Düşme hattı

 Numarayı çevirdi. Çaldı telefon. Ama üçüncü çalışta reddedildi.
Numarayı çevirdi. Çaldı telefon. Ama üçüncü çalışta reddedildi.

Telefonun ekran ışığını sonuna kadar açmış, fotoğrafa bakıyordu. Kızın donup kalmış gülümsemesi Yusuf’un suratında bir yama gibi unutulmuş gülümsemeyi de aydınlatmaktaydı. Bu gülümsemiş yüz, Yusuf’un geçmişiyle geleceği arasındaki hayati eşiğin tam üstünde durmuş; iki alakasız hayatı birbirinden doğallıkla ayırıyordu.

Fakat güneş o sabah neden reklamcılar tarafından çalışılarak gülümsetilmiş de billboardlara asılmış gibi duruyordu? Bütün ihtimaller bir hayat zarının yuvarlanışıyla arapsaçına döndüğünde bile, o zamanlarda bile, değil mi, doğru dürüst doğmuş bir güneş kalmıyor insana? Umutsuzun son sığınağıydı o hani? Demek, o da mı bir şey istiyordu? Yusuf ne verebilirdi ki daha? Her sabahki gülümseme -şöyle doğru dürüst, içten bir gülümseme karşılığında hayatından bir gün veriyordu Yusuf. Herkes gibi yani. Fazladan ne verebilirdi ki, değil mi? Hayır, zihni gidip geliyordu.

Her sabahki gülümseme -şöyle doğru dürüst, içten bir gülümseme karşılığında hayatından bir gün veriyordu Yusuf. Herkes gibi yani. Fazladan ne verebilirdi ki, değil mi? Hayır, zihni gidip geliyordu.

***

Telefonun ekran ışığını sonuna kadar açmış fotoğrafa bakıyordu. Kızın donup kalmış gülümsemesi Yusuf’un suratında bir yama gibi unutulmuş gülümsemeyi de aydınlatmaktaydı. Bu gülümsemiş yüz, Yusuf’un geçmişiyle geleceği arasındaki hayati eşiğin tam üstünde durmuş; iki alakasız hayatı birbirinden doğallıkla ayırıyordu. Yakalanmıştı Yusuf. Kaçamamıştı. Doğuştan kör olma talihini yitirmiş bulunuyordu. O gün masada, elindeki kâğıtları uzatırken Yusuf’un gözlerinin ta içlerine baktığında, kör değilken yakalanmıştı zavallı. Kendisi de bakmış -ne cesaret!- yakalanmış, kıskıvrak ve uyuşmuş, kalakalmıştı. Günler geçmişti. Güneşler doğup batmıştı. Dünya dönmeye devam etmişti elbette. Fakat bütün bunlar canlı ve gerçek şeyler değildi artık. Hayatın ve dünyanın içindeki her şey beylik bir küfür hâlini almıştı onun için. Bu utanç verici durumu engellemek için neler yapmamıştı Yusuf. Ama, işte...

***

Dünden beri kaçıncı kez oluyordu bu, bilmiyordu. Önemi yoktu. Her baktığında susuzluğu artıyordu sadece. Bunu biliyordu sadece. El frenini çekip kontağı çevirdi. Gürültü kesilince kızın gülümsemesi daha yoğun bir ifade almıştı sanki. Gülümseme ve gülümsemenin sahibinin yokluğu, arabanın içini dolduruvermişti hemen. Nefessiz kalmıştı. Arabayı yeniden çalıştırdı. Düşündü. Yanlış bir şey yapıyordu. Kontağı yeniden çevirip -ne saçmalıyordu?- susturdu motoru. Başının direksiyona dayadığını ve korna sesinin ortalığı tuttuğunu neden sonra fark etmişti. İrkilip geri çekildi. Uyku bastırıyordu. Bir bez alıp sol camın buğusunu silmeye koyuldu. Otopark görevlisinin yaşlı, pos bıyık ve küçücük kaygılı gözlerini de silmekte olduğunu fark edince geri sıçradı. Suçlu gibi önüne bakıyordu şimdi. Sonra yeniden döndü cama. Dev suratının ortasında çırpınan küçücük, soru dolu gözleriyle hala oradaydı adam. Elini “bir şey yok” der gibi kaldırdı Yusuf. Anahtarı tekrar çevirdi. Olmadı. Zaten stop etmişti.

