Emevî politik-teolojisi ve İmam Ebu Hanife

Emevi Dönemi
Emevi Dönemi

Mevalînin imanına şüpheyle bakan, onları Arap Müslümanlarla bir tutmayan baskın sosyopolitik söylem teolojik zeminde Ebu Hanife’nin esaslı tepkisiyle sarsıntıya uğraşmış olmalıdır.

Politik süreci yöneten devlet erkânıyla halkın politik süreçle ilişkisini kodlayan teolojik algıyı yönlendiren imamlar ve ulema tarihimizin iki önemli aktörünü oluştururlar.

Varisi olduğumuz politik-teoloji mirası bu iki aktör arasındaki tarihi ilişkilerin eseridir ve tarihimizde devlet erkânı ile ulema ya da din ile devlet arasındaki gerilimin ilk ve en tipik örnekleri Emevîler dönemine aittir.

Emevi politik düşüncesiyle dinin ölçüleri arasındaki uyumsuzluk zamanla ciddi siyasi olayları tetiklediği gibi dip dalga etkisiyle bazı kelamî/teolojik problemlere de yol açmıştır. Bu sadette selef kuşağı âlimlerinin Emevî yöneticilere kah ikaz ve nasihatlerle kah açık eleştiri ve tepkilerle muhtelif düzeylerde muhalif duruş sergilediklerini tarih kaynaklarından öğreniyoruz.

Genellikle İran, Hind, Berberî ve Türklerden oluşan Arap dışı Müslüman halklar için kullanılan mevâlî sözcüğü, söz konusu Müslüman unsurları Araplardan ayırmak için geliştirilmiştir.

Bu muhalif tutumların ilerleyen yıllarda başka faktörlerle birleşerek Emevi yönetimine karşı yer yer ayaklanmalara varan daha yaygın bir muhalefet dalgasına dönüştüğünü, nihayet Kerbela ve Harre vakaları, Muhtar es-Sekafî ve İbnü’l-Eş’as ayaklanmaları gibi iç savaşları tetiklediğini de biliyoruz. Ancak muhalif tutumları besleyen hususlar arasında Emevilerin mevâlî politikası konumuz açısından ayrıca önemlidir.

Genellikle İran, Hind, Berberî ve Türklerden oluşan Arap dışı Müslüman halklar için kullanılan mevâlî sözcüğü, söz konusu Müslüman unsurları Araplardan ayırmak için geliştirilmiştir. Aslında “azatlı köle ya da araplarca soyu sopu bilinmeyen kişi” anlamında kullanılan sözcük, soy sop üstünlüğüne dayalı kabile sosyolojisinin ürünü Arap milliyetçisi politikayı nazara veren anahtar kavramdır. Nitekim mevâlî sınıfına girenler Müslüman olmalarına rağmen toplumda Müslüman Araplar kadar değer görmemiş, Araplardan aşağı, kölelerden yukarı bir mevkie layık görülmüşlerdir. Burada konumuzu da ilgilendiren mevalînin birer Müslüman olarak diğer Müslümanların yararlandığı bazı hukukî/şer’î haklardan mahrum bırakılmaları, mesela cizye yükümlülüklerinin düşürülmemesi Emevîlerin mevalîye uyguladığı gayri adil politikaların başat örneklerindendir. (Ramazan Altınay, Emevilerde Günlük Yaşam, Ankara Okulu Yayınları, 2006)

Emevilerin cizye konusunda mevalîye uyguladığı bu politikanın teolojik boyutlarına işaret eden tarihî bilgiler/rivayetler doğrusu dikkat çekicidir. Konumuzu ilgilendiren asıl sorun da bu bilgilerde yer aldığı üzere uygulanan ekonomi-politiğin teolojik yansımasıdır. Sözgelimi mevâlînin imanının Emevilerce doğrudan geçerli sayılmadığını, belli şartlara bağlandığını gösteren şu tarihî bilgi manidardır:

Mevâlî sınıfına girenler Müslüman olmalarına rağmen toplumda Müslüman Araplar kadar değer görmemiş, Araplardan aşağı, kölelerden yukarı bir mevkie layık görülmüşlerdir.
Mevâlî sınıfına girenler Müslüman olmalarına rağmen toplumda Müslüman Araplar kadar değer görmemiş, Araplardan aşağı, kölelerden yukarı bir mevkie layık görülmüşlerdir.

