Halep İl Göç İdaresinde yaşananlar yahut Batılı mülteciler meselesi

Batılı mülteciler meselesi
Batılı mülteciler meselesi

23. yüzyılda bir kıyamet gibiydi yaşananlar. Gazeteler Avrupalı, Amerikalı mülteci haberleriyle doluydu. Başlayan iç savaşın ardından insanlar ya virüs kapmış mankurt androidlere dönüşecekler ya da kaçacaklardı. Başka çare yok gibiydi şimdilik… Bir uçakta neredeyse alabileceğinin üç katı yolcu, istiflenmiş şekilde, Balkanlara kadar ulaşabilirse oradan İpsala, Gümülcine sınır kapısından geçerek İstanbul’a, Ankara’ya, Diyarbekir’e, Halep’e, Şam’a dağılıyorlardı. Onlar için kurtuluş demekti bu.

Yıl: 2256

Yer: Halep İl Göç İdaresi

Kapının önünde bekliyordu George. Büyük büyük dedesinin mirasından yanında getirebildiği tek şey olan, o her şeye karışmış koca burnu çekiyor, sonra anlamsız gözlerle sağa sola bakıyordu.

Bir görevlinin çıkıp kendisiyle ilgilenmesini istiyordu ama yoğunluktan kimsenin başını kaşıyacak vakti yoktu. Halep İl Göç idaresi’nde gözleri bir tanıdık tarıyordu. Arıyordu demiyorum tarıyordu diyorum. Aramak çok insani bir şeydi ve insanlar yıllardır aramayı unutmuşlardı. Kimler yoktu ki burada. Moskova’dan Vladimir Rasputin, Colaradolu Donald Rice, New Jersey’den George Trump, Münihli Markus Merkel, Hollandalı Tark Rutte. Hepsi ülkelerindeki iç savaştan kaçıp gelmişlerdi buraya…

Göç idaresinin uzunca koridorunun duvarındaki yağlı boya tablolara takıldı gözleri. Yüzlerce yıl öncesinden kalan, Bağdat’ın yıkık evleri, Halep’in harap sokakları ve deniz kıyısında yere uzanmış yatan üzerinde kırmızı kıyafetleri olan bir çocuk.

Denizlerin dev buzul parçalarıyla dolduğu ve gemilerle yolculuk yapmanın neredeyse mümkün olmaktan çıktığı bu zamanda, buraya ulaşmak için yapabilecekleri tek şey, insan kaçakçılarına ellerinde avuçlarında ne varsa vermekti. Uçan arabalarıyla mesafeleri kısalttıkları bu çağda, beğenmedikleri ve hangarlara terk ettikleri petrol yakıtlı eski Boeing 787 Dreamliner uçaklar, artık kaçış umutları olmuştu. Oldukça ilkel olduğu için yeni teknoloji radar sistemleri bu uçakları yakalayamıyordu. Her gün ölüme uçuyordu yüzlerce insan, petrol kaynakları tükenme noktasında olduğu için sınırlı yakıtla yola çıkan birçok uçak yüzlerce mültecinin felaketi olmuştu.

23. yüzyılda bir kıyamet gibiydi yaşananlar. Gazeteler Avrupalı, Amerikalı mülteci haberleriyle doluydu. Başlayan iç savaşın ardından insanlar ya virüs kapmış mankurt androidlere dönüşecekler ya da kaçacaklardı. Başka çare yok gibiydi şimdilik… Bir uçakta neredeyse alabileceğinin üç katı yolcu, istiflenmiş şekilde, Balkanlara kadar ulaşabilirse oradan İpsala, Gümülcine sınır kapısından geçerek İstanbul’a, Ankara’ya, Diyarbekir’e Halep’e Şam’a dağılıyorlardı. Onlar için kurtuluş demekti bu.

Göç idaresinin uzunca koridorunun duvarındaki yağlı boya tablolara takıldı gözleri. Yüzlerce yıl öncesinden kalan, Bağdat’ın yıkık evleri, Halep’in harap sokakları ve deniz kıyısında yere uzanmış yatan üzerinde kırmızı kıyafetleri olan bir çocuk. Bir hatıra, yüzlerce yıl öncesinin bir belleği olarak asılı duruyordu tablolar büyük yıkımdan beri… Bir zamanlar, dedelerinin yakıp kül ettiği bu şehirlerin yüzlerce yıl sonra kendilerine sığınak olacağı akıllarına bile gelmezdi oysa.

