Hazır şehir: Yozgat

Yozgat
Yozgat

Gözlerime gönlüme, kılık kıyafetime, ardımda bıraktığım yola baktı. Olduğu yere oturup eliyle yanını gösterdi. Eline uydum. Tütün sardı, derin bir nefes çekti, uzattı. İçtim. Sorular sordu. Cevapladım.

Hazır şehir efsanesine en çok yaklaştığım an, isimsiz bir gezginin kaleminden çıkan aşağıdaki satırları okuduğum anlardı. Vakitsiz bir ölüm, ulakla aramıza girmeseydi, yolda ve daha neşeli olabilirdim.

Oysa bir kez daha senin huzurundayım, nereden geldiğini bilmeyen bir posta güvercini gibi yönsüz, hatırasız, kederli. Yine de bilemeyiz, belki hâlâ bir umut vardır. Çünkü mektup şöyleydi:

Bozkırın merkezine, yüz belki bin yıllar önce kurulmuş olan, dillere destan o şehri ilk duyduğumda öyle sanıyorum ki daha çocuktum. Adı annelerin ninnilerinde, erkek sesli kadınların şarkılarında, dehşetli efsanelerde, ihtiyar hikâyecilerin kırışık dudaklarında, yeni yetme büyücülerin parmak uçlarında ölümsüz bir anıt gibi dolaşan Yozgat’tan bahsediyorum size. Onu ne zaman görmeniz gerektiğini asla bilemezsiniz. Kolay değildir gözlerini Yozgat’a hazırlamak ve her gezginin harcı değildir içinde Yozgat geçen hikâyeler yazıp söyleyebilmek...

Yozgat’tan bahsediyorum size. Onu ne zaman görmeniz gerektiğini asla bilemezsiniz. Kolay değildir gözlerini Yozgat’a hazırlamak ve her gezginin harcı değildir içinde Yozgat geçen hikâyeler yazıp söyleyebilmek...

O, yalnızca ona gerçekten özlem duyanlara, bağlılığını ispat edenlere açar yolunu. Zaten yeryüzünün neresinde olursan ol ve nereyi ararsan ara; yönünü bulmak için alelade yöntemlere başvurursan yanılırsın; yıldızlar yalan söyler, yer, gök ve arasındakiler sana, yeteneklerine karşı kör, sağır, dilsiz kesilirler. Çünkü gerçekten bir menzile sahipsen tek pusulan ancak ve ancak gönlündür. Ben de böylece yola çıktım. Gönlüme bakarak.

Yozgat’a ulaşmak için kum fırtınalarının, çöl rüzgârının içinden geçtim. Bin bir gece dolaştım. Her gecede başka bir âlem gördüm. Ihlamur kokuları arasından, yaban güllerinin, ulu kayınların, geyik nefeslerinin içinden -sürü başı, iri boynuzuyla havaya ürkütücü toslar vurdu varlığımı sezince- dar kapıların, geniş ama geçit vermez duvarların üzerinden. Oyalanmadım. Nehirlerden, patikalardan, koyun sürülerinin, çakal ulumalarının üstünden… Kurtların ıslak burunlarında kaydım -ak göğüslü olana yaklaşıp özüne baktım, sıcak nefesine kulak kabarttım. Başını kaldırıp aya doğru uludu. Usulca sıvıştım- Yarasalarla, sırtlanlarla, vahşi kedilerle, zehirli yılanlarla boğuştum. Hastalıklara tutuldum, titreme nöbetleri, sara krizleri, cinnet belirtileri gösterdim. Her defasında zorlanarak da olsa derinden bir “hû” çekerek gönlüme baktım. Orada Yozgat’ı gördüm, Yozgat’ı ve yolu! Ki şehirler, ona varan, sakinlerini ondan uzaklaştıran yollar olmasa nedirler ki? Hikâyeler yolda yapılır, yolda aktarılır ve yalnızca yolda hatırlanır. Hikâyesi olmasa yolcular, onu hatırlayan, aktaran, anlayan yolcular olmasa şehirler ne işe yarar ki?

Nihayet bir kapıya vardım. Beni, uzun siyah saçları topuklarına kadar uzanan iri siyah gözlü, sağ şakağında belli belirsiz bir dövme izi olan, güzeller güzeli bir kadın karşıladı. Bin yıl yaşamış kadar derin, daha dün doğmuşçasına bakir ve masum görünen gözleri, fethedilmez kaleleri andırıyordu. Kafa karıştıran bir ışık oyununa maruz kalmış gibiydim.

Hikâyesi olmasa yolcular, onu hatırlayan, aktaran, anlayan yolcular olmasa şehirler ne işe yarar ki?
Hikâyesi olmasa yolcular, onu hatırlayan, aktaran, anlayan yolcular olmasa şehirler ne işe yarar ki?

Gözleri, gelirken içinden geçtiğim çöl, eteklerinde dolaştığım ulu dağlar, kıyısında durduğum umman gibi sonsuz, erişilmezdi. Neşe, dert, aşk, öfke, hüzün, coşku, bitkinlik aynı anda göz bebeklerinden dışarıya yansıyordu. Bozok Yaylası’nda oradan oraya asaletle koşturan yabani at sürülerinin toynak sesleri çınladı kulaklarımda. Bakışlarını yakalamaya çalıştığım her seferinde avucumda su tutmaya çalışır gibi çaresiz kaldım. Ben ter içinde halimi anlamaya uğraşırken o tek seferde bakışımı kuşattı. Bin dikkatle inceledi beni.

