Tükenmeyen şehir: Halep

Halep
Halep

Güvercinlerimize gideceğimiz yeri fısıldadık; bizi takip ediyorlar, evlerimizde ve sokaklarımızda gezinen kedileri sırtımıza aldık bizimle geliyorlar; şiirlerimize talip değilsiniz zaten onlar da bizimle geliyorlar; Halep’in ruhu hikâyelerle örülmüştür, savaş tamtamlarıyla, duygusuz emirlerle, zulümlerle paslanmış kulaklarınız tek bir kelimesini bile işitemedi, hikâyemiz bizimle geliyor.

Halep, Arapça ve bazı Sami dillerinde “süt veren” anlamına gelir. Tarihi MÖ 3000’li yıllara kadar dayanan şehirde, birçok etnik kökenden topluluk yaşamaktadır. Halep’in nüfus yapısı esas itibari ile Arap ve Türkmen’ler­den oluşmaktadır. Şehir merkezinin nüfusu 2011 tahminine göre…

Ama dur gönlü kırık okur, ansiklopedilerden ve ansiklopedilerde yaşa­yan, rakamlardan ibaret bilgilerden bize ne! Sana istatistiklere ve hatta mekanlara sığmayan ruhtan bahsedeceğim.

Çünkü Halep’i ararken -kitaplarda, ansiklopedilerde değil yollarda ararken- şehrin ruhuyla karşılaştım. O sırada süt veren şehre ulaşmak için tank namlularının gölgesinden, mayın tarlalarından, tel örgülerin arasından geçmekle meşguldüm. Karşıma çadırlardan yapılmış bir kent çıktı. Çadırların ipleri arasında oyun oynayan çocukları izleyerek, ağıt yakan kadınları dinleyerek, donuk bakışlarla yere çömelmiş, acı­dan taş kesilmiş adamların sırtını sıvazlayarak yoluma devam edecek­tim ama durduruldum. İri yarı, ak saçlı kör bir ihtiyar tarafından. İşle­meli ipekten mahfazasında el yazması bir Kur’an-ı Kerim taşıyordu. İhtiyarlar, aceleci okur, ihtiyarlar büyük insanlık hikayesini yorulma­dan göğsünde taşıyan kaynaklardır. İnsanlığın binlerce yıllık deneyimi onların belleklerinde eşsiz bir cevher olarak hazırolda bekler. Bunu her seyyah bilir.

Çadırların ipleri arasında oyun oynayan çocukları izleyerek, ağıt yakan kadınları dinleyerek, donuk bakışlarla yere çömelmiş, acı­dan taş kesilmiş adamların sırtını sıvazlayarak yoluma devam edecek­tim ama durduruldum.

Beni durdurup, bembeyaz bir denizi andıran ak gözlerini gözlerime dikip, nasırlı sert kara elleriyle ellerimi kavrayıp, diz çöküp, boyun bü­küp dinlememi, dinleyip iletmemi emretti. Sesi fırtınalı denizler, taşkın ırmaklar gibiydi. Bir yükselip bir alçalıyor; kâh karşısına çıkanı yutacak gibi büyüyor, kâh yalvarır gibi küçülüp sakinleşiyordu; bu sırada ihtiyar elindeki Kur’an’ı göğsüne bastırıyor, bastırıyordu. Şöyle dedi Halep’in eskiden olduğu yere yönelerek:

“Ey Moğollar, Haçlılar, safsata ordusu, sefil düzenbazlar, sahtekâr tacirler!

Ey meleklerin bile kıskandığı şehrimin, atalarımızın tatlı emanetinin, müşfik evimizin sükunetine kast eden budalalar!

Size söylüyorum size!

Evlerimizi yıkın eyvallah! Köprülerimizi, hastanelerimizi, okullarımızı, camilerimizi yerle bir, sokaklarımızı dar­madağın edin, hatıralarımıza saldırın, geçmişimizi ele geçirmeye çalışın; çocuklarımıza, kadınlarımıza kıyın, delikanlılarımızı ateşe atın, delik deşik edin, ihtiyarları­mızı yerlerde sürükleyin… Eyvallah. Çünkü becerebile­ceğiniz yegâne şey bu.

Peki, o zaman sizi akılsızlığınızla başbaşa bırakıyoruz, teslim oluyoruz. Uğruna öl­düğünüz, öldürdüğünüz, vahşileştiğiniz bu toprak parçasını size bırakıyoruz… Vahşetinizden, kudurmuş köpekleri­nizden, merhametsizliğinizden, kuru­muş, satılmış kalplerinizden usandık gidiyoruz. Sizin olsun toprak, sizin olsun taşlar. Taş ve toprak yetecekse size, alın!

