Derrida ve Mevlana'da dilin aczi

J. Derrida
J. Derrida

Postmodernist yaklaşım, Derrida’dan mülhem olarak dilin gerçeği değil ancak “gerçekliği” verebileceği anlayışıyla nasıl ki tasavvufi düşünce bağlamında hakikate ulaşmanın imkânsızlığına vurgu yapmışsa, sanal gerçeklik ve simulakr kavramlarıyla da bütün bir alemin bir hayal ve gölgeden ibaret olduğunu öne süren mutasavvıflara bir göndermede bulunmuştur diyebiliriz.

“Zihnimizden ve gönlümüzden geçen düşünce ve duygular söze ve yazıya geçirildiğinde bizden kopmuş olabilir mi? Daha başka bir deyişle gerçekten de “dil” dediğimiz sistem duygu ve düşüncelerimizi tam olarak ifade etmenin de ötesinde “gerçek”i dile getirebilir mi? Gönlümden ve kafamdan geçenleri söyleyip yazdığım zaman söylemek istediğimle tam bir mutabakat söz konusu mudur?”

Bütün bu sorular aslında gerçeğin “dil”le ifadesinin mümkün olup olmayacağı üzerine kurulmuştur. Bunun bu kadar kolay bir aktarım olamayacağını edebiyatın doğası zaten bize söyler. Özellikle şiirin ortaya çıkışında bu yetersizliğin rolü olduğunu düşünebiliriz. Sembollerin, edebi sanatların, alegorilerin, imgelerin bu ifade aczinin aşılmasında ve kabul edilmesinde bir araç olarak kullanıldığı muhakkaktır. Dilin günlük ifade kalıplarından sıyrılması ve başka bir lisan tekellüm etmeye çalışması hep bu çabanın bir ürünü olarak yorumlanabilir. Söz ve yazıya bürünen ve “dil” olarak ortaya çıkan sisteme, özellikle şairler saldırır ve onunla hesaplaşma yoluna giderler.

Söz ve yazıya bürünen ve “dil” olarak ortaya çıkan sisteme, özellikle şairler saldırır ve onunla hesaplaşma yoluna giderler.


Dilin sınırlarının zorlanmasına yol açan bu tavırla şair, iptidai devirlerden itibaren ilahi, mistik güçlerin temsilcisi sayılmıştır. Çünkü bir şeyler “sayıklamakta” ve cezbe denilen olağanüstü hâller göstermektedir. Bu nedenle şiirin mistisizmle bağlantısı çok daha yoğundur ve İslam mistisizmi diyebileceğimiz tasavvufi anlayış da şiirin imkânlarını bu yönde kullanmıştır. Bir başka deyişle tasavvufi duyuş ve görüşler kendini en etkili biçimde şiirde gösterebilmiştir. Şiir, her ne kadar bu noktada mutasavvıfın en büyük yardımcısı olsa da sonuçta “dil” denen büyük sisteme bağlıdır. Bir mutasavvıf, ilahi cezbe anlarını anlatmaya çalıştığında ister günlük dil, ister onun aşılması anlamına gelen şiir dilini kullansın, bu deruni tecrübeyi dile getirmekte zorluk çekecektir. Bu çaba doğuştan sağır birine bir şarkının nağmelerini duyurmaya çalışmak gibidir.

İşte bu noktada sûfi şairin aczinin farkına varıp susmayı tercih etmesi, -aslında “sus” derken de konuşmaktadır- dilin ancak görüneni anlatmakta başarılı olacağını, halbuki ilahi ve yüce duyguların anlatımının başka bir lisanla, “hâl” diliyle olabileceğine dikkat çekmek istemesindendir. Batı düşüncesinin moderniteyle beraber “kâl” dilini temsil ettiğini ve metafiziği paranteze aldığını düşünürsek “dil”in her türlü duygu ve düşünceyi ifade etmede zorluk çekmeyeceği anlayışına sahip olduğu zannına kapılabiliriz. Halbuki Batı düşüncesi 20. yüzyılın ünlü Fransız düşünürü J. Derrida’yla beraber hayli farklı teoriler ileri sürmeye başlamıştır. “Difference” kavramını ortaya atan ve Türkçeye “yapısöküm” veya “yapıbozum” olarak çevrilen “deconstruction” kuramının sahibi olan Derrida’ya göre “Bir metin veya sözün anlamı hiçbir zaman kendisiyle özdeş değildir ve anlam hep ertelenir ve askıya alınır. Her gösterge bir diğer göstergeyi çağrıştırır ve yeni göstergeler ortaya çıkar ve bu durum sonsuza dek sürebilir.”

O hâlde dünyevi de olsa gerçek kesin bir anlamda dile getirilemez. Görüldüğü gibi iki farklı dünya görüşü de aslında ortak bir noktada buluşmaktadır.