  • Gözlerime gönlüme, kılık kıyafetime, ardımda bıraktığım yola baktı. Olduğu yere oturup eliyle yanını gösterdi. Eline uydum. Tütün sardı, derin bir nefes çekti, uzattı. İçtim. Sorular sordu. Cevapladım.

Omzuna hamaili astığı bir heybesi vardı. Heybesinden adını bilmediğim meyveler çıkardı. İkram etti. Yedim. İlki sert çekirdekli, yumuşak tatlı, damağı dolduran bir kıvama sahipti. İkincisi ekşi, karpuz iriliğinde turuncu renkliydi. Üçüncüsü armut büyüklüğünde s şeklinde içi envayi çeşit baharatla doldurulmuş gibiydi. Yedikçe bütün vücuduma diş ağrısı gibi ani ve şiddetli bir tazelik, dirilik yayıldı. Göğsüm doluyor, gözlerim yaşarıyor, vücudum karıncalanıyordu. Bana ne olduğunu anlamaya çalışırken o, işaret parmağını dövmesinde gezdirerek beni tartmaya devam etti. Uyu dedi, uyudum. Uyan dedi, uyandım. Gözlerimi açıp yeniden ikram ettiği meyvelerden yedim. Sonunda bu uzun suskunluktan yorulmuştum. Ayağa kalktım. Benimle kalktı. Yürüdüm. Kapıya elimi uzatınca arkamdan seslendi; “Nereye gidiyorsun?”

“Şehre?”

“Hangi şehre?” Duraksadım. “Kapının ardındakine, Yozgat’a elbette.” Kahkahayla güldü. Gülüşünde insanı aynı anda hem cezbeden hem ürküten bir çınlama vardı. Şehre gitmeliydim, gönlümü ondan koparıp zorla yeniden Yozgat’a yöneldim. Kapının kolunu... Açılmadı. Bir daha denedim, bir daha bir daha. Elim, tırnakları kesilmiş bir kurdun pençesi gibi mağlubiyet dolu bir öfkeyle geri çekildi.

“Hangi şehre?” Duraksadım. “Kapının ardındakine, Yozgat’a elbette.”
“Hangi şehre?” Duraksadım. “Kapının ardındakine, Yozgat’a elbette.”

Çaresizce sordum: “Neden giremiyoruz? Kapı neden açılmıyor?” Cevap vermedi. Gidip oturdu. Bir yandan kapıyı omuzlarken tekrar sordum: “Neden?” Şimdi ilk defa kendisiydi. Bütün yüzlerinden arınmış olarak. İspat edemem ama anlıyor, hissediyordum, şöyle dedi: “Efsaneye göre kapının ardında hazır bir şehir var. Evleri, yolları, tabiatıyla kusursuz bir uyuma sahip mükemmel bir şehir. Yozgat orada Yozgatlıları bekliyor. Ama görmüyor musun, şimdiye kadar buraya ulaşabilen sadece ikimiz varız; sen ve ben. O kadar uzun süredir Yozgat için bekliyorum ki ilk gördüğümde senin gerçek olduğuna bile inanamadım. Hayal ediyorum sandım.” “Gerçeğim ben.” “Evet biliyorum, kaburga kemiğimden yapılmış bile olabilirsin.” Derken güldü. Gerçek bir gülüşle. Biliyor, hissediyordum. Eliyle yanını işaret etti. Kapının yanından ayrılamadım. Başını hafifçe yana çevirerek saçlarını savurdu, gözlerinde yabani atlar; Neşe, dert, aşk, öfke, hüzün, coşku, bitkinlik... “Yeterince beklersek, başkaları da gelecek; biz ya da çocuklarımız ya da onların çocukları görecekler Yozgat’ı. Artık umudum var. Bekleyeceğiz.” “İyi de ne zaman? Kaç kişi?”

“Kapıya bak, bana verilen, benim de sana verebileceğim tek şey, orada yazılı olan tek kelime. Bunca yıldır beklerken o kapıya ne sorsam aynı cevabı verdi. Tüm sorulara yalnızca tek bir cevap!”

Hevesle kapıya yöneldim tekrar. Kapının üzerindeki tozları ceketimin yeniyle sildim. Harflerin üzerini, altınlarını parlatan kuyumcular gibi hırsla sildim. Sonunda okudum. Havva’ya -adının Havva olduğunu söyledi, doğru değilse bile insanın böyle bir durumda kendi adını seçebileceğini düşünerek itiraz etmedim- döndüm. Onun baktıkça derinleşen, gönlümü saran gözlerine, kirpiklerine, şakağındaki dövmeye, saçlarına, güzel ellerine. Yanını gösterdi. Eline uydum.

Tütün sarıp derin bir nefes çekti. Bana uzattı. İçtim. Kapının bana da aynı kelimeyi gösterip göstermediğini merak ediyordu; sordu. O tek kelimeyi, Yozgat’ın sesini, önce heceleyerek, sonra tek seferde, çiğner gibi, yutar gibi, artık tanıyıp adını koyabildiğim yepyeni bir duyguyla, aşkla kulağına defalarca fısıldadım: “Ellaam...”