Ey namertler! Ama şunu bilin ki giderken yanımıza Halep’in ruhunu da alıyoruz.

O ruh ne mi? Siz ruhtan ne anlarsınız; ruhsuz kuklalar!

O ruh, bir yetimin gözlerindedir… Muhabbet kuşunu beslediği kafesi, sizin zulmünüzden kaçarken bile bırakmayan, koltuk altında en de­ğerli hazinesini taşır gibi özenle taşıyan sekiz yaşındaki yetim Yusuf’un gözlerinde;

  • Yahut alınlarımızda… Bir eliyle kardeşinin elini öbür eliyle omzunda taşıdığı duman rengi sakat kedisinin başını okşayan Muhammed’in geniş alnında;

Yahut gelinlik kızlarımızın duvağındadır. Yıkıntılar arasında parçala­nan çeyiz sandığını bir an bile düşünmeden şehrin ayakta kalmış tek duvarına, üzerlerine yağan bombalara aldırmadan nişanlısıyla birlikte yaklaşıp boyasını kömür karası gözlerinden aldığı bir kalemle ‘Bir gün Geri Döneceğiz’ yazan Fatımanın duvağında;

O ruhu tam olarak hangi taşın altına, hangi demirin tavına gizleyeceği­ni bilen Halepli ustaların boynundan akan ter damlalarındadır. O usta­lar ki; ‘Halepli ustalar yaşadıkça Halep yok olmayacaktır; çünkü onlar her defasında şehri yeniden yaparlar” övgüsüne mazhar olmuşlardır. İşte ruh budur soysuz aptallar!

Güvercinlerimize gideceğimiz yeri fısıldadık; bizi takip ediyorlar, evle­rimizde ve sokaklarımızda gezinen kedileri sırtımıza aldık bizimle ge­liyorlar; şiirlerimize talip değilsiniz zaten onlar da bizimle geliyorlar; Halep’in ruhu hikayelerle örülmüştür, savaş tamtamlarıyla, duygusuz emirlerle, zulümlerle paslanmış kulaklarınız tek bir kelimesini bile işitemedi, hikayemiz bizimle geliyor; şarkılarımız acıdan çarpılsa da dudaklarımızın kıvrımlarına kurulmuş halde bizimle geliyor; yalnızca özgürken mırıldanacağız notalarını sizden uzaklara doğru. Çocukları­mız oyun oynamayı unutmuştu nicedir sizin yüzünüzden, oyunlarını da alıp bizimle geliyorlar; gülüşümüz, gözyaşlarımız, kederimiz, anıları­mız, hatıralarımız, dualarımızla yükselttiğimiz gök, binlerce yıldır arzın derinliklerine doğru uzayan genişleyen köklerimiz bakın, göremezsiniz ama bakın işte bizimle geliyorlar!

Öyleyse çekirge sürüsü, hainler, aldığınız yerler sizin olsun! Taşlar, toprak, içim acısa da ağaçlarımız, çiçeklerimiz sizin olsun. Halep bi­zimle geliyor; size uğurlar olsun!

Çünkü süt veren Halep, bizimle geliyor, size kalansa bir avuç yıkıntı… Taşlar, toprak sizin olsun. Başkaları gelip sizi onların altına gömene kadar.

Biz Halep’i yanımıza aldık; size uğurlar olsun! Uğurlar olsun!”

Orada kaldım. Halep’i insanlarından dinledim günlerce. Haleplilerin arasında asıl Halep’i buldum. Tükenmeyen şehir Halep, Halep­lilerin belleklerinde ve yüreklerinde yaşamaya devam ediyor­du. Her biri, sözleriyle, hayalleriyle elbirliğiyle “Süt veren Halep”i zihnimde yeniden inşa ettiler.

Bu soruyu sana daha önce sormuştum gönlü yüce okur, yine soruyorum: Nedir, öyleyse nedir bir şehri şehir yapan? Onu yıkmaya, fethetmeye, ona sahip olmaya çalışan barbarların etrafını çevirdiği toprak mıdır şehir? Yoksa şehrin sakinlerinin hatıralarıyla, hikayeleriyle, adımlarıyla sınırlarını belirledikleri alan mı? Karar yine senin.