Güzel kitap isimleri, iyi kumandanlar ve santraç dersleri

Cins oturum.
Cins oturum.

Yusuf: Bernard Lewis ölmüş, diyorlar.

İsmail: Bernard Lewis… Öldü, ıssız acun kaldı.

Yusuf: Lewis’in ölümü üzerine Twitter’daki dalgaya şahit oldunuz mu bilmiyorum. Lewis ismi etrafında iki yorum yürüdü. İlki, haindi, masondu, şöyleydi böyleydi diyerek. Amerika’nın İslam dünyası ve Türkiye üzerindeki projelerinde az emek sahibi değildi falan denildi. Diğeri de sağduyuluymuş gibi yapan bazı çocuklar tarafından Lewis’in çalışkanlığı falan temalı konuşuldu. ‘Bizi bize anlatan adamdı’ falan…

İsmail: Valla ben, beğenerek okuduğumu hatırlıyorum kitaplarını… Beğenerek belki doğru değil ama dikkatle okuduğumu hatırlıyorum. Bence her şeye rağmen, her şeyden önce iyi tarihçiydi. Ve hani oryantalist diyebileceğimiz adam modeli bence o değildi. Eğer mesele buysa Bernard Lewis acayip oryantalist bir adam falan değildi.

Yusuf: Ben şunu gördüm, o yüzden konuyu açmış oldum. Bizim de sözüne kulak kabarttığımız insanlar, Bernard Lewis çok çalışkandı, çok verimliydi 20 tane kitap sığdırdı 100 yaşına falan dediler… Bu bilgilerin eskide kalmış bilgiler olduğunu ıskaladıklarını fark etmiş oldum. Bernard Lewis belki ilk çalışmalarını; hani modern Türkiye’nin tarihini anlatma açısından iyi çalışmalar, evet, yaptı. Fakat daha sonra ve bugün Türkçede Türk isimler onu aşacak işler yaptı. Bunu anlamak lazım. Yort Savul’da söyleyememiştim, burada söyleyeyim dedim.

İsmail: Abi modern Türkiye’nin kuruluşu meselesinde Kemal Karpat’ın, hatta Kemal Tahir’in, iki Kemal’in yani… Olağanüstü çalışmaları var. Tamam Bernard Lewis’in de çalışmaları var ama bu işler fersah fersah aşar onu.

Yusuf: Evet, hatta Ahmet Demirel Hoca Bernard Lewis’in hatalarını falan da çıkarttı. Dolayısıyla 30 yıl önce ölmüş olsaydı ve biz bu konuşmayı yapıyor olsaydık, evet, Bernard Lewis Türkiye’yi anlatan bir adamdı. Ama artık gerilerde kalmış bir hikâyedir. Bunu ifade etmek lazım.

Furkan: Ama adama da Gertrud Bell muamelesi yapmak da çok doğru değil…

Yusuf: Twitter başka bir uzay.

İsmail: Twitter başka bir uzay abi, o trajik ayrımlar her seferinde oluyor.

Furkan: Twitter dediğin şey ya da sosyal medya bu trajik ayrımlar üzerine inşa edilmiş bir şey gibi… Değil mi?

Yusuf: Karikatür gibi görüyorum ben, karikatür de şeydir ya; kusuru abartmak üzerinedir. Hani burnu biraz uzunsa tamamen burundan ibaret çizersin. Twitter da böyle bir şey… Bu ahlaka da dönüşmüş durumda.

Aykut: Twitter tam o dayı: “Laiklik elden gidiyeah…” Twitter o dayı. Azıcık işte, zamane gençlerinin dili değişiyor belki ama toplamda bütün meseleye oradan bakılıyor.

Furkan: O dayının kelimenin sonuna yaptığı vurgu abi twitter. “Yeah” yani…

KİMSE ÇALIŞMADI İBDA’YI

İsmail: Bir kayıp daha yaşadık, Salih Mirzabeyoğlu.

Furkan: Allah rahmet eylesin.

Yusuf: Allah rahmet eylesin.

İsmail: Yani hayatının bedelini ödemek konusunda, tercihlerinin bedelini ödemek konusunda büyük bir isimdi, Allah rahmet eylesin. Çeşitli tercihler yaptı ve bedelini sonuna kadar ödedi. Türkiye’de artık tercihlerinin bedelini ödeyen kişiye kahraman muamelesi yapıyoruz. Çünkü kimse tercihlerinin bedelini ödemekten yana değil.

