Kalbimize atılan ilmek

İllüstrasyon: Cemile Ağaç
İllüstrasyon: Cemile Ağaç

Öyle sabahlara uyandım ki bir örümcek veya bir kedi olmadığımdan emin olamıyordum. Öyle uykulara daldım ki bir masa veya bir pencere olduğuma artık neredeyse emindim. Bana neden insan denmekteydi de şu karşıda soluyan, çöpü karıştıran varlığa köpek denmekteydi? Beni köpek yapmayan şey neydi? Onu örümcek yapan şey neydi? Devrelerim yanmıştı. Tanımlarım karışmıştı. İçten içe günahlarımın beni bu acıların içine yuvarladığını biliyordum. Bağrım şerha şerha olmuştu.

Boğazımızdaki Düğüm…

“Ağustos böceklerini duymadığımız ilk akşam bu akşam…” deyip de hüzünlenmek üzereyken... Yemen’de insanların haşlanmış ağaç yaprağı yediklerini ve binlerce çocuğun açlıktan öldüğünü öğrenince... Romantizmimin beyhudeliğini düşünüp bir utanç heykeline dönüşüyorum... Kırk beş yaşımdayım. Kırk beş senedir hiçbir şey değişmedi. Ne zaman akşam yemeğine oturup ailecek bir saadet halkası filan oluşturmaya yeltensek. Ne zaman evimizde kahkahalarımız biraz fazla yükselse. Ne zaman işlerimiz yoluna girdi diye birazcık keyiflensek. Ne zaman başımızı yastığımıza bırakıp da evimizin köşesinde mutluluğumuzun tadını çıkarmaya niyetlensek.

O kör olasıca televizyon, bize dünyanın bir yerinden bir ateş alıp getirip odamızın ortasına döküverdi. Odamızın ortasına, kalbimizin ortasına, suratımızın ortasına... Delik deşik olduk. Dağıldık. Bölündük. Parçalandık. Boğazımızdan lokmamız geçmedi. Kendimizi aşağılanmış hissettik. Vicdanlarımız kanadı. Kanımız ayaklarımızdan ayakkabılarımızdan sokaklara süzüldü. Adımlarımız utançlara bulandı. Başımızı öne eğdik, kan gördük; havaya kaldırdık, kan gördük. Bosna desem, Suriye dersiniz; Irak desem, Arakan dersiniz; Mısır desem, Kudüs dersiniz. Afrika desem, kim bilir ne dersiniz! Boğazımıza atılan düğüm, kalbimize yapışan ilmek, dilimizi lâl eden ukde, gönlümüzü karartan haber…

Kur’an Sesi

Olmadı ama. Ne yaptın sen? Yaptığını beğendin mi? Düşündürdün beni. Şaşalattın. Çarptın. Otuz sene önce çocukluğumun geçtiği evin üzerine yapılan devasa sitenin yirmi beşinci katında, yetmiş üçüncü dairesinde, elime bir Tolstoy alıp da gece gece uyuşmak isterken sesin geldi. Küçük çocuk. Yaramaz çocuk. Yavrucuk. Annesinin pembe kuzusu. Annenin dizinin dibinde Kur’an okuyordun. Üst kattaydın. Aylardır sinirlerimi tepeme fırlatan, odalardan odalara koşturan çocuk. Meğer sen Kur’an öğrenmişsin. Yıl geçti. Sarı yapraklarından meleklerin tebessümlerinin döküldüğü bir cüzü bitirip eline Kur’an aldın. Şimdi sen, ben görmeden biliyorum, öne ve arkaya sallana salana Yasin okuyorsun. Kesik kesik okuyorsun. Ezber yapan bir körpe hafız adayısın. Sesin bu zebellah binanın kuytularında geziniyor. Sesin çekingen. Sesin korkak. Sesin yavaş. Sesin, bize bilmediğimiz uzak gözelerin başında bekleşen aydınlık yüzlü insanların gülümsemelerini anımsatıyor. Şimdi sen öne arkaya salana sallana...

Yasin ezberlemeye çalışıyorsun. Annen arada bir takıldığın yerlerde seni takviye ediyor. Dünya bu kadar “büyük ve önemli” işlerine gömülmüşken, siz anne kız, demek evinizin en ıssız odasında, benim çalışma odamın üstünde, sesinizi evrenin en büyük tılsımına bulayarak, Yasin okumaktasınız. Öne arkaya sallanarak… Tıpkı bu sokakta... Tam da bu odanın hizasına denk gelen toprak evde. Annesinden Yasin ezberlemeye çalışan kırk sene önceki ben gibi. Gözlerin yumuk. Alnın çizgili. Sallanmakta ve ezberde zorlanmaktasın. Sesin evrenin büyük tılsımına bulanmakta, tılsımın çocukluğunun ışığına karılmakta. Şimdi ben bu Tolstoy’u fırlatayım. Elime bir mushaf alayım. Sabaha kadar sadece Yasin okuyayım. Ama o ılık sesle. Durmadan, dinlenmeden, öne arkaya sallanarak. Dünyada olmanın daha büyük bir anlamının olmadığını bilerek. Bu evrende daha güzel bir iş yapmanın mümkün olmadığını bilerek. Yavaş yavaş. Ilık ılık. Yasin okuyayım. Koşarak bir şehre gireyim. Dünyada girilecek daha güzel bir şehir olmadığını bilerek.