Otururken, beyninde çerezler dolanıyordu. Ülkesi, insanlar, uzay üsleri, dev binalar, uçan arabalar, simülasyonlu sohbet yani realmotionchat uygulamaları ve daha birçok şey zihnini meşgul ediyordu. Avuçlarına yerleştirilmiş çipe baktı anlamsızca. Biraz geç kalsa karşıt grupların yaydığı bir virüs çipe bulaşabilir ve sistemi çökebilirdi. Savaş başladığından bu güne neredeyse 1 milyon’a yakın insanın sistemi çökmüştü. Mankurtlaşmış olarak sokaklarda dolaşıyorlardı.

Denizlerin dev buzul parçalarıyla dolduğu ve gemilerle yolculuk yapmanın neredeyse mümkün olmaktan çıktığı bu zamanlar.n
Denizlerin dev buzul parçalarıyla dolduğu ve gemilerle yolculuk yapmanın neredeyse mümkün olmaktan çıktığı bu zamanlar.n

Beynindeki koordinasyon merkezine ağlamama emrini vermesi gerekiyordu fakat vücut kontrol kumandası yanında yoktu. Her şey ama her şey Philadelphia’daki Hologram House’da kalmıştı. Zaten Halep İl Göç İdaresi’ne de bunun için getirilmişti. Buraya gelen Amerikalı ve Avrupalı sığınmacılar, sığınma hakkı alabilmek için öncelikle küçük bir operasyonla bu çiplerden kurtarıldıktan sonra kendilerine kimlik veriliyordu. Buralarda yaşadığı halde çipleri olduğu tespit edilenler ise deport ediliyorlardı. Ya yakalanmamalı ya da artık buradaki normal insanlar gibi olmalıydılar. Buradaki insanlar da yüzlerce yıl boyunca onlar gibi olmaya heveslenmişler ama büyük yıkımdan sonra teknik ilerleme ve medeniyet konusuna uzun uzun kafa yoran düşünürlerinin yolunu tutmuşlardı.

  • Sezai Karakoç, Teoman Duralı, İsmet Özel, Nurettin Topçu gibi insanların yüzlerce yıl önce ortaya attığı fikirler şimdi karşılığını buluyordu bu coğrafyada…

Koridordaki uzunca bekleyiş Halep İl Göç İdaresinin sevimli memuru Aylan Kurdi’nin adını ünlemesiyle sona erdi. Biraz sonra içeri girdi. Bir sandalyeye oturdu. Göç idaresinin görevlileri kimlik işlemlerini halledeceklerdi. Kimliğini kazandıktan sonra Halep sokaklarında özgürce dolaşabilirdi. Doktor Ümran Nakhiş, yavaşça yaklaştı George’a. Göz göze geldiler. Korkuyordu George. Korkma dedi Doktor Ümran. Korkma. Beş dakikalık bir operasyonla beynindeki çipleri temizledi George’un. Kimliğini teslim etti ona. Tuhaf gelmişti ilk hissettikleri.

Her şey ama her şey Philadelphia’daki Hologram House’da kalmıştı.n
Her şey ama her şey Philadelphia’daki Hologram House’da kalmıştı.n

Hiçbir şey kontrolünde değildi artık. Ağlayacak, üzülecek, acı çekecek ve ne yazık ki artık hiçbir şeyi, ne duygularını ne de hareketlerini kumanda edebilecekti. Oysa yüzlerce yıl önce acıyı, Halep’in, Bağdat’ın, Bakü’nün, Grozni’nin, Lahor’un Kâbil’in, İslamâbad’ın insanlarına bıraktığında ataları, kendileri için bütün sorunların çözüleceğini düşünmüşlerdi.

Gözyaşı kendilerinden uzak olmuştu ama işte şimdi birer androide dönüşmüştü insanlar ve çökmüştü sistem.

Buraya geldiğinde ilk dikkatini çeken şey insanların ağlaması ve gülmesi olmuştu. Burada insanlar kendilerini gördüklerinde ağlıyorlar ve bazen de yüzlerine bakıp tebessüm ediyorlardı. Hatta sokaklarda ağıt yakan, türkü söyleyenler bile vardı. Mesela ateşle bir şeyler yapan bir kadın görmüştü. Bunu yeni hologramik bir teknoloji sandı. Ne yaptığını sordu kadına. Tandırda ekmek cevabını aldı. Bilemedi ekmeğin ne olduğunu.

Ekmeği, suyu ve alın terini unutmuşlardı bir asırdan beri. Birçok şey ilginç gelmişti, yadırgamıştı ilk başta… Emani El Rahmun isminde küçük bir kız çocuğu elindeki oyuncağı, kızı Joody’e uzattığında bunun ne anlama geldiğini saatlerce düşünmüş ama anlayamamıştı.

Şimdi anlayacaktı…

Yavaş yavaş…