Yusuf: Çünkü kararını hemen değiştirebiliyor. Bugün ‘sarı kırmızı yeşil’ diye slogan atıp yarın bu sloganı atmamış gibi davranabiliyor. (Uuu gönderme)

İsmail: Dolayısıyla Allah rahmet eylesin. Çağımızın bir kahramanı olarak kayıtlara geçer, Salih Mirzabeyoğlu.

Aykut: Bedel ödedi elbette ama sadece ödediği bedel değil, -Allah rahmet eylesin, demiş olalım bu arada- hapisten çıktıktan sonraki suskunluğu da bence kayda değerdi.

İsmail: Çok kayda değerdi.

Kumandan tabirini hep çok sevdim. Çok yakıştı Salih Mirzabeyoğlu’na.

Aykut: Yani pekâlâ televizyonlardan inmeyebilirdi, seminer üzerine seminerler verebilirdi. Gittiği her yerde belli bir hayran kitlesi, İBDA ile alakası olmasa da belirli bir hayran kitlesi, fazla fazla olabilirdi. Bundan da kaçındı. Çok yakinen bilmiyorum ama müşahede ettiğim kadarıyla bilinçli olarak kaçındı. Soylu bir duruş bence.

Yusuf: Eyvallah. Belki de asıl soylu taraf orası. Ufak bir eleştiri yapayım ama burada; cenazesine gördüğüm kadarıyla AK Parti’den en azından bir bakan düzeyinde -aynı gün miting vardı evet amabir katılım olur diye beklerdim. Bu ayıp oldu.

Aykut: Tam da bu! Tekrar edelim: çünkü kaçındı. Yusuf: Bunu da önemli oranda Salih Mirzabeyoğlu ile dünya görüşü aynı olmayan biri olarak söylüyorum. Ayıp oldu.

İsmail: Adını koymak lazım, yani biraz tabii… Salih Mirzabeyoğlu insanlara eski utançlarını da hatırlatıyordu. 28 Şubat’ta sen neredeydin, Salih Mirzabeyoğlu neredeydi? 2000 yılında Salih Mirzabeyoğlu gazetede nasıl manşet oluyordu, sen nasıl oluyordun gibi…

Yusuf: Acımasız bir ayna.

İsmail: Dolayısıyla biraz tehlikeli bir uyruktu rahmetli… Herkes açısından biraz tehlikeli bir uyruktu.

Yusuf: Eyvallah, fakat bir hatıra olarak mesela, çocukluk dönemime denk gelmesiyle beraber söylüyorum, 28 Şubat devresinde Salih Mirzabeyoğlu davaları olurken İBDA gençleri, mahkemeyi takip ederken muhakkak orada bir slogan atarlardı. Çoklarının sindiği o günlerde “Yaşasın kumandan Mirzabeyoğlu” diye bağırırlardı… O da işte o 28 Şubat hengamesinde ortaokuldaki bir adamın Türkiye’yi görmesinin notu olarak hep hafızamda kalmıştı. Güzel günlerdi.

Furkan: Kumandan tabirini hep çok sevdim. Çok yakıştı Salih Mirzabeyoğlu’na.

Aykut: İlk gençlik çağımdayken Ankara çay ocaklarında, Ankara’da bir efsane anlatılırdı. Doğru mu ya da ne kadar doğru bilmiyorum. Siz muhtemelen daha iyi biliyorsunuzdur. İBDAcıların kendini yetiştirmek konusunda o kadar iyi olduğu iddia edilirdi ki; işte maddi olarak sıkışınca bir makale yarışmasına bir yere hemen bir makale yazıp… Efsane mi?

İsmail: Yok abi, şöyle…

Aykut: Böyle geçimlerini sağlıyorlardı diye anlatılırdı.

İsmail: Ben de o zaman bana bakan tarafını söyleyeyim. Benim tanımlamam şu İBDA-C için; sert romantik ve entelektüel adamlar idi.

Yusuf: İlla ki entelektüellerdi.

İsmail: Bir İBDA’cıyla sanat felsefesi dâhil, ontoloji dâhil, modern Batı tarihi dâhil, Orta Doğu tarihi dâhil…

Yusuf: Batı resmi dahil…

İsmail: Her şeyi konuşabilirdiniz. Çünkü her şeyi bilirlerdi. Bir yanıyla epistemik cemaat ama bir yanıyla molotof atıyorlar sağa sola. Yani İBDA-C’yi tuhaf ve benzersiz kılan da o.