“Emevi valisi Eşres Semerkant ve bilumum Maveraünnehir halkını İslam’a davet edip Müslüman olanlardan cizyenin kaldırılacağını deklare etmesi için Eba’s-Sayda’yı görevlendirir. Eba’s-Saydâ valinin buyruğunu yerine getirir, halk Müslüman olur, cizyeleri kaldırılır. Ancak cizyenin kalkmasıyla devletin gelirleri düşmeye başlar ve yönetimde rahatsızlık oluşur. Vali halkın İslam’a gönüllü olarak girmediğini, niyetlerinin vergi yükünden kurtulmak olduğunu ileri sürer. Görevlilere talimat vererek insanları test etmelerini emreder. Farzları yerine getiren, sünnet olan, Müslümanlığı güzelce yaşayan ve Kur’an’dan bir sure okuyabilenler Müslüman kabul edilecek, cizyeleri düşürülecektir. Testi geçemeyenler Müslüman sayılmayacak, cizye vereceklerdir.”

  • Rivayeti aktaran Taberî, Müslüman olan halkın mescidler inşa edip namazlarını kılmasına rağmen Emevi idaresinin kendilerinden cizye almaya devam ettiğini kaydeder. Hatta valinin gadrine uğrayan Eba’s-Saydâ’nın, bölge halkından 7000 kişiyle beraber Emevî yönetimine başkaldırdıklarını da zikreder. (Taberî, Tarihu’r- rusül ve’l-mülûk, c. 7, s. 54)

Rivayetin detaylarında vali kararını “Müslümanların güce ihtiyacı var” diyerek meşrulaştırmaktadır. Bu Emevî politik-teolojisinde gücün (politika) değer (teoloji) karşısındaki öncelikli yerini gösteren tipik bir örnektir. Emevilerin burada imanı, farzların edasına yani amele bağlamaları, başka bir ifadeyle amelsiz imanı geçersiz saymaları, sosyal problemlerin fetvasının tartışıldığı ilim-fıkıh halkalarında yankı bulmuş olmalıdır. Zaten Haricilere göre büyük günah işleyenlerin kâfir olduğu, dolayısıyla onlara göre amelin imanın temel bir parçası olduğu bilinmekteydi. Buna Emevilerin imanı amelle tescil politikasını eklersek iman-amel ilişkisinin sorgulandığı teolojik vasatın nasıl bir politik vasatla kesiştiğini kestirmek zor olmasa gerek. (el-Es’ad en-Neccâr, Usulüddin, el-Merkezü’- sekafî el-Arabî, Beyrut, 2015, s. 47)

Söz konusu vasatta muhalif görüşüyle dikkat ve tepki toplayan sıradışı alim İmam Ebu Hanife’dir.

İmam Ebu Hanife dönemin politik hesaplarıyla hiç örtüşmeyen meşhur görüşünü açıklar ve iman ile amelin birbirilerinden ayrı şeyler olduğunu, amelin imandan bir parça/cüz olmadığını, başta iman ettikten sonra farzları yerine getirmeyen kimsenin de sonuçta mümin olduğunu ileri sürer. Dahası imanda herkesin eşit olduğunu, sıradan bir müminin imanı ile meleklerin ve peygamberlerin imanının özde bir olduğunu savunur. (Beyazîzade, el-Usûlü’l-münîf [“İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin İtikadî Görüşleri” içinde], s. 97-104)

İmamların görüş ve fetvalarını ilgili ilim dalı çerçevesine hapseden, ait oldukları sosyal örgüyle ilgisine duyarsız kalan klasik metin okuma biçiminden uzaklaşacak olursak, burada imam Ebu Hanife sadece kendisiyle aynı görüşü paylaşmayan diğer âlimlere değil, Emevî politikasına karşı da muhalif bir görüş ortaya koymaktadır.

Mevalînin imanına şüpheyle bakan, onları Arap Müslümanlarla bir tutmayan baskın sosyo-politik söylem teolojik zeminde Ebu Hanife’nin esaslı tepkisiyle sarsıntıya uğraşmış olmalıdır. Nitekim ilerleyen dönemlerde gerek Matüridî gerek Eş’arî birçok âlim, zamanında Mürcie diye yaftalanarak yalnız bırakılan Ebu Hanife’yle aynı görüşü paylaşmışlardır.