Yani Derrida “dilin “gerçek”i ifade etmede, mutasavvıflar ise “hakikat”i yani mistik-metafizik gerçekliği ifade etmede yetersiz olduğu iddiasındadırlar. Bir bakıma buradaki gerçek kavramı seküler hakikat anlamına da gelebilir. Bu ayrım aslında Doğu ve Batı medeniyetinin dünyaya, hayata, varlık ve eşyaya farklı gözlerle bakmasının bir sonucudur. Her ne kadar Doğu düşüncesi dünyevî olanla değil, varlığın ötesiyle bağlantı kurabilecek ve gaybın anahtarı olabilecek bir “dil”le hakikat arayışını sürdürmüş olsa ve Batı, varlık alanını dünyayla sınırlandırmak suretiyle “dil”in imkânlarını zorlayarak nesnel bir “gerçeklik” peşine düşse de onlardan farklı olarak Derrida’nın “différance” kavramı, mutasavvıf şairlerin başında gelen Mevlana’nın şu mısralarında adeta vücud bulmuş gibidir:

  • Ey dil ile söylenen söz
  • Ben ne vakit senden kurtulacağım da
  • Marifet güneşinin nuru ile gerçek padişahı bulacağım
  • Dilden de kıt’adan da şiirimden de bıktım artık
Batı düşüncesinin “dil”e bakışında bugün geldiği noktaya, Mevlana örneğinde Doğu düşüncesi yüzyıllar öncesinden ulaşmış gibidir.
Batı düşüncesinin “dil”e bakışında bugün geldiği noktaya, Mevlana örneğinde Doğu düşüncesi yüzyıllar öncesinden ulaşmış gibidir.

Mevlana her ne kadar günlük dilin sığ ve dar kalıplarını aşarak aktarmak istediği yüce manayı şiirsel dile çevirmek istese bile, şairimiz bunun yeterli olmadığının farkındadır.

“Harfi, sesi, sözü artık birbirine vurup parçalayayım da/ Seninle bu üçü olmadan konuşayım, ah “ diye feryad eden de Mevlana’dır, “Mânâlar zaten harfe, havaya sığmıyor” diyen de Mevlana’nın “Ey ezel padişahı, şu beyitten ve gazelden kurtuldum artık/ Müfteilün, müfteilün, müfteilün öldürdü beni/ Bir yanıltmacadan ibaret olan kafiyeyi sel aldı” demesi beşeri aşkı bile ifade etmede kimi zaman başarısız olan “dil”in ilahi aşkı anlatmada aciz olduğunun bir itirafıdır.

Allah aşkını, gayb aleminin sırlarını, ilahi cezbeyle kendinden geçerek eriştiği hâli anlatmanın zorluğu bu mısralarda kendini göstermektedir. Harf, kelime, mısra, kafiye, beyit gibi “dil”e ait araçlar bu yolculukta ona yardımcı olamazlar. Çünkü bunlar dünyaya aittir ve bir metaforla söylemek gerekirse “hakikat” miracına bu dünyevî araçlarla çıkılamaz. Her şeyden soyunduğumuz gibi “dil”i de terk etmemiz gerekecektir. Mevlana, şiiri ve onu oluşturan tekniklerden kurtulduğunu söylerken “dil”in bir yanılsama ve illüzyon olduğunu fark etmiş gibidir. Söz ve ses merkezci Batı düşüncesinin “dil”e bakışında bugün geldiği noktaya, Mevlana örneğinde Doğu düşüncesi yüzyıllar öncesinden ulaşmış gibidir.

“Öyle bir birliktir ki söze sığmaz”
“Öyle bir birliktir ki söze sığmaz”

Yine Mevlana’ya dönecek olursak tezimizi güçlendiren şu mısralarla karşılaşırız:

“Öyle bir birliktir ki söze sığmaz”

Burada, yaşanan tecrübeleri veya hissedilen duyguları, zihne gelen düşünceleri ifade etme zorluğunu da aşan ve yukarıdaki mısralara ortaya konulan benzer bir acziyet itirafını daha görmekteyiz. Derrida bağlamında düşündüğümüzde, yazanlar veya konuşanlar bu aczi dile getirenler değil de tam olarak bunun farkında olmayanlardır. Bu bakımdan Mevlana aslında Derrida’nın felsefi argümana dönüştürdüğü différance’ını da aşarak “söz” ve “yazı” yerine sükûtu tercih etmenin daha doğru olacağını kabul etmiş ve “Hayır artık söylemeyeyim, onu susarak anlatayım, o anlatışa sığmıyor”, “Biz sustuğumuz halde söyleyeniz”, “Dilin gücü, kuvveti yok” diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Sufi poetikasında bilineni anlatan ve bir gösterge evreni olan dil, “gösterilemeyen”i, “aşkın olan”ı nasıl anlatacaktır? İlahî aşk temelinde şekillenen söz konusu poetika bağlamında Mevlana’nın şu sözleri hem kendisine hem de bütün şairlere bir uyarı olduğu gibi ses ve söz merkezci bir dünyaya da uyarı niteliğindedir.