Aykut: Şöyleydi abi; ben bir ara dergilerini falan da sıkı takip ediyordum. Şu, yine o yaşlarımda çok etkileyici gelmişti bana. Galiba literatürde de yeri var; eylem kararı vermek için herhangi bir örgüt yapısına, asta, üste ihtiyacın yok. İBDA külliyatını, belirlenmiş kitapları okuduğun zaman sen bir İBDAcısın ve nerede ne eylem yapacağına karar verebilirsin, deniyordu ve bu da çözülemez bir yapı kurulmasına sağlıyordu.

İsmail: Onun literatürde bir adı da var; kendinden zuhur. Mesela ben Hamas’ın örgütsel yapısını İBDA’dan ya da İBDA’nın örgütsel yapısını Hamas’tan aldığını düşünürüm. Çünkü Hamas’ta da kendinden zuhur diyebileceğimiz bir şey vardı çok uzun süre sonra merkezileşti Hamas. Yani 90lı yıllarda kurulduğunda Hamas, İsrail tarafından çözülemiyordu çünkü kimin Hamasçı olduğuna dair bir veri yoktu ortada. Yani piramit yapı değil, yatayda bir inanış gibi. Ona kendinden zuhur, diyor İBDA-C. Böylece bir İBDA-C kliği, şurada Akademya diye olağanüstü entelektüel bir dergi çıkarırken; bir başka klik bir yere molotof atıyordu. Yani enteresan bir örgütsel yapıydı. Tabii enteresan bir örgütsel yapı olduğundan Türkiye’de bunun doktorasını çalışan, tezini çalışan yüzlerce insan oldu. Di mi?

Yusuf: Tabii binlerce…

İsmail: Gülüşmeler, buraya gülüşmeler yaz Arda. (Gülüşmeler)

İsmail: Kimse çalışmadı abi İBDA’yı. Peki Arda Bey sizin konunuz ney? Bir konunuz var mı?

Arda: Yaşım gereği bilmiyorum; ders kitaplarına girmediği için de susuyorum abi.

BAZI KİTAP İSİMLERİ ÇOK GÜZEL

İsmail: Dün konuştuğumuz kitabın adı neydi? Baba yorgun mu?

Arda: Elleme Baba Yorgun.

Furkan: Böyle bir kitap mı var?

Arda: Dedalus’un ilk bastığı kitaplardan birisiydi. Kimdi yazarı hatırlamıyorum.

Yusuf: Yerli değil mi?

Arda: Yerli. İsmine âşık olmakla beraber, kitabı pek beğenmemiştim.

İsmail: Arjantin’e âşık olup, Almanya’yla evlenmek gibi.

Arda: Biraz öyle.

İsmail: Ama mesela güzel kitap isimleri diye bir şey var. Başlangıçların…

Furkan: Sonsuz Mutluluğu…

İsmail: Mesela Başlangıçların Sonsuz Mutluluğu kötü bir kitap ismi.

Yusuf: Çok girift, çok anlaşılmaz.

Furkan: Genel Aykut Ertuğrul kitapları böyle isimler alıyor dikkat ederseniz.

Yusuf: Anlaşılmayı reddediyor sanırım.

Furkan: Yalnız bak, Türkiye’de Aykut Ertuğrul bunun öncülerinden biri ama dünyada da böyle bir trend var. Modern edebiyatçıların kitaplarına baktığımız zaman… Mesela geçen bir kitap gördüm: Bu Şehrin Mutfaklarında Bıçak Yok. Kitabın isminin Türkçesi bu. Neden öyle Aykut Bey?

Aykut: Bizim kitabımızla -biz vurgusunu özellikle yapıyorum- onun bir alakası yok Furkan Bey.

Furkan: Çok sağcı bir dil… Siz yakında esnafımızla çay da içersiniz Aykut Bey…

Aykut: Tabii empati gününü bekliyorum.

İsmail: Kitap meselesine geri dönelim ama o esnafımızla çay içme meselesi de ayrı bir mesele… Geçenlerde, İlhami Çiçek’in toplu şiirlerine isim arıyoruz. Latif Çiçek abiyle beraber. Latif Çiçek abinin kafasında 3-4 tane isim var ve bunların arasında Satranç Dersleri yok. İlhami Çiçek satranç derslerini Nuri Pakdil’e götürdüğünde; dosya olarak. Dosyanın üstüne “bu hüznün mesnevisi” yazmış.

Aykut: Öyle mi?

