Gülün gününü getirecek şair: Abdullah Tukay

Abdullah Tukay
Abdullah Tukay

Kırılmış ve savrulmuş genç bir çabaydı Abdullah Tukay. Bugünden geriye bakıp eleştirebiliriz de. İnşa etmeye çalıştığı ‘Tatarlık’ fikrinin, daha sonra Ruslar tarafından ‘Türk olmamak’ vurgusu üzerinden yaygınlaştırılmasını düşünüp öfkelenebiliriz de. Ama burada tüm dünya üzerine çökerken, çocukluğundan sadece kederler biriktirmiş gencecik bir entelektüelin savrulmasını görebiliriz sadece. Ve elbette günün sonunda Tataristan’da bütünüyle Ruslaşmak’tan korunmuş bir halk ve dilden söz edebiliriz.

Hikâye bugünkü Rusya’nın içinde özerk bir cumhuriyet olan ve her geçen gün Rus emperyalizmini biraz daha derinden hisseden Tataristan’da başladı. O da 26 Nisan 1886’da, yüzyıllardır Rus işgali altındaki bugünkü Tataristan’ın başkenti olan Kazan’da doğdu. 4,5 aylıkken babasını, 4,5 yaşındayken de annesini kaybetti. Dünyanın ve Sultan’ın zor yıllarında, daha da zor şartlarla geçmiş bir çocukluk yaşadı. Kazan’da bir ailenin yanına evlatlık olarak verildi. Çocukluğunun en güzel dönemini burada ‘besleme’ iken geçidi. Bu da uzun sürmedi. Yine doğduğu köye, akrabalarının yanına gönderildi.

Küçük yaşta hem yetim hem öksüz kalmasının sonucu olarak çocukluğu, ilden ile köyden köye evlatlık verildiği ailelerin yanında geçti.
Küçük yaşta hem yetim hem öksüz kalmasının sonucu olarak çocukluğu, ilden ile köyden köye evlatlık verildiği ailelerin yanında geçti.


Küçük yaşta hem yetim hem öksüz kalmasının sonucu olarak çocukluğu, ilden ile köyden köye evlatlık verildiği ailelerin yanında geçti. 1895’te halasının yanına yerleşti ve ilk eğitimini de burada aldı. Üç yıl boyunca bir Rus mektebine giden Tukay, aynı zamanda Buhara usulü eğitim veren Mutiullah Medresesi’ne de devam ederek on bir yıl boyunca Arapça, sarf, nahiv, fıkıh, tefsir ve mantık dersleri okudu. Bu zaman zarfında Türkler arasında oldukça yaygın olan tasavvuf edebiyatının ürünü olan pek çok eseri okumuş, üslup ve şiir tekniğini geliştirmiştir. İlk şiir denemelerini de medrese talebesiyken yazan Tukay, Rusya’da yayınlanan gazetelerin yanı sıra İstanbul’da yayınlanan gazeteleri de takip etmiştir.

Her insanın hayatında onu olduğu kişi yapan büyük karşılaşmalar vardır elbette. Tukay’ın büyük karşılaşması ise 1902 yılında Mutiullah Hoca’nın oğlu Mehmet Kamil Efendi ve İstanbul’dan gelip Tukay’ın okuduğu medreseye kaydolan Abdülveli adlı talebe ile tanışmasında gizlidir. Tukay, daha sonra İstanbul’dan gelen Cedit’çi arkadaşı Abdülveli için “Dünyayı tanımak için gözümü açan kişidir” diyecektir. M. Kamil Efendi’nin evinde gerçekleşen Arapça ve Türkçe şarkıların dinlendiği, şiirlerin okunduğu dostluk meclislerinde ve özellikle İstanbul’dan gelen Abdülveli sayesinde İstanbul Türkçesini ve Osmanlı edebiyatını sevmiştir. 1905 İhtilali’nin getirdiği nispi özgürlük ortamında siyasi faaliyetlere de eğilen Tukay, 1906’da medreseden ayrılmış ve özellikle o sıralar güçlenmeye başlayan sol partilerin ve devrimci işçi örgütlerinin içinde aktif olarak rol almaya başlamıştır.

  • Fazla uzak kalamadığı ve 1907’de döndüğü Kazan’da iki ayrı dergi çıkarmış ve gazetelerde yazılar yazmıştır. Fikir ve edebiyat yazılarının yanı sıra yazdığı şiirler de Tukay’ın Kazan’daki şöhretini artırmıştır. Yirmi yedi yıllık kısacık hayatına külliyat mesabesinde eserler sığdıran Tukay, tam da doğduğu ayda 15 Nisan 1913 günü yakalandığı tüberkülozdan kurtulamayarak vefat etti. Hala bir yerlerde soruluyorsa eğer, edebiyat ne işe yarar sorusunun vücut bulmuş hali olarak; bir milletin kimliğini yok olmaktan kurtaran cevabın ta kendisiydi.