***

  • Numarayı çevirdi. Çaldı telefon. Ama üçüncü çalışta reddedildi. Yanlışlıkla kapatmıştır diye yeniden tuşladı numarayı. Bu kez cevap yoktu. Yeniden denemek için epeyi düşündü. Karar verememişti.

Aklına yazı tura geldi. Parayı işaret parmağının kıvrımında tutup başparmağının ucuyla fiskeledi. Uçtu para. Bakmadı. Tura gelirse aramayacaktı. Baktı: Turaydı. Bekledi. Aradı. Cevap yoktu. Hayır, cevap yoktu değil; daha kötü bir şey vardı. Numarası engellenmişti. Telesekreterdeki ses, resmî bir kesinlikle “hayır” diyordu, “Bu numara... geçici olarak... !!!” Bir buz sarkıtının ucu omuriliğinin içinden kuyruk sokumuna kadar indi. Soğuk terlemişti. Kafasını toplamak, bulunduğu koordinatları yeniden bulmak için kımıldamadan durdu önüne bakarak.

***

Anahtarı çevirip silecekleri çalıştırdı. Neden sonra, gözleriyle silecekleri takip ettiğini fark etmişti. Daha doğrusu, gözleri sabitlenmiş, kafasını sileceklerin hareketiyle öteye beriye biteviye çevirip duruyordu. Kontağı kapatıp koltuğunda biraz daha büzüldü. Bulacaktı neler döndüğünü. Ama artık çıkmalıydı şu kuyudan. Kapıyı açtı. Şimdiden bir skandala dönüşmüş telefonu cebine atıp yürüdü.

Anahtarı çevirip silecekleri çalıştırdı. Neden sonra, gözleriyle silecekleri takip ettiğini fark etmişti.
Anahtarı çevirip silecekleri çalıştırdı. Neden sonra, gözleriyle silecekleri takip ettiğini fark etmişti.

Camiyi geçti. Her zamanki sokağa girdi. Sola döndü. Çınaraltı’nın gündelik telaşe sofrası henüz kurulmamıştı. İsteksiz, kısa adımlarla büyük çınarın altına doğru yürüyordu ki yukarıda, çınarın denize doğru uzanmış büyük kolunun üstünde bir vaveyla koptu. Önce apansız yırtılan kumaş sesiyle irkilmişti. Çığlığı hemen ikincisi takip etti. Kedilerin yumağı top gibi önüne düştü. Yere vurur vurmaz, dağılan bir cihazın yayları gibi iki yana fırlayıp yok oldular. Yutkunmuştu. Yutkunmasını kimsenin fark etmemesi talihiydi elbette. “Mart, en zalimidir ayların...”

Bir dakika! O öyle miydi? İçinden küfretti hafızasına. Ayıp. T. S. Eliot’ın anasını avradını... Utandı. Karıştırıyordu her şeyi galiba. Gözleri acı ve ağulu, ıslanmıştı. Zihnini şöyle bir toparlamaya koyuldu. Çınaraltı modern şiire karşı bir mekân zaten. Burası Yahya Kemal’in mekânı. Burası Tanpınar’ın mekânı. Yani ne alakası var ki, değil mi? DEĞİL Mİ YUSUF!? Buranın ruhunda yok bir kere öyle şeyler. İyi ki yok. Çünkü... Çünküsünü münküsünü çıkaramadı. Nisan veya mart, ne fark eder. Amaaaan, boş ver. Zihnini güç bela susturmuştu. Sakinmiş gibi davranıyordu. Bir kaç esnemeli, uykulu çalışanın gözlerinden kaçarak bir köşeye ilişmek istiyordu. Kahvenin Boğaz’a bakan alt tarafına doğru sürüklendi.