İsmail: Tabii tabii… Fakat Nuri Pakdil, “Beyefendi bu kitabın adı ‘satranç dersleri’ olacak” demiş ve tabii ki üstada hiçbir şey denilemeyeceği için. Üstattır yani ne diyeceksin…

Yusuf: Siz niye onu tercih etmediniz. Satranç Dersleri, güzel isim.

Furkan: Şairin tercihi ama…

İsmail: Şairin tercihine geri döndük. Şimdi şöyle düşünün; Satranç Dersleri ile Bu Hüznün Mesnevisi arasındaki isimlendirme farkı aslında devasa bir fark. Kitap ismi dediğin şey abi aşırı kritik bir şey. Bu hüznün mesnevisinin neredeyse alıcısıyla, satranç derslerinin alıcısı arasında bir fark yok mu sizce de?

Arda: Dehşet bir fark var.

Yusuf: Taban tabana var.

Arda: Satranç Dersleri bence çok güzel bir isim ama bence kapsayıcı değil. Bu Hüznün Mesnevisi kitabı komple kucaklıyor.

Furkan: Satranç Dersleri kitaba; sanki kitap o meşhur şiirden ibaretmiş havası verirdi.

Yusuf: Eyvallah. Peki, en beğendiğiniz kitap ismi? Şu an aklınıza gelen.

İsmail: Tarihten vereyim mi örneğimi? Ben Kitabül Hiyel’i severim abi.

Furkan: Kitab-ül Fiten var bir de…

İsmail: Kitab-ül Fiten de Ahmet Murat’ın bitiremediği şiir kitabı.

Furkan: Yıllardır…

İsmail: Bitiremediği dosyası daha doğrusu.

Yusuf: Ben tuhaf bir şekilde Macar bir romancı var, ismini bir türlü telaffuz edemiyorum ama Alfa’dan çıkmıştı sanırım, kitabının ismini çok severim: Kalbin Yardımcı Fiilleri. Niyeyse çok hoşuma gitmişti.

Furkan: Çok güzelmiş.

İsmail: Çok güzel. Ben de bir Sallinger kitabı söyleyeyim. Yükseltin tavan kirişini ustalar.

Aykut: Çok güzel yav.

İsmail: Abi ne güzel.

Arda: Yazarını şimdi hatırlayamadım ama yine Dedalus’tan geldi aklıma; Koşan Köpeğin Rengi…

İsmail: Eh, işte ya.

Aykut: O da güzelmiş.

Yusuf: Parlak.

Aykut: Benim sevdiğim kitap ismi de -hatta o kadar seviyorum ki çalabilirim- Abdülkerim Sürüş’ün Molla Sadra’yla ilgili yazdığı kitabının adı: Evrenin Yatışmaz Yapısı.

Yusuf: Tam Aykut Ertuğrul kitabı adı.

İsmail: Ama çok şiirsel değil mi hepsi?

Arda: Hep tamlama.

İsmail: Demek ki doğru kitap ismi tamlamaymış.

Aykut: Doğru kitap ismi Kabahatler Kanunu değil yani. Ve Aykut Ertuğrul cevap verdi.

İktidarın nerede olduğunu makyajlı bir şekilde ortaya koyuyorsunuz. Ve o çocuk da o iktidara dönüp bakıyor.

Furkan: Kabahatler Kanunu bir kahramanlık yaparak aldı adını belki Aykut Bey, ne malum?

Aykut: Benim en sevdiğim sahnelerden biridir. Bruce Lee filmi… Filmi uzun uzun anlatmayayım ama Bruce Lee fakir çocuk falan… Bir yerde bir grup karate öğrencisini dövüyor. Döverken, her seferinde bir hamlenin adını söylüyor ve en son vurucu hamleyi yaptığında: “Ve ejderha kuyruğunu kaldırdı.” Diyor. Ne zaman böyle bir ani saldırı yapsam, bitirici bir saldırı… Kendi kendime böyle diyorum: “Ve ejderha kuyruğunu kaldırdı!”

Furkan: Ejderha kuyruğunu kaldırdı; Hazreti Ali kılıcını çekti ve onu ortadan ikiye böldü.

Aykut: Vay, saygı duyduk.

BAŞBAKANIN ARABASININ ÖNÜNDE ÇEKTİRDİĞİM RESMİN ALTINA DÜŞTÜĞÜM SON MENŞINLAR

İsmail: Şimdi o esnaf meselesine dönebiliriz. Geçenlerde çocuğun biri başbakanın makam arabasıyla yan yana fotoğraf çektirip paylaştı. Yani iş, bilmem hangi vekilimizi makamında ziyaret ettik ya da bilmem hangi müdürümüzle görüş alışverişinde bulunduk fotoğraflarından sekti; başbakanın arabasıyla yan yana fotoğraf çektirme işine kadar ilerledi.

