzeldi. O sesle birlikte adam misilsiz delindi. Küçüldü. Soldu. Kayboldu. O zaman ben de küçüldüm, soldum, kayboldum. Eski hâlime çok benzer, sararmış bir Abdullah kaldı geride.

CIVILDAYAN ACILAR

Sürekli konuşan, sürekli gülen, sürekli dostlarının omzuna dokunan… Sürekli oturma programları organize eden. Kahkahalı, şen, grubun gözdesi… Çiçekli çılgın gömlekler giyen… Cıvıl cıvıl. Işıl ışıl. Delişmen. Güleç. Gülümsirek şu adam var ya… Kıvırcık olan. Onun ruhu derin acıların yurdudur. Büyük karanlıkların. Yalnız ve belirsiz geleceğin. Bir an durup kendine bakmaya tahammülü yoktur. Durmadan kanar. Kanamasına pansuman yaptıracak dermanı yoktur. Kanaması artık pansumanla kurtulamaz. Bunu bilmektedir. Gittiği yere kadar, demiştir. Durmadan kaçar. Bittiği yere kadar, demiştir. Bütün şifalardan umudunu kesmiştir. Gidilecek yeri özlemektedir. Belki de orası buradan güzeldir. Sakindir. Yeknesak değildir. Kalp ağrıları, can ağrıları, ruh ağrıları yoktur orada. Şimdi kan kırmızısı arabasına binip herkese dolu bir gülümseme fırlatacak ve son hız caddenin rahminde kaybolacak. Gökdelenin tepesine çıkıp kendini atacağını söyleyen adam dürüst değildir.

Olsa olsa yardım çağrısıdır yaptığı. Gözlerin kendisine kenetlenmesini sağlamıştır işte. İntiharın blöfünü yapmaktadır. Ama bu adam. Gömleğinde lavantalar uçuşan bu güleç adam. En büyük saklanma yolunu bulmuştur. Fark edilmemenin en keskin yoludur bu: göz önünde olmak. Konuşmak. Aramak. Sormak. Dokunmak. İçi bir lav denizidir onun. Dünyada kendisini üç aydan daha fazla eğleyecek bir kalbin olmadığını, dünyada ruhunu yatıştıracak bir cümlenin bulunmadığını anlamıştır. Ne aşktan, ne paradan, ne ünden, ne kitaplardan bir beklentisi kalmıştır. Denizdir tek umduğu. Denize karışmak, denizle karılmak, denizde yok olmak, denizde var olmak ister. İstediği olacak. Kan kırmızısı arabasının rengi birazdan lavantalara bulanacak. Lavantaların güzelim kokusu birazdan kan kırmızısına karılacak. Arabasını uçuruma sürecek. Uçurumun sonunda deniz var. Denizin sonunda belirsiz bir gelecek. Geleceğin sonunda… Bilmiyor ki ne gelecek!

KIYMA KENDİNE!

Bir keresinde mahallede maç vardı. Mahallede maç olacağı günler çocukluğumun altın günleriydi. Önceden haberim olursa o altın günü gecelerce beklerdim. İki kere uyanınca, iki kere güneş batınca. Bütün şehir çoraplarını iki kere giyip iki kere çıkardığında ve ardından yeniden giydiğinde gibi. İşte o gün de mahallede maç vardı. Bunu çok geç öğrenen ben, abimin o gün evde olmamasından faydalandım ve onun spor ayakkabılarını giyip değirmenin oraya doğru koşturmaya başladım. Abim benden beş yaş büyüktü ve hayatında bir defa bile futbol oynamamıştı. Beş yaş büyük olması aleyhime bir durumdu, zira onun iri ayaklarını saran ayakkabılarıyla sahada koşturmam ve şut çekmem biraz zor oluyordu. Hayatında hiç futbol oynamamış olması lehime bir durumdu. Çünkü alındığından seneler sonra bile ayakkabıları gıcır gıcırdı. Her neyse altın günün içine habersizce düşen ben değirmenin oraya doğru delice koşturmaya başlamıştım. Büyük gündü. Büyük büyük büyük gündü.

Koşuşumu gören arkadaşların bakışlarında bir acıma sezinledim. Meğer takımlar bölüşülmüş. Kimsenin benden bile haberi yok. Oyuncular ısınmaya başlamış. Değirmenin duvarları seyircilerle dolmuş. Oynayabilsem hayatımın en büyük maçı olacak. Ama yokum. Son hız sahaya giriyorum. Millet benden gözlerini kaçırıyor. O değil, sokak boyunca koşmuşum, bir kişi de bana koşma Abdullah, demiyor, bu maç senin maçın değil Abdullah, koşma. Ben de diğer bütün seyirciler gibi maçı izliyorum. Ama nasıl batıyor bana orada olmak. Nasıl üzülüyorum. Otuz sene sonra bu anıyı hatırladım, herkesin dostlarıyla kahkahalar atarak sohbet ettiği bir bahçede tek başıma otururken. Ruhlarımız dünyaya yöneldiği sırada bir melek, deseydi ki “Koşma Abdullah. Bu maç senin maçın değil. Bu maç sana göre değil. Giyme Abdullah. Bu giysiler sana göre değil. Girme Abdullah bu sahaya, roller dağıtıldı çoktan. Etme Abdullah,” deseydi ve durdursaydı beni. Dur deseydi bana, kıyma kendine, deseydi. Demedi ki buradayım. Duvarın üstünde. Maçı izliyorum.

BİLİNMEYEN ELLER

Mutlu oluşumuzun, mutsuz oluşumuzun çoğunlukla bilinen sebeplerinin olmadığını… Bilmediğimiz bir yerlerden, bilmediğimiz birilerince bazı taşların yerleri değiştirildiğinde ruh hâlimizin de değiştiğini… İpimizi tutan meleklere, bazen o ipleri sıkmalarının, bazen de o ipleri gevşetmelerinin buyrulduğunu… Karar vericilerin karar verişlerinden, uygulayıcıların uygulayışlarından, habersiz olduğumuzu… Zamanın neresinde, evrenin neresinde, iyiliğin, kötülüğün neresinde, yenilginin, galibiyetin neresinde, yalnızlığın, sessizliğin neresinde, başlangıcın, “sonlangıç” ın neresinde olduğumuzu bilemediğimizi, bilemeyeceğimizi…

Neyi kazandık, neyi yitirdik, neredeydik, nereye geldik, nereye gideceğiz, gitmek ne demek, kalmak ne demek, bilemeyeceğimizi… Anısızın bir sokağa girdiğimizde neden sarışın bir kız çocuğunun kocaman gözlerle bize bakıyor olduğunu… Ansızın bir binaya girdiğimizde neden ansızın o binaya girdiğimizi... Sabah ezanları okunurken bizi usulca uyandıranların kimler olduğunu… Öğrenebileceğimiz bir zaman gelecek mi? Bir durak olacak mı? Bir menzile erecek miyiz? Bir cevap duyacak mıyız? Kalbimizi kim yatıştıracak?

Diye düşünür…

Diye sorar…

Diye meraklanırım…

Diye diye diye…