Evsizlere veya kimsesiz berduşlara benzememek için fazladan çaba göstermek zorunda olanların ürkek köpek gözlerini öteye beriye fırlatarak, en uçtaki sandalyelerden birine ilişti. Skandalı -telefonunu- cebinden çıkarıp sigara paketi ve çakmakla birlikte masaya atmıştı. Biliyordu artık. Durumu sıradan bir kahve müdavimliğini çoktan aşmıştı. Kahvenin herkese açık kamusallığı elbette sığınılabilecek bir cömertlikti. Bir yardım kuruluşu, bir cemaat, hatta din gibi bir şeydi burası Yusuf için. Herkesin içinde o da kaybolurdu. Ama göze batmaya başlamıştı, farkındaydı. Garsonlar artık onu görünce birbirlerine kısa ve manalı bakışlar atıyorlardı. Önüne çay getirirken saygılarında acımaya da çalan fazladan bir titizlik seziliyordu. Çayını karıştırırken, telefonunun ekranı nedense bir tehdit gibi parıldamıştı.

Zihni karmakarışıktı. Neden ki? Ne olabilirdi yani? Ekrandan birden ürkmüştü. Bu duygu onu yeniden telefona yöneltti.

“A” harfinde listelenmiş isimlerden birini -teyzesinin oğlu Akif- seçti ve bastı. Bekledi. Uzun uzun çaldı telefon. Ama açan olmadı. Yusuf, zihnine birden üşüşen düşünceleri elinin tersiyle şöyle bir bertaraf etti. Çayından büyükçe bir yudum aldı. Ayaklarını masanın altında iyice ileriye doğru uzattı. Masalsı boyutlarda bir şilep, Bebek sırtlarını dev bir mutfak süngeri gibi ağır ağır silerek geçiyordu. Evi aramak geldi aklına. Bir şey yoktu. Elle tutulur bir sebep yoktu yani. Ama uydururdu bahanesini. Her zaman yaptığı gibi “teyiden” arardı, olur biterdi. Bir şeyi teyit ederdi. Kimse şüphelenmez, bir şey sormaz, olur biterdi. Sabah birdenbire içine çöreklenen şu tuhaf duygudan kurtuluverirdi işte! Herhangi birisiyle herhangi bir konu hakkında herhangi bir şey konuşur ve rahatlardı. Elindeki şu cihazın, ruhunu birdenbire tehdit altında bırakan, somut, külçelenmiş bir sessizlik aleti değil; konuşmaya ve insanların sesini duymaya yardım eden bir şey olduğunu anlamış, rahatlamış olurdu. Geriye de her günkü sıkıntılar kalırdı böylece. Şunu bir aşmalıydı. Ruhu sebepsiz daralıyordu: Aşmalıydı bu saçmalığı!

Çınaraltı’nın gündelik telaşe sofrası henüz kurulmamıştı.
Çınaraltı’nın gündelik telaşe sofrası henüz kurulmamıştı.

“aaaAşkımmm”ın üzerine bastı. Telefonu kulağına götürdü. Telefonu meşgule düşürülmüştü. Yeniden denedi. Bu kez uzun uzun çaldı telefon. Ama açan olmadı. Sonunda telesekreter “daha sonra tekrar denemesini” önerdi Yusuf’a. Kapattı. Sonra babasını aradı. Açan olmamıştı. Yakın arkadaşı Yasin’i denemeye karar verdi. Açmadı o da. Telefonu işaret parmağının ucuyla masada biraz ileriye sürdü. Çayından bir yudum daha aldı. Boğaz’a daldı bir süre yine. Sonra aklına yeni gelmiş gibi annesini aramaya karar verdi. O açardı. İki eli kanda olsa da açardı. Açmazdı. En azından şimdilik açmıyordu.