Arda: Başbakan içindeyken mi?

İsmail: Hayır işte öyle park hâlindeyken…

Arda: Tamam can alıcı, kilit soruyu sorayım dedim.

İsmail: Napacağız abi biz bunu ya?

Furkan: Buna yapacak bir şey yok. Bürokrasi inşallah abi. Takım elbise giyen genç edebiyatçılarımız İl Milli Eğitim müdürüyle fotoğraf çektirdikten sonra bu çocuğa bunu çok görmeyelim.

Yusuf: Çünkü iktidarın nerede olduğunu makyajlı bir şekilde ortaya koyuyorsunuz. Bu da bizim özeleştirimiz olsun.

İsmail: Evet.

Yusuf: Ve o çocuk da o iktidara dönüp bakıyor.

Aykut: Başka bir kitap ismi de durumumuzu açıklıyor: Bizim Büyük Çaresizliğimiz.

Arda: Müthiş kitap ismidir.

Furkan: Çok güzel kitap ismidir. Ben bir de onun şeyini çok severim ya: Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra.

RAMAZAN’DA SENİ EN ÇOK ZORLAYAN ŞEY?

İsmail: Soru, Ramazan ayındayız… Ramazan’da seni en çok zorlayan şey Yusuf?

Yusuf: Yemek ve su ile ilgili hiçbir sorunum olmadı. Zannediyorum sigara ile ilgili ufak bir sorunum var ama beni en çok zorlayan şey okumak. Çünkü hakikaten böyle “pause” tuşuna basılmış gibi zihin. Bütün anlam ortadan kaybolmuş gibi.

İsmail: Eyvallah. Furkan?

Furkan: Öfkelenmemek abi. Şöyle, üç yıl önceki bir tartışmayı tekrardan kafamda canlandırabiliyorum oruçluyken. Bunu da deseydim keşke, o lafı da söyleseydim.

Aykut: Bir çeşit arınma o zaman bu. Yani geriye dönük her şeyi tekrar muhasebe ediyorsun.

Furkan: O tartışmayı tekrar kafamda yaşıyorum, ulan bunu da söyleseymişim falan diye.

Yusuf: Şunu diyor musun? Keşke söylemeseydim.

Furkan: Yok ne yazık ki tam tersi.

İsmail: Oruç da tutan seküler bir insan olarak Arda’cığım, seni zorlayan nedir?

Arda: Mahalle baskısı. (Gülüşmeler)

İsmail: Çok iyi.

İsmail: Ne demek mahalle baskısı?

Arda: Daha neresini açıklayayım abi; Türkiye’de bundan daha açık bir kavram herhalde yok.

İsmail: Yok, doğru.

Aykut: Vallahi şöyle; ben 2-3 yıldır Yusuf Bey, okuyabiliyorum. Dolayısıyla okumakla ilgili çok sıkıntı çekmedim. Tabii Spinoza okumuyorum da (breh breh breh!) roman okuyorum. Ama beni sigara meselesi çok zorluyor; sigarasızlık…

Yusuf: Yalnız şey enteresanmış, onu da söyleyeyim de dün Ömer Hoca’yla (Ömer Türker) çok uzun bir telefon konuşması yaptık; sahur vaktinin bereketiyle… Ondan öğrendim ben, hoca diyor ki ben en verimli çalışmamı Ramazan’da yapabiliyorum. Oruçluyken doktora tezimi yazdım, diyor. Müthiş değil mi ya?

İsmail: Ne güzel.

Yusuf: Hayran oldum.

İsmail: Soruyu soran olarak ben de cevap vereyim. Beni Ramazan’da en çok zorlayan şey dünya. Niye var? Yürüyen ölülerin gündüzü benim açımdan. Şimdi böyle söyleyince bana kızıyorlar.

Furkan: Oruç seni tutmuyor yani.

İsmail: Abi oruç beni tutuyor. Yani yer ağırlaşıyor, yürümek zorlaşıyor, nefes almak zorlaşıyor. Zor geçiyor abi benim orucum. Dünya ile kavga ediyorum. Ama son 3-4 yıldır en azından etrafımdaki insanlara zarar vermeyen bir oruç performansım var.

Arda: O zaman bir kapanış eyvallahı…

İsmail: Eyvallah.