Çıkacak Sorular

Ağır bir kitaptır. Kuşatılamaz. Coğrafya kitabı derseniz, dünyaya uzaydan bakan bir astronotun “Dünya Kıbrıs’tır”, cümlesi kadar eksiktir sözünüz. Tarih kitabıdır, desek, bir şey demiş olur muyuz? Fizik kitabıdır. Uzay kitabıdır. Ahlâk kitabıdır. Hukuk kitabıdır. Siyaset kitabıdır. Her cümlesinin değişen her çağda veya bakan her gözde yeni bir anlam kazanmasına ne dersiniz? Her cümlesinin dünyanın çağları ve çağların bilginleri değiştikçe yeni anlamlara gelişi gibi, her cümlesi başka iklimlerden bakan insanların gözünde başka anlamlar kazanır. Bütün cümleleri bütün insanların gözünde bütün çağlarda ve iklimlerde aynı anlama gelir. Bitirene rastlanmamıştır. Kelimelerine yüzünü eğen olursa yükseltir. Başka da bir yükseliş yoktur aslında. Ona onu anlamak için bakan kişi kariyerinin en yüksek noktasındadır. Ona başka niyetlerle bakan kişi zelil oldukça zelil olur. Öylesine derin bir sistematiği vardır ki, ilk okuyanların yaşadığı şey bir dağınıklık hissidir.

Hiçbir cümlesi olmaması gereken yerde değildir. Bütün cümleleri bütün cümlelerini bütünler. Bütün cümleleri bir araya getirilip bakılmadan ne dediği anlaşılamaz. Her cümlesini başka bir zaman diliminde ve mekân parçasında, ömrünüzün başka bir yaşında bambaşka anlamlara gelecek şekilde anlarsınız. Anladığınız şey, çölde bir kum tanesini avcunuza almak gibidir. Anlaşılabilir. Kuşatılamaz. Başlanabilir. Bitirilemez. Her kalpte bir kez daha, bin kez daha nazil olmaya devam eder. Her kalpte. Her anda. Her şehirde. Her soruda. Her cevapta. Her arayışta. Her uyanışta. Nazil olur. Aç ve oku. Açılacak daha iyi bir şey yoktur. Git ve oku. Gidilecek daha iyi bir yer yoktur. Sarıl ve oku. Sarılacak daha iyi bir beden yoktur. “Size bu kitaptan sorulacak.” buyrulmuştur cümlelerinden birinde. O hâlde sınavımızın çıkacak sorularıdır bunlar. Ve dahi çıkmış soruları. O hâlde ne duruyorsun? Sorular burada. Cevaplar burada. Sen neredesin?

Cümle

Gençliğimde zor günler geçirdim. Terk edildim. Hakir görüldüm. Bunaldım. Acılandım. Ruhum delik deşik oldu. Yoruldum. Bu hayat nasıl bitecek, bu hayat nasıl bitecek, Allah’ım bu ömür nasıl geçecek de bitecek diye diye kederlendim. Acılandım. Hüzünlendim. Sıkıldım. Öyle sabahlara uyandım ki bir örümcek veya bir kedi olmadığımdan emin olamıyordum. Öyle uykulara daldım ki bir masa veya bir pencere olduğuma artık neredeyse emindim. Bana neden insan denmekteydi de şu karşıda soluyan, çöpü karıştıran varlığa köpek denmekteydi? Beni köpek yapmayan şey neydi? Onu örümcek yapan şey neydi? Devrelerim yanmıştı. Tanımlarım karışmıştı. İçten içe günahlarımın beni bu acıların içine yuvarladığını biliyordum. Bağrım şerha şerha olmuştu. Bağrım kızgın demir çubuklarla dağlanmıştı. Gitmek kaçmak kurtulmak secdelere kapanmak istiyordum. Başlamak istiyordum.

Açmak istiyordum. Aşmak istiyordum. Arınmak, apak olmak, yıkanmak, temizlenmek, yenilenmek istiyordum. Bir gün. Bir an. Bir öğle. Bir ikindi. Bir sabah. Bir kuşluk. Zamanı gelecek. Günü gelecek. Demi gelecek. Kapılar açılacaktı. Buna inanıyordum. Gelmiyordu. Dönmüyordu. Olmuyordu. Açılmıyordu. Başlamıyordu. Belki de her şey benim elimdeydi. Benim! “Haydi tamam, vakti geldi Abdullah!” demek gerekiyordu. Bense bir işaret bekliyordum. İşaret gelmiyordu. O günlerden birinde bir kahvehanede oturuyordum. Can sıkıntısından patlayacak gibi oluyordum. Bir ses. Bir ışık. Bir kelime. Beni bulacak diye umuyordum. Bunalıyordum. Bulanıyordum. “Allah’ım zamanı gelmedi mi? Allah’ım zamanı gelmedi mi?” diye sayıklar gibi tekrar ederken. Masamın üstünde duran… Tek başına duran… Oracığa bırakılmış bir takvim yaprağı.

Sanki bana bırakılmış. Benim için bırakılmış bir takvim yaprağı. Kollarını abdest almak üzere çemrelemiş bir hacı amcanın masanın üstünde unutuverdiği bir takvim yaprağı. Uzandım. Aldım. Okudum. Afalladım. Üstünde yazan cümleyi okuduğumda… “İman edenlerin, …ta kalplerinde bir huşu duymalarının vakti gelmedi mi?” (Hadid suresi: 16) Vakti gelmedi mi?!! Kitaptan bir cümleydi bu. Kim bilir kaç defa okuduğum bir kitaptan. Kim bilir kaç defa okuduğum bir bölümünden kitabın. Kim bilir kaç defa okuduğum bir cümlesiydi o bölümün. O zaman içtiğim çayların parasını masaya bırakıp çıktım. Yürüdüm. Yürüdüm. Yürüdüm. İçimi bir dinginlik sardı. “Geldi Yarabbi!” dedim. “Geldi Yarabbi!!! Zamanı geldi!”