  • Yusuf, saçma olduğunu bile bile, telefonunu kapatıp resetledi. Yeniden açıldı ekran. Açılırken ekranda beliren yazıyı belli belirsiz fark edebilmişti. “Kimsin?” diyordu yazı. Ama çabuk sönmüştü.

Ekranının böyle bir notla açıldığını bilmiyordu. Daha doğrusu, epeyi bir zamandır telefonunu kapatıp açmışlığı yoktu. Yeniden denemeye karar verdi. Kapattı, açtı. Bu kez not kendiliğinden değişmişti: “Kimsin oğlum sen?” Durdu Yusuf. Yeniden denemeye karar vermeden önce etrafını şöyle bir kolaçan etti. Her şey yerli yerinde mi diye merak ediyordu. Hayır, geri kalan her şey yerli yerindeydi. Her günkü Çınaraltı’ydı burası. Bunda bir şüphe yoktu. Yani, hiç değilse hemen hemen şüphe yoktu. Çalışmayan veya bir çeşit kendi akli bağımsızlığını kazanan cep telefonu yüzünden on sekiz yıllık müdavimi olduğu çay bahçesini yeniden yorumlayacak değildi herhâlde! O kadar da değildi yani. Yani... Neyse.

Yani -geriye dönüp ana cadde tarafına bakmıştı, davranışının ne kadar tuhaf olduğuna aldırmadan- sokaklardan bir sürüngen gibi akan kalabalığın her zamanki doğal telaşı, elindeki bıçakları birbirine sürtüp bileyen göbekli kokoreççi, üst katlardaki terasta doğum günü kutlayan öbeklenmiş öğrenci salkım saçağı, büyük çınarın göğü kaplamış kayıtsızlığı vs... hepsi her günkü yerindeydi. Her şey yerli yerindeydi yani. Yeniden kapattı telefonu. Biraz bekledi. Açtı. Bu kez not belirmemişti ekranda. Belli bir noktaya varılıyordu galiba. İçinde bir umut ışığı yandı.

Ama o ışık da cılız mı cılız bir ışıktı işte. En ufak bir kuşku yelinin altında kolayca eğilen, küçülen bir ışıktı. İçindeki kurt büyüyordu Yusuf’un. Çayından nafile bir yudum daha aldı. Son çare, bir şey deneyecekti. Masaya koyduğu telefonunun isim listesini ve mikrofonu açtı. Panikten artık titremeye başlayan işaret parmağını rastgele isimler üzerine basmaya başladı. Tamamını aramak yaklaşık kırk dakikasını almıştı. Hayır. Hiçbiri açmıyordu.

Masaya koyduğu telefonunun isim listesini ve mikrofonu açtı.
Masaya koyduğu telefonunun isim listesini ve mikrofonu açtı.

Yusuf en son, “Kartım” yazan bölümdeki numarayı -kendi numarasıydı- aramaya karar vermişti. Böylece ilginç bir eşiği aşmış bulunuyordu elbette ve bunun farkındaydı. Ama ne önemi vardı ki! Bir kez düşmeye başlamıştı ve insan düşerken tutunmak için dalları seçmezdi. Numarasını ekrana dikkatli biçimde yazdı ve bastı tuşa: “Buyurun?” Yusuf irkilmişti!

İnce ve birbirine yapışmış sapsarı dudakları kımıldayamamıştı bile. Yutkunabildi ancak. Ses -yani başka bir evrenden geliyormuş gibi boğuk ve tedirgin edecek kadar yavaş konuşan ses- ısrar ediyordu; “Buyurun, kimi aramıştınız?” Yusuf neden sonra toparlanabilmişti. Gözleriyle etrafı çaktırmadan şöyle bir kolaçan etti. Boğazı iyice kurumuştu. Yutkundu. Yeniden yutkundu ve cesaretini topladı. Oturuşunu düzeltti. Etrafı yeniden kolaçan etti. Telefona eğilerek, yalvarmaklı, geveledi: “Kkk-kimsiniz? Yani.. siz, kk-imsiniz kimsiniz- siz!?”