Şairin 1908 yılında Al-Islah gazetesinin çalışanları ile çekilmiş bir fotoğrafı.
Şairin 1908 yılında Al-Islah gazetesinin çalışanları ile çekilmiş bir fotoğrafı.

On bir yıllık medrese hayatı, aynı dönemde Rus dilinde eğitim veren bir okulda aldığı eğitim, özel hayatında yaşadığı büyük zorluklar ve 1905 ihtilalinin getirdiği ortam, sosyalist hareketin güçlenmesi, bölgesel milliyetçilik hareketlerinin geniş alanlara yayılması gibi durumlar onu derinden etkilemiş ve bu hususlar onun kullandığı dil ile vücuda getirdiği edebî eserlere doğrudan tesir etmiştir. Tüm olan bitene karşın Sultan’ın ülkesinin de yıkılmaya yüz tutması, genç şairi halkı için yepyeni yeni bir şey aramaya muhtaç etmiştir.

  • Çok kısa bir ömür sürmesine rağmen ardında zengin bir edebi miras bırakan Abdullah Tukay, şiirlerinin yanı sıra siyasî makale ve fıkralar da kaleme almış, değişik gazete ve dergilerde müstear isimlerle de yazılar yazmıştır. Anne ve babasının erken ölümü, Tatarların millî menfaatleri, yaşadığı zamanın zorlukları, kendi acı yazgısı gibi hususlar da yazı ve şiirlerine tesir etmiştir. Halk şiirinden, mitolojisinden ve atasözlerinden yararlanan Tukay, şiirlerini millî kaynaklarla beslemekle yetinmemiş; insan ruhunu derinlemesine ele alabilmek için dünya edebiyatının önemli ustalarından da istifade etmiştir.

Kırılmış ve savrulmuş genç bir çabaydı Abdullah Tukay. Bugünden geriye bakıp eleştirebiliriz de. Rusların ürettiği planlara aldanmış olmasını tartışma konusu yapabiliriz de. Onun inşa etmeye çalıştığı ‘Tatarlık’ fikrinin, daha sonra Ruslar tarafından ‘Türk olmamak’ vurgusu üzerinden yaygınlaştırılmasını düşünüp öfkelenebiliriz de. Ama burada tüm dünya üzerine çökerken, çocukluğundan sadece kederler biriktirmiş gencecik bir entelektüelin savrulmasını görebiliriz sadece. Ve elbette günün sonunda Tataristan’da bütünüyle Ruslaşmak’tan korunmuş bir halk ve dilden söz edebiliriz.

  • Kazan Türkleri’ne ısrarla “Sultan’ın ülkesine gidin” diyenlere karşı çıkarak Kitmibéz (Gitmiyoruz) diyerek haykırmıştır. Buradan ve bugünden okumamak gerekiyor Tukay’ı ve çabasını. Hatta büyük fikir adamı İsmail Gaspıralı’nın durduğu yerden bile. “Batı medeniyetini ve Batılılaşmayı 1552’den beri ülkelerindeki işgalci Ruslar vasıtası ile tanıyan Tatarlar için hayli zor bir süreçtir geçen yıllar. Sultan’ın ülkesi İstanbul bile devrilirken yapabileceği çok da bir şey yoktu doğrusu.

Yine de tekrar etmek gerekir ki, bugünkü Tataristan’ın günün birinde tamamen bağımsız bir ülke olmasına gidecek yolun başındaki el feneridir Abdullah Tukay. Tataristan’daki her çocuğun en az bir şiirini ezbere bildiği milli şair, erken yaşta hayata gözlerini kapatmasaydı eğer fikirleri ve yönelimleriyle hikâyesini kâmilen tamamlayabilecekti. Ama olmadı. Her şeye rağmen bu yetim çocuk, halkının kimliğini bütünüyle yok olmaktan kurtardı. Bugün de Kazan Türkleri hala onun şiirlerine tutunarak kimliklerini korumaya çalışıyorlar.

2011 yılında şairin 125. yıldönümü anısına dikilen heykel.
2011 yılında şairin 125. yıldönümü anısına dikilen heykel.
  • Ey ana dilim, ey güzel dil, anamın, babamın dili! Senin sayendedir, dünyada öğrendiğim her şey
  • Bu dil ile evvelâ, annem ninni söylemiş, Sonraları, geceler boyu ninem masal anlatmış.
  • Ey anadilim, Her zaman yardımınla senin, Küçüklükten beri hissederim sevincimi, kederimi.
  • Ey anadilim! Seninleydi ettiğim ilk duam: Affet demiştim, beni, annemi ve babamı Hüda’m.