“Sus, beyit düzüp durma, senin evine konuk olan ne beyitlere sığar, ne evlere”

  • Allaha ulaşmaya çalışan sûfî şair, bunu anlatacak dile sahip olmadığının acziyle “her kılın yerinde dil” olsa ona şükredecek, kelimeleri bulmaktan aciz olduğunu itiraf ederek “ne diyeyim, ne yazayım” sözüyle de “söz”ün ve “yazı”nın güvenilmezliğini başka bir bağlamda olsa da Derrida’dan yaklaşık yedi yüz sene önce dile getirmiştir.

Mevlana’nın eserlerinde buna benzer örneklerin hayli yoğun olarak karşımıza çıktığını belirtmek şaşırtıcı olmaz sanırım. Hatta bütün bir tasavvuf edebiyatı bu anlayış üzerine inşa edilmiştir diyebiliriz.. İslam sanatının somutun yerine soyutu öne çıkarması zaten bu anlayışla ilgilidir. Aslında burada dikkat çekici olan, husus, aşırı tasvirci, ses ve söz merkezci bir dünya görüşüne dayalı olan Batı düşünce ve sanatının giderek somuttan soyuta doğru geçmeye çabalayan bir dünya görüşünün hakimiyetine doğru bir yol izlemeye başlamış olmasıdır.

Batı düşüncesi, giderek Doğu- İslam düşünce ve sanatında özellikle dini-mistik anlayışta önemli yeri olan sezgisel bilgi ve soyut sanat anlayışına benzer görüşler ileri sürmeye başlamıştır.
Batı düşüncesi, giderek Doğu- İslam düşünce ve sanatında özellikle dini-mistik anlayışta önemli yeri olan sezgisel bilgi ve soyut sanat anlayışına benzer görüşler ileri sürmeye başlamıştır.

Aristo’dan 19.yüzyılın sonlarına kadar, söze ve yazıya bürünen “dil”e mutlak anlamın taşıyıcı olarak bakan Batı düşüncesi, giderek Doğu- İslam düşünce ve sanatında özellikle dini-mistik anlayışta önemli yeri olan sezgisel bilgi ve soyut sanat anlayışına benzer görüşler ileri sürmeye başlamıştır.

Rasyonalizm pozitivizme dönüşmüş, daha sonra sezgi ve ilhamın etkisinde gelişen sembolizmle bu aşırılık törpülenmiş, nihayet Einstein’in görecelik kuramı, hemen öncesinde Nietzche’nin içerden şiddetli eleştirileri, Kafka’nın sessiz ama bir o kadar derin darbesiyle yalnızca dünyaya değil, o dünyayı anlamlandırdığı iddiasında bulunan “dil”e de güvensizlik duymaya başlayan Batı düşünce ve sanatı, bir modernizm eleştirisi olan modernist edebiyatın doğmasıyla bir anlamda kulvar değiştirmiştir. Bu anlamda Derrida’nın ses ve söz merkezciliğe karşı geliştirdiği “yapı-bozum” veya “yapı-söküm” olarak adlandırılan kuramı, anlamın daima erteleneceğini ve asla yakalanamayacağını öne sürerek, modernizmin mutlağı zaptetme arzusunun önüne geçerek postmodernizmin ortaya çıkmasında da önemli rol oynamıştır.

Postmodernizm bu anlamda çoğulcu yapısı, rasyonel olsun olmasın her türlü düşünceyi kabul etmesi, mistik-metafizik gerçekliği ne kabul ne inkâr edici tutumu, tek bir gerçeğin yerine gerçeklerden söz edişi ve metinlerin çoğul okumaya uygun oluşunu öne sürmesiyle Derrida’nın etkisinde gelişen bir düşünce ve sanat anlayışının yansıması olarak kabul edilebilir. Bu bağlamda postmodernist yaklaşım, Derrida’dan mülhem olarak dilin gerçeği değil ancak gerçekliği verebileceği anlayışıyla nasıl ki tasavvufi düşünce bağlamında hakikate ulaşmanın imkansızlığına vurgu yapmışsa, sanal gerçeklik ve simulakr kavramlarıyla da bütün bir alemin bir hayal ve gölgeden ibaret olduğunu önesüren mutasavvıflara bir göndermede bulunmuştur diyebiliriz. Bunu da bir başka yazının konusu olarak kabul edebiliriz.